Ana Sayfa||Araştırmalar ||Editör ||Site  Haritası|  

ENGLISH 

Sosyal Hizmet Mesleği
Mesleki Bilgiler
SHU Yazıları
SHU Yayınları
SHU Araştırmaları
SHU İsim Listesi
Sosyal Hizmet Alanları
Çocuk Refahı
Gençlik Alanı
Yaşlılık ve Sorunları
Aile Sorunları
Sosyal Sorunlar
Engeliler ve Sorunları
Tıbbi Sosyal Hizmet

İş İlanları

Kurum İlanları
Elaman İlanları
İş İlanı Verme
Bireysel Gelişim
Bireysel Gelişim
NLP
Toplam Kalite
Beden Dili
İletişim Bilgisi
Halkla İlişkiler
Ana-Baba Okulu
Sosyal Bilimler
Sosyoloji
Psikoloji
Sosyal Siyaset
Sosyal Siyaset Bilgileri
Kitap / Sanat
Kültür/Sanat
Kitap Tanıtımı
İnsan Hakları
İnsan hakları Bilgileri

 

  Hızlı Erişim
 


Google
 
Web www.sosyalhizmetuzmani.org

DÜŞLER MAVİ KALMALI  
   Sosyal Hizmet Uzmanı Selim Issızada

“Sana büyük bir sır söyleyeceğim kapat kapıları/Ölmek daha kolaydır sevmekten/ Bundandır işte benim yaşamaya katlanmam… Aragon      

Kar yağıyordu. Lapa lapa yağan kar bütün bir şehri beyaza kesmişti. Şehir beyaz bir gelinlik giyinmiş gibiydi. Perdeyi kapayıp evin en sıcak odasına girdi. Daha bir mevsim önce bahçesinin en görkemli yerine yuva kurmuş olan leylekleri düşündü. Sonbahara doğru nasıl göç edip gittiklerini anımsadı hüzünle. İçi titredi. Bir iki döndü evin içinde. Sonra olduğu yere çöktü. İnce bir ıslık sesiyle dışarıda kar rüzgarı esiyordu. Rüzgar geceyle gelecek bir tipinin de habercisiydi… Toparlandı. Parkasını aldı üstüne. Kapıyı çekip dışarı çıktı. Kapının önünde birkaç günlük birikmiş kar yığınına bata çıka yola düştü. Gideceği yer yakındı. Evinin arkasındaki sokağın hemen başındaydı. Yürümeye başladıktan az bir vakit sonra oraya vardı. Kepenkleri çekiliydi bakkalın. Kimseler yoktu! Kaç zamandır nereye gitmiş olabilir diye düşündü ihtiyarı… Bazen soruyordu çevredeki evlere. Aldığı yanıttan pek memnun kalmıyordu. Hasta olduğunu söylüyorlardı. Nedeni belirsiz bir hastalıkmış. Üniversite hastanesine yatırmışlar…

İhtiyarı göremediği için huzursuzlaşmıştı. Gerisin geri evine döndü. Evin içinde bir süre gezinip durdu. Bir ara salonun penceresinden karşı yoldan geçen, şehirden gelen otobüsleri, dolmuşları izledi. Kalbinde bir yalnızlık; adını koyamadığı bir şeyler duygulanıyordu. Pencere kenarındaki kağıtları alıp karıştırdı. Kimisinde birkaç dize şiir, kimisinde yazılmak istenip de yazılamayan öykü parçaları… Yazdığı dizelerden birini yüksek sesle okumaya çalıştı: Hayat hep böyle geçip giderken düşlerimizin üstünden / Sivas’ın yüzüne kar kürüyordu kara gökyüzü / Kızılırmak’ın eteklerinde kış bulutları gezinirken / bizeyse ıssız Anadolu dağlarından / uzak yolculuklara düşmüş / bir efkar vuruyordu / iliştirip yakasına sevgimizi ayrılığın / her şarkımıza yine küfür gibi anılar diz kırıyordu… şiirin sonlara doğru sesi burkuldu, kırıldı sözcüklerde. Sustu. Şiirin imgelemini güçsüz buldu. Çevreni dardı. Üzerinde çalışılması gerekir diye bir kanıya vardı…

 

