|
|
“Tüm insanlar özgür; onur ve haklar
bakımından eşit doğar. Akıl ve vicdanla donatılmış olup birbirlerine karşı
bir kardeşlik anlayışıyla davranır”
İnsan
Hakları Evrensel Beyannamesi
1. Giriş
Engelli** ve kadın hareketinde “eşitlik ve insan hakları” ortak temel
konudur. Ayırımcılık, düşük toplumsal statü, fiziksel, cinsel ve diğer
istismar türlerine maruz kalma, kadına özgü toplumca belirlenmiş rol ve
sorumlulukları yerine getirmek zorunda bırakılma, eğitim olanaklarından
yeterince yararlanamama, bir işe girmekte zorlanma, çalışma yaşamında
ayırımcılığa uğrama ve daha birçok konuda hakların ihlali, hem kadınlar hem
de engelliler açısından karşılaşılan ve çözümlenmesi gereken temel
sorunlardır (Osunluk & Uğurlu 2005:337).
Kadınların ve engelli bireylerin yaşadıkları sorunları, engelli kadınlar iki
kat fazla yaşamakta, kendilerine yönelik ön yargılar ve engellerin yanı sıra
kadın olmanın ve kadınlara bakışın getirdiği olumsuzluklarla karşı karşıya
kalmaktadırlar.
Bu çalışmanın amacı, genelde engellilerin özelde ise engelli kadınların
dışlanma, ayırımcılık, temel ihtiyaçların karşılanması, yoksulluk, kendi
gereksinimlerini ifade etme, ekonomik bağımsızlık, karar alma süreçlerine
aktif ve eşit derecede katılmaları gibi konularda yaşadıkları sorunları
insan hakları bakımından ele alarak, engelli kadının insan hakları için
gerekli sosyal politika ve düzenlemeler geliştirilmesine bir başlangıç
yapmak ve kadın hareketlerinin dikkatlerini, engelli kadınlara çevirmesini
sağlamak. Şüphe yoktur ki bu düzenlemelerin, engelli kadının tüm
beklentilerini kapsayabilmesi ve fırsat eşitliği sağlayabilmesi için, içinde
yaşanılan şartların doğru analiz edilmesi ve sorunlarının tüm yönleri ile
ele alınması gerekmektedir. Üretilen politika ve düzenlemeler uygulanabilir,
kabul edilebilir bir süreçte gerçekleştirilebilir, engelli kadını her alanda
güçlendiren, destekleyen ve engelli kadının insan haklarının tam olarak
korunmasını sağlayacak kapsamda olmalıdır.
2. Temel Yaklaşımlar
Dünya Sağlık Örgütü (WHO) verilerine göre, genel olarak her hangi bir
toplumun nüfusunun yaklaşık % 10’unu ve Dünya Bankası (WB) verilerine göre
ise, dünyanın en yoksul toplumlarının nüfusunun % 20’sini engelli kişiler
oluşturmaktadır. Engellilik, yoksulluğun hem nedeni hem de sonucu olarak
değerlendirilmektedir. Birleşmiş Milletlerin verilerine göre, engelli
kişilerin % 82’si gelişmekte olan ülkelerde ve yoksulluk sınırının altında
yaşamaktadır. Bu rakam, iç savaş veya doğal afetler sonucu harap olmuş
ülkelerde daha yüksek seviyelerdedir. Dünyanın her yerinde engelli kişiler
ayırımcılıkla karşılaşmakta ve yaşadıkları toplumların ekonomik, sosyal ve
politik alanlarından genellikle dışlanmaktadırlar. Az gelişmiş ülkelerde
engelli kişiler arasında yoksulluğun daha yüksek olmasının temel nedeni söz
konusu dışlayıcı tutumdur. Gelişmekte olan ülkelerde toplumdan en fazla
dışlanan grupların içinde yer alan engelliler, bu nedenle hayatlarını tehdit
eden sorunlarla tek başlarına mücadele etmek zorunda kalmaktadır.
Ülkemizde engelli olan nüfusun, toplam nüfus içindeki oranı %12.29’dur.
Ortopedik, görme, işitme, dil ve konuşma ile zihinsel özürlülerin oranı
%2.58 iken (yaklaşık 1.8 milyon) süreğen hastalığı olanların oranı ise %
9.70’dir (yaklaşık 6.6milyon) (Tablo 1).
Tablo 1. Ülkemizde Engelli Bireylerin Oranları (DİE ve ÖZİ,
2004)
|
Toplam engelli nüfus
|
Ortopedik, görme ,işitme, dil ve konuşma ve zihinsel özürlü nüfus |
Süreğen hastalığa sahip olan nüfus |
|
Toplam |
Erkek |
Kadın |
Toplam |
Erkek |
Kadın |
Toplam |
Erkek |
Kadın |
|
12.29 |
11.10 |
13.45 |
2.58 |
3.05 |
2.12 |
9.70 |
8.50 |
11.33 |
Engelli olma oranları yaş grubu bazında incelendiğinde her iki grupta da
ileri yaşlarda artmaktadır. Ancak bu artış süreğen hastalığı olanlarda diğer
özür grubundakilere göre daha fazladır. 0-9 yaş grubunda ortopedik, görme,
işitme, dil ve konuşma ile zihinsel özürlü olanların oranı %1.54 iken, 0-9
yaş grubunda süreğen hastalığa sahip olanların oranı % 2.60’tır. Bu oran,
ortopedik, görme, işitme, dil ve konuşma ile zihinsel özürlü olanlarda 50-59
yaş grubu, süreğen hastalığı olanlarda ise 20-29 yaş grubunda yaklaşık iki
katına çıkmaktadır.
