|
| Hızlı Erişim |
 |
|
|
|
|
|

4 - 7 Yaş Döneminde Çocuk
Prof.Dr.Kemal Çakmaklı

Bu dönem 4 ile 7 yaş arasındaki devreyi kapsar. Birinci bunalım dönemi
ile ikinci bunalım döneminde yer alır. Bir bunalım dönemi değildir.
Bunalımdan çıkan çocuğun, yeniden gireceği (daha sonraki yılarda) bunalıma
iyi bir şekilde hazırlanabilmesi için değerlendirilmesi gereken bir çağdır.
Bu dönem belki de çocuğun en faydalı ve en süratli bazı çıraklıklar
geçirdiği devredir. Çocuk sosyal çevre ile sürekli temasta bulunmak
suretiyle devamlı olarak zihnini zenginleştirir. Duyuların alma
kabiliyetinin en yüksek çağıdır. Üstün öğrenme özelliğine sahiptir. Bu
çağdaki çocuk dünyaya karşı gerçek ve derin bir ilgi gösterir. Yetişkin bir
insanın göremediği sayısız ayrıntıları görür. İşitmek, dokunmak görmek,
kırmak vs. için oynar. Bütün bunları yaparken hiçbir metoda bağlanmaz. Zaten
ona bir metot sağlamak da faydasızdır. Onun için önemli olan tek kanun
içinde yaşadığı an ile ilgili geçici bir meraktır. İlgilerinde devam yoktur.
Kelebek gibi kendi heveslerinin peşinde koşar. 5 - 6 yaşlarına kadar bunda
endişe edilecek bir şey yoktur. Bu özellik tabiatın gereğidir.
Çocuğun bu yaşta zihninin gelişmesi harekette bulunmasına bağlı olduğundan
harekete ve çeşitli oyunlara karşı büyük bir ihtiyaç duyar. İçinde bulunduğu
sosyal çevre içerisinde keşifler yapmaya karşı da büyük bir ihtiyaç
içindedir.
Bilindiği gibi hayatın ilk yıllan (özellikle ilk iki senesi) çocukta
Pavlov'un şartlı refleksinde belirttiği gibi bir gelişim söz konusudur.
Pavlov'un deneyi burada hatırlanmalıdır. Köpeğe zil çalınca yemek
verilmiştir, bu hep böyle devam etmiştir. Bir süre sonra zil çalınmış, yemek
verilmemiştir. Bu kez köpeğin ağzının salyalarının aktığı gözlenmiştir. Yani
zil çalınca yemek geleceğine köpek şartlanmıştır. Buna benzer şekilde çocuk
da bu yıllarda annenin elinde biberonu görünce ona kavuşmak için tepinir,
bazı jestler yapar. Oysa bu ikinci çocukluk çağı dediğimiz dönemde yeni
zihin fonksiyonları gelişmeye başlar. Bu gelişim belirginleşme yolundadır.
Otonom sinir sistemine ilaveten merkezi sinir sistemine ait istemli
hareketlerde önem kazanır.
Hayellere ve güzel masallara karşı zevk duyması bu çağın en belirgin
özelliğidir. Bu dönemde zihinsel gelişimin normal olabilmesi için yeterli ve
dengeli beslenebilmesi de çok önemlidir. İyi beslenebilmelidir.
Önemli bir nokta da şudur: Bu çağda sevgiden yoksun edilen çocuk, incitilen
ve yalnız bırakılan çocuk, kendisini kuşatan gerçeklerden daha güzel bulduğu
hayallere kapanır. Hayata gittikçe uyamaz hale gelir ve yapayalnız
kalabilir. Bunun sebebi duygu ve sosyal düzende olduğu için tedavi çaresi de
buna göre düzenlenmelidir.
Duygu düzenindeki bozukluğun bir belirtisi çocuğun yalan söylemesidir. 3
çeşit yalan vardır:
1) Büyüklerin kendisini cezalandırmasından korktuğu için söylenen yalan,
2) Kendisini korumak amacıyla söylenen yalan,
3) Başkalarını aldatmak için söylenen yalan.
