|
|
|
 |
21. YÜZYILDA ENGELSİZ BİR YAŞAMA DOĞRU SOSYAL
POLİTİKA
Aziz ŞEKER/ Sitemiz Yazarı
shuaziz@gmail.com
|
Dünya bir sorunlar yumağı. Dünya,
sorunlarıyla bir yok olmanın eşiğine doğru gidiyor. Toplumsal sorunlar
yoğunlaşıyor. İnsanlar umutlarını yitirdiler gibi. Artık büyük özlemler,
düşler, yenilikler yok! Dünya insanı, kendi elleriyle kalbini
hissizleştirdi. İnsanlar bir uçurumun kenarında eski kurtarıcılarının
masallarıyla avunmakta. Ve bir daha gelmeyecek dünyaya hiçbir kurtarıcı!
Dünyayı, insanın tutkuları, doymak bilmez aç gözlülüğü mahvetti.
Dünya kusursuzca yoksullaşmakta. Yoksullar için çok şey söylenmekte. Doğru
ya da yanlış bazı sosyal teorisyenlere göre hapishaneler, onlarla doludur.
Hapishaneler, onlar içindir. Yoksullar birbirlerini ya da kendilerini
öldürene dek; kaygılardan, hastalıktan, açlıktan kırılana dek, sıkı bir
denetim altında tutulur. Yoksulluk en gizlenemeyen, en maskelenemeyen şey
olduğu için denetlenmeleri hiç de zor değildir. Yoksullukla damgalı olanın
coğrafyası sınırlıdır. Şehrin şık bulvarları, mutena semtlerine adım
atmaları mümkün değildir… Yoksullar doğuştan suçludur.
1 Toplumsal sorunları yoğunlaşan ülkeler ya iç savaş yaşamakta ya da
aldıkları borçlardan sonra daha bir sorun batağına sürüklenmektedirler.
Egemenler sorunların çözümü için sorunları yaşayanlar adına karar vererek
yeni kurbanların sayısını çoğalmaktadırlar. Oysa her şey insanda başlayıp
insanda bitiyor... Umut da umutsuzluk da, sevgi de sevgisizlik de… Her şey
insan da… Peki bu denli çok toplumsal sorun yaşayan insanlık nasıl bir yolla
çözüm önerileri üretiyor. Birde ona bakalım: Toplumsal sorunların, enerji
dağılımı, çevrebilim, eğitim, yaşlıların bakımı gibi sorunların ‘çözülüş’
biçimi kabaca şöyle betimlenebilir: ortaya bir sorun çıkar. Bu konuda hiçbir
şey yapılmaz. İnsanlar kaygılanmaya başlar. Politikacılar bu kaygıyı
yayarlar. Uzmanlara başvurulur. Bunlar bir plan ya da çok çeşitli planlar
geliştirirler. Kendi uzmanlarına sahip erk odakları, bu planlarda
değişiklikler yapılmasını sağlarlar ve sonunda süzülüp gelen versiyonlardan
biri kabul edilip gerçekleştirilir. Uzmanların bu süreç içindeki rolleri
zamanla artmıştır. Aydınlar toplumsal sorunların çözümünde bilimin
kullanılması konusunda teoriler geliştirmişlerdir. Bunlar ‘fikir toplamak
için’ öteki aydınlara ya da politikacılara danışırlar. O konuda karar
vermenin kendilerinin değil, o sorunla doğrudan ilgili insanların işi
olduğunu çok ender akıl ederler.
2 Şu anda dünya üretim değil, bir yok oluş sistemi içinde.
