ALACAKARANLIKTA BİR
DÜŞÜNCE OKULU OLARAK
SOSYAL HİZMET…
SHU.Aziz ŞEKER
Sitemiz Yazarı
Zaferlerden söz eden kim? Ayakta kalmaktır her
şey…
Rilke
Dünya hızla vicdanını yitirirken, dünya insanı, yarattığı değerlere ihanet
ederken; sosyal hizmet disiplini ve mesleği olarak nesnel-bilimsel bir
duruşun olanaklarını “kullanmaktan” çok, temelinde ütopik bir yapılanma
olan; revize edilmeyi bekleyen bir sosyal hizmet bakışına ne yazık ki
sahibiz! Bu da ister istemez bizi, toplumsal sorunlarla mücadelede olsun
yaşamın insan odaklı değişimine karşı olan tutumumuzda olsun “dolap beygiri”
pozisyonuna ve “laf ebeliği” bilgiçliğine sokuyor...
Açık bir bilinç ve arkasında durarak diyebiliriz ki, Türkiye’de sosyal
hizmet disiplini ve mesleği Batı’nın sosyal refah ideolojisinin / sosyal
hizmet kuramının bir replikası olmak zorunluluğunu hiçbir zaman
düşünmemeliydi. Yerellik ya da özgüllüğe dayalı mikro sosyal hizmet
yaklaşımına dayalı olmalıydı.
Yine bizde aslında sosyal hizmet mesleğinin ve disiplininin özüne aykırı
duruş takınan iktidar dönemlerinde, meslek, bilimsel sosyal hizmet
uygulayıcıları için Yunanistan’ın “Ikarıa” adası rolünü görmüştür. Bu
nedenle Türkiye’de yıllarca “sosyal hizmet” kendisini sansürleyerek
uygulamalarını sergilemeye çalışmıştır. Sosyal hizmet kendi yurdundan
beslenememiştir. İthalata özen göstermiştir...
Günümüz ise açıklanmaya çalışılan yönleriyle post sosyal hizmetin dönemidir.
Ne ki, bu döneme herhangi bir hesaplaşmadan geçilmeden girilmiştir. Ki,
zaten yeni bir orijinaliteye de gereksinim kalmamıştır. Bunu yapacak yetenek
de yoktur. Eğer 50 yıla yakın geçmişi kapsayan bir değerlendirme yapacak
olursak şunu rahatlıkla ifade edebiliriz; muhalefeti olmayan; kendisini
tüketen, tercihsiz kaldığında ise sıçrama yapmaya çalışan bir değişme
çizgisi izlemiştir sosyal hizmet. İşte bu özelliktir statükoyu kavranmayı da
zorunlu kılan. Bu süreç sosyal hizmetin yalnızca etiketlenmesine neden
olmuştur.
Sosyal hizmet alacakaranlık kuşağında bir düşünce okulu olarak
gelişememiştir…
Sosyal hizmet kendi geçmişinden kopmak üzeredir. Bu nedenle “sosyal hizmet
nedir / ne değildir?” tartışmasının ivedi olarak sonuçlandırılması değil,
başlatılması gerekmektedir. Böylece ancak, toplumsal gerçek karşısında
sosyal hizmet kendi yanıtını üretebilecek bir ilerlemeye kavuşacaktır.
Sosyal hizmet az buçuk içinde gömülü olan muhalif olma tahayyülünden asla
taviz vermemelidir; bunu her kuşak idrak etme yeteneğini göstermelidir.
21. yüzyılın ön yıllarında sosyal hizmet bölümlerin açılması konusunda,
görün görmeyin diğer sosyal meslek disiplinleri ile yapılan bir “zımni
ittifak” söz konusudur. Bu sosyal hizmetin “istihdam” gereksinimi olarak
algılanması sorunudur. Üzerinde durulması gereken “sosyal hizmetin” reel
yanının aşınmasıdır. Belki de reel sosyal hizmetin çöküşünü belgeleyecek
günler yakın görünüyor. Sosyal hizmet bölümlerinin açılması; Türkiye’de
sosyal hizmet bölümlerinin sayısının artırılması Türkiye sosyal hizmet
sorunsalını çözmeyecektir. Yalnızca istihdam kaygısına “sorun çözme”
düzeyinde de olmasa hissedilmeyen bir katkıda bulunacaktır.