Bu üç çeşit yalan birbirinden çok farklıdır. Burada zararlı olan 3. tip
yalandır. Diğer 1 ve 2'nci yalanlar daha masum kabul edilebilir. Çocuğun
duygu düzenindeki bozukluğu yansıtan yalanı burada 3. tip olarak
belirtmemizde yarar vardır. Bu tür yalan onun duygu düzenindeki bozukluğu
yansıtır. Çocuk henüz tenkit duyusu gelişmediği için 1 ve 2 nci tür
yalanları söyleyebilir, burada kötü niyet yoktur. Örneğin hayvanat
bahçesinde bir fil görmüştür. Çocuğun hayvanat bahçesine gittiği doğrudur,
ancak fil görmemiştir. Bunun gibi olayı biraz hayaliyle süslendirebilir.
Hemen belirtmek lazımdır ki, bu üç tip yalan da yalandır ve istenmeyen bir
durumdur. Ancak çocuk yeterli psiko-sosyal olgunluğa henüz erişmediği için
burada en zararlı yalan olarak 3 ncüyü görmemiz mümkündür ve bu tür yalandan
daha çok tedirgin olmamız lazımdır.
6 ile 7 yaşlarında çocuk anne-baba ve sosyal çevresinde bulunan bireyleri
uluorta türlü sualleriyle taciz edecek kadar soru sormaya meraklıdır.
Yetişkinlerin çocuğa anlayabileceği tarzda cevap verme zahmetinde
bulunmaları mutlaka gereklidir. Tabii bu kimi kişiler tarafından zahmet
sayılsa bile bu konuda devamlı susturulan çocuk önce merakını sonra da
güvenini kaybeder (çok mühim nokta). Niçin soruları çağının 9 yaşına doğru
hafifleyeceğini de bu vesileyle belirtmekte yarar vardır.
4 ile 7 yaşları arasında bencillik çağı "egosantrizm" belirgindir. Masum bir
saflık ifade eden bencillik vardır. Buna "güzel egosantrizm" çağı diyenler
de vardır (Jacqueline, G). Her şeyi kendine göre değerlendiren bir zihin
eğilimi vardır. Bu özellik de 9 ila 10 yaşında normal olarak geçer. Yeterki
ailede yeterli insan sevgisi almış bulunsun.
Egosantrizmin ergin çocukta ve yetişkin insanda bencillik şeklini alması
için 8-12 yaşları arasında yani 3. bunalım dönemine girilmeden önce
kaybolması gereklidir. Bunun için son durak bu yaşlardır. Aile bu yaşlara
kadar sabırla bencillik duygusunun geçmesini ve de bilgili tutum ve
davranışlarıyla bekleyebilmelidir. Tabii geçmesi bu kadar uzamış ise,
normalin de ilk bunalım döneminde bu duyguya ait temel mücadele
verilmekteydi. Egosantrizm 3 yaşlarında kardeşine "benim annem", "benim
tabağım" vs diyerek kendisini göstermekteydi.
İkinci çocukluk çağında egosantrizm çocuğun bütün zihnini kaplar. Ayrıca bu
çağda şu özelliklerde kendisini gösterir ki, bu konuda ailelerin bilgili
olmasında yarar vardır:
Animizm vardır. Yani çocuk etrafındaki eşyayı canlı sayabilir. Sözgelimi bir
gün çocuk annesine "Anne bir soba daha alalım, sobalarımız kardeş olsun",
diyebilir. Oysa soba canlı değildir. Bu normal bir gelişim evresidir. Çocuk
6 yaşına doğru bu döneme girmiş olur. Hatta tüm varlıklara, güneşe, taşa,
suya, eve canlı gözüyle bakabilir. Onlara öyküler bulabilir. Bu hâl 10
yaşlarına doğru kendiliğinden geldiği gibi kendiliğinden kaybolur. Bu
alanlarda çocuğu takıntılı yapan, ailenin çocuğu tanımaması, ondan yersiz
korkuların doğmasını sağlamasıdır. Yine bu dönemde artifisyalizm görüşü
vardır çocukta. Bu çocuğun her varlığın bir eser gibi yapıldığına
inanmasıdır (Jacqueline, G). Ona göre ırmakların yatağını kazan, güneşi
ileri doğru iten, rüzgârı estiren çok büyük ve güçlü bir insandır. Çocuğun
bu safça inanışlarından dolayı telaşa kapılmamalıdır. Bunlar bir bakıma
egosantrizmin çeşitli tezahürleri olarak da düşünülebilir. Egosantrizm
duyusu bu yönde de bireye etkili olmaktadır.