Mutfağa yöneldi. ‘İnsan kendinden başkasını sevemez’ diye bir düşünce takılmıştı usuna. Kendisine ait bir gerçeklik değildi bu ifade. Kaç zaman önce okuduğu bir romana aitti. Peki o zaman neden sevdiklerimiz öldüğünde acı çekiyorduk diye bir düşünce gelip oturmuştu kafasının içine… Peki neden Aralık 1914’te Sarıkamış dağlarında donarak ölen 90 bin askere ağıtlar yakmıştık. Enver Almanya’ya kaçtığını tarih yazınca neden sinirlenmiştik ona? Osmanlı devleti İlk Dünya savaşında 600 bin ölü gömdüğünde toprağa neden tarihten hesap sorur gibi gözükmüş, kaderimize isyan etmiştik... Tekrarı yoktu yaşamın. Azrail yerine göre insan oluyordu… 28 Ocak 1921’de Karadeniz’de onbeşlerin katliamı olarak tarihe donuk bir leke gibi düşecek olan 38 yaşındaki Mustafa Suphi ve dostlarının öldürülmesine acı çekiyorduk. Hep savaş hep savaş vardı; 1941’de dünyayı cehenneme dönüştüren savaş sonucunda Nagasaki ve Hiroşima’ya atılan atom bombalarından sonra 52 milyon insan ölmüştü. Bunların 7 milyonu Nazi kamplarında yakılarak, 20 milyonu da Sovyetlerde, ilerleyen faşizmi durdurmak bahasına canlarından olmuştu. Anadolu’da Maraş’ta katledilenler, Sivas’ta yakılan insanlar, Bosna’da yaşanan toplu kıyımlar… demek ki insan kendinden başkasını sevebiliyordu!.. Onlar için yas tutabiliyor, üzülüyor, ağlayabiliyordu. İnsanın insana çektirdiği bu kadar acıdan sonra düşler de mavi kalır mıydı!..  Sarsılır gibiydi. Düşündüklerinin ağırlığı yüreğini de sarsmıştı. Mutfaktan içeri girdi…      *

Güven romanını okuyup bitirdiğimde 2000 yılının ilkbaharıydı. İzmit’te çalışıyordum. Deprem sonrasında bölgede yaşanan acının onarımında her şeyden önce bir insan olarak görev almıştım. Yanımda, sevdiğim bir insan vardı. Birlikte çalışır, birlikte paylaşır ve artık gizlenmesinde bir sakınca olmayan düşlerimizi birlikte konuşurduk, yoldaştık, birbirimizin acılarına tanık olmuştuk, düşlerimize, mutluluklarımıza…yaşamasak da…

Şimdi Sivas’tayım. 2004 yılının baharını yaşamasına rağmen takvimler, Sivas’ta iklim bunun tam tersiydi. Gökyüzünü kaplayan kar bulutları perde perde bir karamsarlıkta kentin üstünde geziniyordu. Ustura ağzından keskin bir kar rüzgarı vurup duruyordu kaldığım evin pencerelerine. Daha bir kararan hava yüreğime bir kıymık gibi gelip oturmuştu. Nedensiz üzülüyordum… Şehir, insanı mutsuz ediyordu. Bense, “Ey Kızılırmak! / acılar, işgaller, kanla yazılmış tarihler, ihanetler / katil gezen soytarılar / zindan başlı yolcular / kaç insan vardı zulmü görmemiş suyunla yapılmış saraylarında…” diyordum. Parça parça kederlere sığınak şiirlerle uğraşıp duruyordum. Madımak katliamının şiirini yazabilir miyim? diye katlanıp duruyordum dünyaya…

Mutfakta kurmuş olduğum çalışma masasına oturdum. Öylesine sessizce duraladım. Şehir gecenin paltosunu sırtına geçirip daha bir sarınmıştı içine. Yalnızdım. Yalnızlığın sağaltacağı acılardan yoksundum. Vedat Türkali’nin Kayıp Romanlar’ını açtım. Kaldığım yerden başladım okumaya. Kitap bitmek üzereydi. Güven’den sonra beklediğim bir romandı. Yazar, Güven’i bitirirken roman kahramanlarından Seher ve Turgut’un yaşamını yazar mısın? diye bir dilekte bulunmuştu. Seher ile Turgut’un yaşamı benim için de bir bilinmezdi. Güven’i okuyup bitirdikten sonra günlerce hatta aylarca ve araya yıllarda girdi, Seher’le Turgut’u arayıp durdum. Yazmak da istemiştim. Yaşadığım acılar, kayıplar; gördüğüm olaylar…demek ki hayatım, roman yazacak bir dolulukta geçmemişti. Okuyarak da roman yazılmıyordu. Roman: değişmenin sancılı olduğu, insana karanlık bir kabus gibi çöktüğü zamanlarda anlam ve yazılım buluyordu.