Cinsiyete göre engel türlerine bakıldığında tüm engel türlerinde erkeklerin
sayısının kadınlardan daha fazla olduğu görülmektedir. Erkeklerin bu sayısal
üstünlüğünü açıklayacak veriler ne yazık ki 2002 Özürlüler Araştırmasında
yer almamaktadır. Bu nedenle erkekler lehine olan bu sayısal fazlalığı
açıklamak üzere araştırmalar yapılmalıdır (Türkiye Özürlüler Araştırması
2002 İleri Analiz Raporu) (Tablo 2).
Tablo 2.
Engellilerin Cinsiyete Göre Oransal ve Sayısal Dağılımı
(DİE & ÖZİ, 2004)
|
Engellilik Türü |
Erkek |
Kadın |
|
|
% |
Sayı |
% |
Sayı |
|
Bedensel |
58,7 |
503553 |
41,3 |
354079 |
|
Görme |
57,8 |
238304 |
42,2 |
174008 |
|
İşitme |
54,6 |
138534 |
45,4 |
114275 |
|
Konuşma |
62,7 |
164939 |
37,3 |
98068 |
|
Zihinsel |
60,1 |
199027 |
39,9 |
132 |
Tüm dünyada
özürlülerin insan hakları konusundaki çalışmalar son 20 yılda ivme kazanmıştır.
Ancak cinsiyetin, özürlü kadınları, özürlü erkekleri ve onların insan haklarını
nasıl etkilediği konusundaki çalışmalar çok yavaş bir gelişme göstermiştir.
Feminist hareketin de özürlü kadınların da dahil olduğu belirli grupların ele
alınması konusunda yavaş ilerlemiştir (Abu Habib, 1995: 377- 503).
Kadın hareketi ile özürlü hareketinin birbirini oldukça geç ve yavaş tanıması,
bu iki grubun birbirinin müttefiki olduğunu geç fark etmesine neden olmuştur.
Feminist hareket, kadın olarak gördüğü gruba özürlü kadınları dâhil etmemiş ve
özürlülük konusu da en başından itibaren erkek egemen bir yapı içinde oluştuğu
için onlar da feminist hareketi özürlü kadınların dışında kabul etmişlerdir.
Aslında biraz daha ileri gidilirse, özürlülük konusundaki bu erkek bakış açısı
özürlü kadının varlığını yeterince fark etmemiş ve bu konuda tamamen bir erkek
yaklaşımı geliştirilmiştir denilebilir ( Küçükkaraca; 2005:49-51).
Ülkemiz açısından bakıldığında özellikle kadın nüfus grubunun sosyal sorunlardan
daha yoğun ve derin etkilendiği bilinen bir gerçektir. Çünkü kadın, eğitimden,
iş ve mesleki olanaklardan yoksun, sosyal güvencesi olmaksızın marjinal işlerde
çalışmakta (temizlikçi, çocuk bakıcısı gibi) ve erken yaşlarda gerçekleştirilen
evliliklere maruz kalmaktadır. “Kadın, geleneksel düşünce nedeni ile kamusal
yaşama en az düzeyde dahi katılamamakta ve toplumsal etkililikleri oldukça düşük
düzeyde kalmaktadır. Bu durum, kadının toplumsal yaşamda ikincil konumunu
pekiştiren bir süreç olmaktadır” (Küçükkaraca, 2005:49-51; Karataş, Duyan,
2005:56-62). Engelli kadınlar hem kadın olmak hem de engelli olmak bakımından
daha dezavantajlıdırlar ve bu nedenle yaşadıkları sorunları diğer gruplarla
karşılaştırdığımızda iki kat daha fazladır.
3. Engelli, Sakat, Özürlü Kavramları
Türk Dil Kurumu’nun Sözlüğü’nde (2008) “engelli; vücudunda eksik veya kusuru
olan bireydir, sakat; vücudunda hasta veya eksik bir yanı olan, engelli, özürlü
bireydir, özürlü; kusuru olan, defolu” olarak tarif edilmiştir.