Animizm ve artifisyalizmden sonra finalizm vardır. Bu çocuğun her şeyin
insana hizmet etmek için yaratıldığına inanmasıdır. Görüldüğü gibi böylece
çocuk giderek iyiye, güzele, doğruya ve erişkinliğe adım adım
yaklaşmaktadır. Bunlar psiko-sosyal gelişimin evreleridir. Nasıl ki birey
doğduğu anda taş taşıyamaz, odun kıramazsa, bunun için bedensel büyümeye
ihtiyaç duyarsa, sağlığın psiko-sosyal gelişimi de bunun gibi evreler
halinde olmaktadır.
Bu çağda (4-7 yaş dönemi) söylediği sözler arasında çocuk sebep-sonuç
ilişkisini kavrayamaz. Annesi yemek hazırlarken ona yardım etmek ister
beceremez, tabağın kırılmasına sebep olur diyelim. Burada çocuk iyi niyetle
bu işi yapmak istemiştir. Anne onu cezalandırsa, bunun nedenini çocuk
kavramakta çok güçlük çeker. Çocuk tabağın kırılmasından dolayı bir burukluk
duyar, fakat niyetinin anneye hizmet olduğunu bu uğurda bu olayın meydana
geldiğini daha kuvvetli hissederek, anneye yardım suç mudur diyerek
düşünerek kendisinin azarlanmasını hoş görmez. Sütümü içmez, yemeğimi
yemezsem, büyüyemem hasta olurum diye yeterli kavrama henüz gelişmemiştir.
Yani sebep-sonuç bağını kurması ondan bu yaşta beklenmemelidir. Çocuğun
zaman kavramını da 4 ile 8 yaşları arasında elde ettiğini söylemek lâzımdır.
4-7 YAŞ ÇOCUKLARININ PSİKO-SOSYAL UYUMUYLA İLGİLİ OLARAK UYULMASI GEREKEN
BAZI ESASLAR
Çocuktan kırabileceği şeyleri saklamanız yeterli değildir. O yine de çevrede
kıracak birşeyler bulacaktır. Bu nedenle çocuk yetiştirilen evde müze gibi
türlü bibloların vd bulunması bu yöntem
tedbirle karşılanmalıdır. Tabii bunun zamanımızda bir hâl şekli çocuğun ayrı
odasının olmasıdır, fakat bunun da sorunu tamamen çözmediği bilinmelidir.
Çünkü çocuk orada cezaevi hücresi gibi daima kalacak değildir. Ev içerisinde
bulunduğu zamanları da olacaktır. Çocuğun bir şeyler kırmasının önüne
geçmenin en güzel yolu ona yavaş yavaş yaşıyla ilgili olarak mesuliyetler
verilmesidir. Sözgelimi masanın örtüsünü örtme görevi ona verilirse,
kırılacak eşyaları koruma işinden sorumlu tutulursa, bir iş olarak bu ona
söylenirse çocuğun anne-babadan ve diğer ev bireylerinden daha fazla bir
şeyler kırmadığı gözlenebilir. Görev vermek esastır. Bu büyük insanlar için
de böyledir. Sınıfta en gürültücü çocuk gürültüyle mücadele koluna seçilirse
güzel bir çare bulunmuş olur.
Okuma yazma öğretmek için bu dönemde acele etmemek lazımdır. Bu iş için 5.5
yaşından sonrasını asgari beklemek lazımdır. Saate bakmasını 7 yaşından
sonra öğretiniz. Aksi olursa zamanınızı kaybedersiniz, zira çocuğun gelişimi
itibariyle onun da zamanı gelecektir. Görüldüğü gibi aileye büyük görevler
düşmektedir. Tabiat kanunlarına ters düşen tutum ve davranış çocukların
psiko-sosyal gelişimlerini hem engeller ve hem de aile ve çocuk mutluluğunu
olumsuz olarak etkiler. Bu nedenle bütün dinlerde de okumak, ilim tahsil
etmek, en büyük görevlerden sayılmıştır. Demek ki bu yönden de düşünülürse,
birey ancak okuyarak, bilime açık bir kimse olursa hayatta başarı yolu
kendisine açılacaktır. Tüm dinlerde ilim ve okumanın önemi de buradan
gelmektedir. Karanlıklar
ancak bilgiyle aydınlanacaktır. Sorunlara çözümler böyle bulunacaktır.