 Kayıp Romanlar’ın kahramanlarından Dr. Nihat Kotar da Seher ve Turgut’u yazmak için gelmişti Türkiye’ye. Sonradan böyle gelişmedi beklentileri. Çünkü değişen bir şey yoktu ülkesinde. Ona göre her defasında tarihiyle yüzleşemeyen bir ülkeyi bulmuştu yine karşısında. Romanın bitimine doğru Dr. Nihat Kotar yaşamında ilk kez polis tarafından bir sorgulama için alı konmuştu. Polis tarafından nasıl sorguya alındığını anlatıyordu Dr. Nihat. Bense kendimi görüyordum onda. O, 80 yaşındaydı. Bense 28 yaşında. Yani üçüncü kuşak türedi solcu olan sevgilisi Esme’nin yaşındaydım. Kitap yer yer TKP’den bahsediyordu. Okuduğum, duyduğum ama yaşayamadığım şeylerden…

Roman kahramanı polisten çıkıp eve gelmişti. Kendi iç konuşmalarına dalmıştı. “Düşlerimiz tasarılarımız bile gizli kalmamış!” diyordu ki kapımın zili çaldı. Kim olabilirdi ki? Kalkıp kapıyı açtım. Uzun boylu, ince suratlı, esmer, kirli sakallı bir genç. Elinde gazeteler ve birkaç imza dosyası…

Birkaç dakika, bir şeyler anlatmama izin verir misiniz? dedi. Dinliyorum dedim. Söyleyiş tarzımdan olacak ki biraz ürktü. Söyleyeceklerini de karıştırmaya başladı. Gözlerim üzerindeydi kımıltısız. Kapı ağzının elektriğini de yakmamıştım. Karanlıktaydım. Kapıdaki, TKP’sinden geldiğini söylüyordu. O parti kapanmıştı sonra tekrar açılmıştı. Dr. Nihat Kotar’ı ya da Ermeni yoldaşı Vasken’i tanır mısınız? diye sormak isterdim. Soramadım.

-          Avrupa Birliğine karşıyız. Bir imza vermek ister misiniz? dedi. 

-          Yok! dedim. Avrupa Birliğinin gerçek yüzünü göstermek hususunda ben de sizleri destekliyorum. Ama imza veremem, dedim.

-          İyi günler, dedikten sonra apartman boşluğuna döndü.

Kapıyı kapattım. Gelip masaya oturdum. Karşı komşumla konuşmalarını duyuyordum. Komşum köyden gelip giderdi. Yaşama aktaramadığı bir bilinci vardı. Gerçekleri görebiliyordu. Tereddütsüz imzalamış bir de gazete almıştı. Bense yüzümü romana dönmüştüm. Okuyordum. Korkaktım. Bir imza atamayacak kadar… Belki de gelen, Seher’le Turgut’ un çocuğuydu…ya da bir başkası. Ne fark ederdi ki?

Romanı okuyup bitirmiştim. İçimde hayalet gibi cevapsız sorular gezinip duruyordu. Bir şeyler sıkıyordu yüreğimi. Kendimi dışarı attım. Gecenin karanlığında ardımda teni donduran rüzgar ve çığlık çığlığa yağan kar kalbimi kaybettiklerimle kışlayıp duruyordu…bir iki sokak dolaştım. Evlerin çoğu ölgün ve yoksul bir karanlığa batmıştı. Bazılarından cılız ışıklar yayılıyordu geceye. Bu dem şehir de susmuştu. O bildik uğultusu kesilmişti, sanki şehir Kızılırmak’ın kollarında kaba bir serseri gibi uyuyordu. Aç köpekler çöpleri devirip duruyordu. Gecede, devrilen çöp tenekelerinin seslerine, yırtılan çöp poşetlerinin sesi katılıyor ve rüzgarın kollarında geziniyorlardı. Görünürde hiçbir insan yoktu… Şehir insansız kalmış gibiydi.