3 Bu yok oluş süreci ne getirdi dünyanın birçok ülkesindeki sosyal
politikaya ve sosyal hizmete: İşsizlik; toplumsal etkinsizlik, iş yokluğu ya
da az iş olması yepyeni bir çağa adım atmakta. Evsiz (homeless) yurttaşların
devletlerin demokratik yaşamına hiçbir biçimde katılmamaları, kitlesel
olarak böyle bir katılımdan dışlanmaları, sayısız sürgünün, yurttaşlıktan
çıkarılmış kişinin ve göçmenin ulusal denen bir toprağın dışına atılması ya
da dışarı sürülmesi daha şimdiden yeni bir ulusal ya da sivil sınır ve
kimlik deneyimini haber vermekte. Acımasız ekonomik savaş. Bu savaş,
uluslararası hukukun kılgısal yorumunu, onun tutarsız ve eşitsiz biçimde
uygulamasını da yönlendirdiği için, başta öteki savaşlar olmak üzere, her
şeyi yönetmekte. Liberal Pazar kavramındaki, norm ve gerçekliğindeki
çelişkileri dizginlenme yeteneksizliği. Dış borcun ve buna bağlı daha başka
düzeneklerin ağırlaşması insanlığın büyük bölümünü aç bırakmakta ya da
umutsuzluğa atmakta. Silah sanayii ve silah ticareti Batı demokrasilerinin
bilimsel araştırmanın, ekonominin ve çalışmanın toplumsallaşmasının olağan
kuralları içinde yer almaktadır. Nükleer silahların, tam da kendilerini bu
silahlardan korumak istediğini ileri süren ülkelerce desteklenen yaygınlaşma
olgusu uzun zamandır olduğu gibi, devlet yapıları tarafından bile
denetlenmemekte. Etnik topluluklar arası savaşların sayısı artmakta; cemaat,
ulus-devlet, hükümranlık, sınırlar, kan ve toprak gibi ilkel kavramlara
dayalı bir düş, eski bir kavram ve düş yönetmekte bu savaşları. Doğu
Avrupa’daki sosyalist denen eski devletler de dahil olmak üzere, dört bir
kıtaya yayılmış mafya ve uyuşturucu konsorsiyumunun, yani şu aşırı derecede
etkili ve tam anlamıyla kapitalist hayalet devletlerin durmadan artan ve
kısıtlanamayan erki nasıl bilmezlikten gelinebilir ki? Ve Uluslararası
kurumların saygınlığını yitirmesi… Sonuç olarak; İnsanlık ve dünya tarihinin
hiçbir döneminde şiddet, eşitsizlik, dışlanma, açlık, dolayısıyla ekonomik
baskı bu kadar çok insanı avucuna almamıştı. Tarih son buldu rehaveti
içinde, kapitalist pazar ve liberal demokrasi ülküsünün gerçekleştiğine
ilişkin şarkılar söylemek yerine, ‘ideolojilerin sonu’ ve hakların
kazanımıyla ilgili büyük söylemlerin son bulmasını kutlamak yerine,
sayılamayacak kadar çok tek tek acılardan oluşan, geniş ölçekli bu
apaçıklığı görmezden gelmemek gerekir: Salt sayı olarak ele alındığında,
dünya yüzünde şimdiye kadar hiç bu kadar çok erkeğin, kadının ve de çocuğun
köleleştirildiği, aç bırakıldığı ya da kırılıp geçildiği başka bir dönem
daha olmadığını öğrenmemize hiçbir ilerleme engel olamaz.4 Sokak
çocuklarının ortadan kaldırılması için güçlüler artık onları gizlice öldürüp
bir çöp tenekesine atmanın yollarını arıyor. Brezilya’da yaşandı bunu
doğrular bir örnek. Latin Amerika’da 100” milyon sokak çocuğun yaşadığını
kayıtlar veriyordu. Bakın, çalışan çocuklar olgusunun gelişimine,
seyrelişine ve yeniden daha yoğun olarak görülmeye başlanmasına İngiltere
özelinde bir örnek verelim. Çocukluğun sosyal tarihi açısından önemsenecek
bir süreç bu. Ondokuzuncu yüzyılın başına kadar, İngiltere’deki sosyal
politika, işçi sınıfına baskı yapıp, büyük toprak sahipleri ile
fabrikatörleri, tüccarları korumakta idi. Başıboş çocuklar çiftçilere,
satılarak, fabrikatörlere anlaşma ile kiralanarak çalışmaya zorlanıyorlardı.
Ondokuzuncu yüzyılda dokuma fabrikalarının gelişmesi ile fakirevlerindeki
çocukların bu fabrikalarda kullanılması için büyük bir fırsat ortaya çıktı.