“Türkiye’de üzerinde anlaşılmış bir genel tanım ya da içerik çalışması
bulunmamaktadır. Aynı zamanda engelli ve engelliliğe ilişkin birden fazla da
kavram kullanılmaktadır.” (Küçükkaraca, 2005: 49-51)
2004 yılında çıkarılan Özürlüler Kanununda, engelliler, “doğuştan veya sonradan
herhangi bir hastalık veya kaza sonucu bedensel, zihinsel, ruhsal, duygusal ve
sosyal yetilerini çeşitli derecelerde kaybetmiş, normal yaşamın gereklerine
uyamayan kişilerdir” (DİE ve ÖZİ, 2004) şeklinde tanımlanmaktadır. Yukarıdaki
cümlede de görüldüğü gibi kanun koyucu dahi “günlük yaşam” demek yerine “normal
yaşam” tanımlamasını kullanarak engelli insanları dışlamakta, “anormal” olarak
kategorize etmektedir. Normal yaşam, insanların tümüne ait, ortak paylaşılan bir
sürecin adıdır. Engelli/ sağlıklı- engelli/normal insan ayrımı, farkında olmadan
ayrımcı ve dışlayıcı bir anlayışı yansıtmaktadır. Engelli sorununa,
bireyci-tıbbi model temelli yaklaşım, engellinin insan hakları için politika
oluşturulması açısından yetersiz kalmaktadır.
Engellilik ile ilgili teorik yaklaşımlardan kaynaklanan ya da bu yaklaşımlara
yol açan bazı engellilik tanımları ise şöyledir.
Dünya Sağlık Örgütü (WHO) engelliliği üç ayrı kategoride ele almaktadır.
Yetersizlik (Impairment); sağlık bakımından psikolojik, fizyolojik ve
anatomi(fiziksel) yapı veya fonksiyonlardaki eksikliği ve anormalliği ifade
eder. Özürlülük (Disability): bir aktiviteyi normal tarzda veya normal kabul
edilen sınırlar içinde gerçekleştirmekteki kısıtlılık veya yetersizliktir.
Engellilik (Handicap); bir yetersizlik veya özür nedeni ile yaşa, cinsiyete,
sosyal ve kültürel faktörlere bağlı olarak kişiden beklenen rollerin
kısıtlanması veya yerine getirilememesidir.
Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun İnsan Hakları Bildirgesi’ne ek 3447 Sayılı
Sakat Kişilerin Hakları Bildirisinin 1. Maddesine göre özürlü “normal bir
kişinin kişisel ya da sosyal yaşantısında kendi kendisine yapması gereken
işleri, bedensel veya ruhsal yeteneklerindeki kalıtımsal ya da sonradan olma
herhangi bir noksanlık sonucu yapamayanlar sakattır” şeklinde tanımlanmaktadır.
Uluslararası düzeyde kullanılan bu iki tanıma bakıldığında “normal” ve
“kısıtlanma” konusunun ön plana çıkarılarak, kişisel yetersizliğe vurgu
yapılmaktadır.
Birleşmiş Milletler Engelli Hakları Sözleşmesine göre (2007) Özürlü kişiler,
çeşitli engellerle karşılaşmaları halinde, diğerleriyle eşit şartlarda topluma
tam ve etkili şekilde katılmalarını engelleyen, uzun süreli fiziksel, zihinsel,
ruhsal ve duyusal yetersizliği olan kişilerdir. Engellilerin karşılaştıkları
olumsuzlukların kendi kişisel durumlarından değil, kendi dışındaki faktörlere de
vurgu yapmaktadır. Bu sözleşme aynı zamanda engellinin insan haklarının
tanınması, korunması ve genişletilmesine iyi bir örnek olarak gösterilebilir.
Yukarıda vurgu yapılan diğer tanımlarda göz önüne alındığında. İnsan hakları
dilinin, insan hakları mücadelesinin gelişimine paralel olarak geliştiğini de
söyleyebiliriz.
Engellinin kim, engelliliğin de ne olduğu açık bir biçimde ortaya konmayınca,
engellilere yönelik geliştirilecek politikaların, yasaların ve hizmetlerin
kapsamı da belirsizleşmektedir. Engelliliğin, her insanın yaşam sürecinde geçici
veya sürekli olarak mutlaka yaşadığı, doğum veya ölüm kadar doğal bir olay
olduğu bilincinin, toplumun tüm kesimlerince benimsenmesi gerekmektedir
*Hasan KAYA, İstanbul Bilgi
Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, İnsan Hakları Hukuku Yüksek Lisans
Programı Öğrencisi.
**Türkiye’de gerek “engellilik”
konusuna ilişkin ayrıntılı bir kavram analizinin bugüne kadar yapılmamış olması,
gerek “sakat”, “özürlü” ve “engelli” kavramlarının birbiri yerine geçebilen
kavramlar olarak kullanılması gerekse uluslararası sözleşmelerin resmi
çevirileri, ulusal mevzuatta bu konuda üç kavramında kullanılması nedeniyle
gönderme yapılırken ve alıntılardan dolayı her üç kavramda kullanılacaktır. Ben
makalemin yazımı sırasında Sakat ve özürlü kelimesinin yarattığı olumsuz imajdan
dolayı tercih olarak “engelli” kelimesini kullanacağım.
LÜTFEN İKİNCİ SAYFAYA DEVAM EDİNİZ
|