 Eve dönmeden önce ihtiyarın bakkalının önünden geçmek istedim. O yöne doğru yöneldim. Bakkal, elektrik direğinin lambasının gönderdiği masalsı ışığın altında bir küçük kulübeyi andırıyordu. Varlığı tükenen cinsten bir bakkaldı. Kapısına kadar ağır ağır yaklaştım. Pencerelerini kaplayan kepenk, kapısına çekilmemişti. Kapının üstüne yapıştırılmış yazıları okumaya başladım. Kiminde şekerin bulunduğu, kiminde yağın kaç lira olduğu yazılıydı. Kendince ucuz bir şeyler de listeleyip asmıştı. Bakkalcılığın bitişini gösteriyordu bütün bunlar aslında. Tam ayrılacakken yan binanın üst dairesinin lambası yandı. Hızla bir perde çekildi. Yüzümü telaşla yazılara döndüm. Yazılardan birinde ‘taziyemiz var kapalıyız’ diyordu. Kim ölmüş olabilir diye düşünüyordum ki, penceredekinin, hırsız zannetmiş olacak beni, “kimsiniz!” diye yüksek sesle bana doğru bağırdığını duydum. Ses, perdesi açılan pencereden geliyordu. Konuşmanın uzamaması için hızlı bir ses tonuyla yabancı olmadığımı, bakkalcının arkadaşı olduğumu söyledim. Sonra duraksadım. Karanlıkta kımıltısız bakışıyorduk. İhtiyarın iki gün önce öldüğünü söyledi. Beyninde ur varmış. Son zamanlarda hastanelik yapacak kadar ele ayağa düşürmüş. Demek ki ölümü, benim şehir dışında olduğum son on güne denk geliyordu. Bu kadar çabuk gelir miydi mutlu bir insanın yaşamına ölüm? diye bir soru dağıtıp durdu usumu. İyi geceler deyip ayrıldım oradan.
Ona Sinop cezaevini, Sabahattin Ali’yi, Mustafa Suphi’yi anlatır gibi Vedat Türkali’nin Kayıp Romanlar’ını da anlatacaktım. Dr. Nihat Kotar’ı da… İkisi de öldü. İnsanın sevdikleri ister roman sayfalarında ölsün ister gerçek hayatta, geride kalan yani yaşayan insan için dünya da küçülüyordu sanki. Yürüdüğüm buzlanmış yolda birkaç kez düştüm. Anlamsız konuşmalar çıkıyordu ağzımdan. Biliyordum çok sonradan fark ettiğim her ölümden sonra neleri kaybettiğimi. Hep böyle olmuştu. İnsan kaybettikleriyle her defasında yeniden tanımlıyordu yaşamı.

Son görüştüğümüzde Attilâ İlhan’ın “Fena Halde Leman” isimli romanından yaşama dair bir kesit okumuştum. Önce anlamamıştı. Donuk bir elalıktaki gözleriyle sorgular gibi bana bakmıştı. Aşk diyorum ona, kitap aşktan bahsediyor. “Ha, şöyle işte, daha düzgün bir Türkçe’yle konuşsan ne olur” diyordu… aşk üzerine dakikalarca konuştuk. Ben kalkıp gitmeye yakın elimdeki kitabın altını çizdiğim şu kısmında yazılanlara benzer bir fikre varmıştık: “hayatta kimse kimseyi anlayamaz, kimse kimsenin yerini tutamaz; aşk dediğimiz, ya vahim bir yanlış anlaşılmadır, ya kötü bir hayal kurma tarzı: iki kişinin ikisi de, öbürünün yerine hayal kurmaya kalkıştığından, sukut-u hayaller eksik olmaz! Sen dediğime kulak ver, kendimizden başkasını sevemiyoruz; sevdiğimiz, şahsiyetimizin dışlaştırılmış, bir başkasının üzerinde somutlaştırılmış hayali; o başkası da kendisini üçüncü bir şahıs üzerinde dışlaştırır, somutlaştırır: arada ahenk kurulamaz, nasıl kurulsun, sevdiğimizle sandığımız farklı!… Sevdiğini hayalinde değiştirdikçe kendine benzettikçe daha çok seversin…” kısa kesmiştim. Çünkü uzadıkça dinlemiyordu. İyi geceler dedikten sonra ayrılmıştım yanından…

*

Şimdi hüzün yakışıyordu geceye. Ve öteden devrimci gençler artık bildiri yerine bira şişeleri taşıyorlardı dostlarına. Usumu yırtıp gelen sözcükler önünü alamadığım anlamsızlıklara sürüklüyordu beni. İnanılacak bir ütopya, yaşanacak masum bir sevginin olmadığına inanmaya başlamıştım. Bunların yokluğu da kendince bir ölüm değimliydi ki benim için?

 

 

 

 




 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

.