Sosyal hizmetin iktidar düzeyinde olan kritik pozisyonundaki aktörleri
sosyal hizmetin tarihsel gelişimini neye mahkûm ettiklerini bilmelidirler.
Yoksa 1980’lı yıllardaki sosyal hizmeti mumla aradığımız bir döneme girmemiz
işten bile değil...
Sosyal hizmet bir dönemeçten geçiyor. Sosyal hizmet felsefesinde uygunluğu
tartışılsa da; şimdilik; sosyal hizmette dinamizmi tetikleyen bir aşamaya
gelindiği rahatlıkla ifade edilebilir.
Diyalektik; anılarla yüzleşmeyi ve yaşanılanın belleğine bakmayı, praksisin
gerekli koşullardan biri sayar doğru tarih bilincini özümsemek için…
Yıllardır sosyal hizmet burjuvazisi kendi halinden memnun görünüyordu.
Beklenmedik bir tesadüf ki, sosyal hizmet düşüncesinin özünü nitelendiren /
ya da ona yakın olan dönemlerde değil de; hemen hemen tersi bir ideolojik
duruşa sahip olan bir egemen bakışın saçaklarının altında sosyal hizmet,
değişime gereksinim duyduğunu kabul ediyor / ettiriliyor.
İtiraf edeyim ki, artan toplumsal sorunlar deyince akla sosyal hizmetin bir
kolay söylem olarak gelmesidir asıl söz konusu edilen. Tersi bir durum da
gelişebilirdi. Sosyal hizmet arka bahçe rolünü yerine getirmeyerek.
Sosyal hizmetin söylem ustalarının tabiriyle söyleyecek olursak; 21.
yüzyılın ön yıllarında adalet ve özgürlüğün kaynaklarını ele geçirenlerin
yeni lüksü; sosyal hizmeti (simülasyonun eşsiz olanakları içinde)
yaygınlaştırmaktır. Kasıtlı bir tahrik de aramak gerekmez mi bunda?
Dünyayı yönetenler bizler adına çok kolay karar veriyorlarsa; dünyanın
vicdanını sızlatan sorunları söyleme taşımaktan bir yük kalmıyorsa bizlere;
teras edebiyatıyla ve timsah gözyaşlarıyla ellerimizde olanlara daha fazla
sarılıp “ah” çekmenin aptallığını da fiyatlandıramayız, hiç değilse tarihe
ve yüreğimize karşı...
Sosyal hizmet Türkiye’de somutlaşmıyor aksine buharlaşıyor. “Oral” dönemini
yaşayan bir disiplinin başlangıç olarak her açık kapıdan girmeye
çalışmasının / her suyu içmesinin karın uğultusu, renk körlüğüdür günümüzde
yaşananlar belki de.
Sosyal hizmet mesleğinde hep eskinin yeni olduğunu tartışmak değildir
aslında göstermek istediğimiz. Ki, sosyal hizmetin estetizasyonu değildir
vermek / aramak istediğimiz…
Sonuç olarak; Dünya hızla vicdanını yitirirken, dünya insanı yarattığı
değerlere ihanet ederken; sosyal hizmet disiplini ve mesleği olarak
nesnel-bilimsel bir duruşun olanaklarını “kullanmaktan” çok, temelinde
ütopik bir yapılanma olan; revize edilmeyi bekleyen bir sosyal hizmet
bakışına ne yazık ki sahibiz! Bu da ister istemez bizi, toplumsal sorunlarla
mücadelede olsun yaşamın insan odaklı değişimine karşı olan tutumumuzda
olsun “dolap beygiri” pozisyonuna ve “laf ebeliği” bilgiçliğine sokuyor. Ve
Dünya dönerken eskiyen bir kanlı mendil gibi böyle…