Onu o yaşta her şeye merak duymaya zihnini yorarsanız bu olumsuz etkilerini
ortaya koyacaktır. Artık herhangi bir şeye öğrenmek veya yapmak için gayret
göstermekten tiksinebilir ki bu tehlikelidir. Bütün bunları yapıp sonradan
hiçbir şey olmamış gibi çocuğu suçlayan aileler pek çoktur. İşte bu
sebeplerledir ki, batı ülkelerinde sadece çocuk psikiyatrisi klinikleri
değil aile psikiyatrisi klinikleri de vardır. Çoğu zaman da birliktedirler
aile ve çocuk psikiyatrisi klinikleri olarak. Batı ülkelerinde 'Aile Refah
Bakanlığı' da görmekteyiz. Aile toplumun en esaslı bir yapı taşıdır. Ayrı
bakanlık altında toplanarak ailenin mediko, psiko-sosyal sorunları refahları
garanti altına alınmak istenmektedir. Çocuğa en büyük iyilik, onun ailesinin
ve sosyal çevresinin kendini anlayabilmesini temin etmek olmalıdır. Onun
bilgili bir şekilde yönlendirilebilmesi yetiştirilebilmesidir. Bunun için de
paranın, hatta çocuğa ayrılacak zamanında o kadar önemli etkisi yoktur.
Yeter ki, tutulan yol doğru olsun ve çocuğun psiko-sosyal özelliklerine ters
düşmesin.
Olur olmaz ve sudan bahanelerle çocuğa engel olup durmaktan kaçınılmalıdır.
Örneğin biz evimizde oturup gazete okurken veya çalışırken veya televizyon
seyrederken birisi "kalk bana su getir" veya "gürültü yapma" dese bundan
memnun olmayız. Türlü bahanelerle çocuğun gayretini engellememek lazımdır.
Çocuk da bizim gibi kendi hayatını yaşayabilmelidir. Onun da kendisine göre
türlü
sorunları, dertleri işleri vardır. Eğer çocuk kendini meşgul ediyor ve
sıkılmıyorsa demek ki yaptığı şey, kendine göre iyidir, buna saygı göstermek
gerekir. Tabii bu toleransımıza rağmen doğru olmayanı yapmak tarzındaysa
-sözgelimi bir elektrik cihazını oynaması vd- o takdirde "otorite"
prensibimiz devreye girmeli ve gereken yapılmalıdır. Çocuk zararsız şeylerle
kendi kendini meşgul ediyor ve de bundan sıkılmıyorsa demek istediğimiz
odur, buna mani olunmamalıdır. Bu ister beceriksiz parmaklarıyla parçaladığı
bir ağaç yaprağı, ister sert bir kayaya sürttüğü taş olsun, yol boyunca
pencereden izlediği arabalar olsun, bunları yapmakta serbest bırakalım.
Çocuk böylece bizim bilmediğimiz ve hiçbir zaman da öğrenemeyeceğimiz şeyler
öğrenir. O böylece evreni kendi içinde inşa etmektedir. Çocuğun tabiatla
başbaşa olabilmesi onun psiko-sosyal sağlığıyla ilgili gelişiminde çok
yararlı olur. Tabiat bağ, bahçe, orman, park, açık hava onun için ndeta bir
ilaçtır. Sinirlerinin gelişebilmesi ve doğayı tanıyabilmesi, buhran
dönemlerini daha huzurlu geçirebilmesi için çocuğun tabiatla haşir neşir
olması pek güzel imkândır. Ne yazık ki, büyük şehir yaşantısında bu tür
imkânlar çocuklara kolay sağlanamamaktadır. Apartman çocuğu modeli ortaya
çıkmaktadır ki, bu sosyal şartlar itibariyle çocuk daha çok büyüklerden
alacaklı durumda olmaktadır. Çocuklara gerekli psiko-sosyal şartlar
verilemedikçe, onların da türlü büyüme sancıları karşısında anlayışlı
olmamız gerekmektedir. Tıpkı bulanık bir suda yeterli oksijenin bulunmadığı
ortamda deniz nebatlarının, örneğin balığın yaşamasının güç olması gibi.
Stress çağımızın, çocuğun normal huzurlu psiko-sosyal gelişim sağlamasında
olumsuz olduğu bilinmeli bütün suç çocuklarda aranmaya çalışılmamalıdır.