Çocuklar dokuma fabrikası sahiplerine çok düşük ücretlerle çalıştırılmak
üzere kontratla verilmeğe başlandı. Diğer taraftan bu çocukların hayatları
akıl almayacak derecede sefalet içinde geçiyordu. Bazıları dört, beş veya
altı yaşlarında işe başlattırılıyor, iş saatlerini kontrol eden olmadığından
fabrika sahiplerinin arzusuna göre uzun süre ile çalıştırılıyordu. “Slapper”
denilen ve adeta gardiyanların görevini gören kişiler sabahları uyuyakalmış
çocukları kamçı ile döverek uyandırıyorlardı. Bir dokuma fabrikasında
çalışan bir fakir çocuğun gündelik hayatı şöyle anlatılmıştı: Çocuklar
sabahleyin 4 ile 5 arasında uyandırılırlardı. Küçük yaşta olanlar fabrikada
yere düşen pamukları bütün gün toplayıp bir yere yığarlardı. Altı ile yedi
yaş arasında olanlar dokuma tezgâhının başına otururlardı. Çünkü bunların
küçük parmakları büyüklerinkine nazaran daha kolay ve daha çabuk olarak
ipliği bir sıradan diğerine geçirebilirdi. Verilen bir parça sabah
kahvaltısı için yarım saat ve aynı şekilde besin kurallarından uzak öğle
yemeği için de bir saat izin vardı. İş saatleri sırasında ayakta durup
işlerini hiçbir zaman bırakamazlar ve helâya gitme veya su içme
ihtiyaçlarını ancak yemek saatlerinde karşılayabilirlerdi. Eğer çocuk bunu
düzenlemez helâya veya su içmeğe giderse zalimce kırbaçlanarak
cezalandırılırdı. Çocuklar akşamları beşe veya altıya kadar bazen da daha
geç saatlere kadar çalıştırılarak, günlük iş saatleri 16-18 saatten aşağı
düşmezdi. Yeter derecede uyuyamama temiz hava ve güneş alamamadan dinlenme
ve tatil günlerinin olmamasına bir de beslenmeme durumları katılınca,
hepsinin cılız olup hastalıktan kurtulmamasının sebepleri kendiliğinden
ortaya çıkıyordu. Pek çok çocuk daha yirmi yaşına gelmeden ölür ve
yaşayabilenler de çok geçmeden ağır iş kuralları altında genç yaşlarında
ihtiyarlarlardı.
5 Ve dünyadan, Türkiye’den bir sosyal sefalet penceresi açalım; günümüz
dünyasının ekonomi politiği olan neo liberalizm eşittir yapısal bir
dengesizlik. O da eşittir: Dünyada her yıl 2 milyon çocuğun seks ticareti
içine sürüklenmesi, Türkiye’de fuhuş yaşının 13-14’lere kadar düşmesi, 60
bini aşkın sokak çocuğunun sokağı mesken tutması… Dünyada 272 milyon çocuk
işçi varken Türkiye’de bu oranın 3 milyonun üzerine çıkması… Bunun sosyal
sonuçları ise yaşanan sosyal felaketler ve kırılmayan yoksulluk döngüsüdür…
Nijeryalı ekonomist Bade Onimode’nin Afrika ekonomisi için söylediklerini
bizde Türkiye için söyleyebiliriz!: ‘IMF ve Dünya Bankası stabilizasyon ve
yapısal uyum ve programları, Türkiye ekonomisinde gerilemeleri doğurup
şiddetlendirmiş, fakirler, kadınlar, işçiler, köylüler, çocuklar ve diğer
zayıf sosyal grupların felakete varan acılarını yaratmışlardır.’ Evet çoğu
yönleriyle azgelişmiş bir ülkedir Türkiye: Suç, cürüme, etnisite,
mezhepçilik, yalan, popülizm, yönetimde partizancılık, hiç bitmeyen terör,
yoksulluk, sokak çocukları ve okula gönderilmeyen çocuklar; UNICEF’in eğitim
araştırmalarına göre 2004’e yansıyan verilerle Türkiye’de 600 bin kız çocuğu
okula gitmemektedir. Gönderilmemektedir.
6Toplumsal bir olgu olan yaşlılığa; yaşlılara dönelim heyecanını yitiren
yüzümüzü: Bugün yaşlılar bütün gettoların prototipi olan mezarlıklara teslim
edilmeden çok önce darülaceze gettolarına kapatılıyor, cenaze işlemleri
mümkün olduğunca kamusal mekanlardan uzakta hallediliyor, yas ve kederin
kamusal tezahürü azaltılıyor ve ölümün getirdiği kederler terapi vakaları ve
kişilik sorunları olarak psikolojikleştirilerek başka bir alana kaydırılmış
oluyor.
7 Yoksul ülkelerin çoğunda yaşlılar ve özürlüler insanca bir yaşamın dışına
sürüklenerek yalnız ve kimsesiz olarak sessizce ev denmeye yürek isteyen
köşelerinde sessizce bir hüzünle ölüp gitmektedirler. Günümüzde ABD’de
yaşlanan kişiler düpedüz insan artığı, doğal olarak böyle davranılıyor. Ne
ki yaşlandıkça sorumluluğun arttığı başka toplumlar var, oralarda bugün
bizim bunakça sözler dediğimize kulak veriyorlar, gençler atalarının
deneyimlerinden yararlanıyor…8 Ya özürlüler: çığrından çıkmış dünyada
aylakların, ötekilerin, türedilerin, çağdaş paryaların, çürüyen ütopyaların
gölgesinde, sessizlerin, özürlülerin sonu… Dünya’da 600 milyonu aşkın
insanın özürlü olduğu söylenmektedir. Türkiye’de ise nüfusun %12.9’u
özürlülerden oluşmaktadır. Başka bir ifadeyle resmi rakamlara göre
Türkiye’de 8.5 milyon özürlü, 25-30 milyon dolayında da özürlü ailesi
yaşamaktadır. Bu nüfus oranının 3.5 milyon kadarı özel eğitime muhtaç
çocuklardan oluşmaktadır. Bu sayının yalnızca 60.000 kadarı özel eğitim
alabilmektedir.
Toplam özürlü nüfusun %12.94’ü ise ancak okuryazardır. Gizli özürlüleri de
unutmamak gerekir. Ailelerin ve toplumun bu konudaki tutumu çok önemlidir.
Çünkü özürlülere verilecek hizmetler belirlenirken özür gruplarının tespiti
ve yaşadıkları yerlerin bilinmesi, hizmet götürenler acısından önemli bir
konudur. Bu nedenle özürlüsünü gizleyen her aile ya da her toplum ihbar
edilmelidir. Çünkü hayatı tanımak topluma aktif ve üretken bireyler olarak
katılmak isteyen özürlü bir insanın engellenmesi bir yaşam gaspıdır… Düpedüz
insan hakları ihlalidir. Hayatı yaşamak için umut etmek gerekiyor. Karın
dolusu gülmek, özlemek gerekiyor. Mutlu yaşamak için, düzenli beslenmek,
sağlık bakımı, eğitim, yeterli barınma koşulları ve bir sosyal güvence
gerekiyor. Ne yazık ki, dünyada yaşayan -sayısal verileri düşünmek bile
insanın kalbini ölüm için zorluyor- çok fazla insan bir mezar sessizliğinde
insanca yaşayamamanın acısıyla süzülüyor yaşama. Başka bir dünyanın
olmadığının bilincinde, başka bir dünyayı yaratamamanın ezikliğini yaşıyor…
Dünya her geçen gün sosyal hizmetlere daha fazla ihtiyaç duyarak yaşıyor…
Oysa daha adaletli başka bir dünya mümkün. Çünkü her şey insanın elinde!
Dipnotlar
1. Türker, Yıldırım: “Yoksulluk Çirkindir” Radikal İki, 28 Ağustos 2005
2. Feyerabend, Paul: Özgür Bir Toplumda Bilim. Çev. Ahmet Kardam. Ayrıntı
Yay. İstanbul, 1999, s. 156
3. Baudrillard, Jean: Sessiz Yığınların Gölgesinde ya da Toplumsalın Sonu.
Çev. Oğuz Adanır. Ayrıntı Yay. İstanbul, 1991, s. 76
4. Derrida, Jacgues: Marx’ın Hayaletleri. Çev. Alp Tümertekin. Ayrıntı Yay.
İstanbul, 2001, s. 128-129-130-131-132-133
5. Frıedlander A. Walter: Sosyal Refah Hizmetine Başlangıç. Çev. Resan
Taşçıoğlu. (Grace Abbott, The Child and the State, Cilt 1. Chicago;
University of Chicago Press, 1938. s. 138-152) SSYB SHGM Yay. Ankara, 1966,
s. 33-34
6. Beyaztaş, F.Y., A. Şeker: “Küreselleşen Dünya’da Süregelen Yoksulluk
Kültürü ve Sokak Çocukları Olgusuna Türkiye’den Bir Bakış.” Sokakta Yaşayan
ve Sokakta Çalışan Çocuklar İzmir lll.
Sempozyumu, İzmir Ekonomi Ü. Balçova Kampüsü 28-30 Eylül 2004, İzmir.
7. Bauman, Zygmunt: Postmodernlik ve Hoşnutsuzlukları. Çev. İsmail Türkmen.
Ayrıntı Yay. İstanbul, 2000, s. 227
8. Feyerabend, Paul: Bilgi Üzerine Üç Söyleşi. Metis Yay. İstanbul, 1995, s.
69
|
UYARI!
©Sitemize ait yazılarımızı izin almadan yayınlanmamasını talep etmekteyiz.Her hakkı saklıdır.
|
|