Sosyal baskılar çocuğu ne kadar az rahatsız ederse onun gelişimi o kadar iyi
olur. Çocuk sosyal gelişmesini yani cemiyetin bir ferdi olarak orada yerini
başarılı bir şekilde olabilmesini, iyi beşerî münasebetler kurabilmeyi
başkalarıyla münasebette bulunmak suretiyle öğrenir. Anaokulları bu nedenle
onun gelişiminde yeri olan bir müessesedir. Tabii hu müessesenin modern
olmasa bile çocuğun gelişiminde fena olabilecek tecrübeleri ona vermemesi
şartıyla. Çocuklar arası karşılıklı sosyal temaslar, monologlar faydalıdır.
İkinci çocukluk çağında bireye (4-7 yaş) emirleri ve yasakları mantıkî bir
biçim uzunca açıklamak yersizdir. Aşırıya kaçmamak şartıyla aile sevgisini
kaybetmemek için yapmaması aşılanabilir. Çocuğa verilen ceza uzun zaman
devam etmemelidir, ceza eğitici olmalı kin ve garaz bağlatmamalı, doktor
hastaya ilaç verirken nasıl dikkatli davranırsa, ebeveyn veya çocukla ilgili
bireylerde ona çeşitli yöneltiyi, cezayı öyle dikkatli vermelidir.
Çocukta bu dönemde adalet duyusu 5-6 yaşlarında şiddetlenir. Haksızlıklara
tahammülü yoktur. İyi yöneltilmezse adalet duyusu fena gelişir.
Görülmektedir ki, tabiat yavaş yavaş ve bir sıra plân dahilinde insanı
özenle inşa etmektedir. Bu evrelere saygı göstermek ve en azından onları kös
tekleyici olmamak lazımdır. Bu da yaşına göre çocuğu psiko-sosyal açılardan
tanımakla mümkündür.
4-7 yaşlan arasında çocuktan nezaket kurallarına uyum istenmemelidir. Bunu
çocuk daha sonraki gelişimlerinde öğrenecektir. Nezaket sosyal bir gelişme
sonunda yerine oturacaktır. Nezaket, kibarlık, centilmenlik sosyal
gelişmenin üst basamaklarında yer almaktadır. Sosyal bir cila olarak da
nezaketi tanımlayanlar vardır (Guy, J). Belli bir sosyalleşmeden sonra
kendisini gösterir. Oysa kimi aileler çocuğunun hemencecik görgü kaidelerini
bilivermesini arzu ederler. İşte burada da 5 altın kuralımızdan, 4 ncü
prensip devreye girecektir. Sabır. Çocukta suçluluk duygusu niyete göre
değil, harekete göredir. Reçel kavanozunu aşırmadıysa, aşıracaktı diye
cezalandırırsak buna o akıl erdiremeyecektir. O odada oynamasına müsaade
edilmişse, günün birinde o odada bir hastanın yatması, örneğin annesinin
hasta olması ve çocuğun oynamasına müsaade edilen odaya yatırılması, onun
oyunlarına engel olamaz diye düşünür. O gene orada oyununa devam eder. Çünkü
o oda ona oynaması için verilmiştir.
Bu yaş çocuğu (4-7 yaş) cezasının geciktirilmesini iyi karşılamaz. Yaptığı
suçun cezasını hemen bekler, ceza geciktirilirse, suçunun affedildiğine
inanır veya o suçunu affedilmiş sayarak unutur. Onun için eğer ceza
verilecekse, cezayı gerektiren bir olay varsa, ceza geciktirilmemelidir.
Çocuk ancak 8-9 yaşlarında cezasının geciktirilmesini -eğer öyleyse-
kavrayabilir. Bu yaşta ona göre suç olursa, cezası da vardır. Ceza yoksa,
suç da yoktur tarzında düşünmeye yatkındır. Hele birisinde cezalandırıp aynı
suçtan kimi kez de cezalandırmamak, üstelik de o suç nedeniyle
ödünlendirmek, çocuğu alt üst eder. Aynı suç karşısında birinde ceza
görmediğini, ikincisinde cezalandırıldığını, üçüncüsünde de
ödünlendirildiğini düşünen çocuk herhalde şaşkına dönecektir. Çocuk
kendisinin cezalandırılmadığını zaaf veya zayıflık sayar. Çocuğu
cezalandırdıktan sonra affetmek lazımdır. Böylece tekrar sosyal ilişkiler
rayına girmelidir.
KAYNAK: http://www.bebekkokusu.com

|
|