|
|
|
|

keskindogan@gmail.com |
ÇALIŞMA YAŞAMINDA
ÇOCUKLAR ve KADINLAR ÜZERİNE İŞ BAŞMÜFETTİŞİ DOĞAN KESKİN İLE BİR SÖYLEŞİ
(Ankara / Mayıs 2010) |
|
Aziz ŞEKER: Kendinizi kısaca
tanıtır mısınız?
Doğan KESKİN: Hacettepe Üniversitesi Sosyal ve İdari Bilimler
Fakültesi, Sosyal Çalışma Bölümünden 1971 yılında mezun oldum. Eğitimim
sırasında çalışma yaşamına, iş ilişkilerine ilgi duymaya başlamıştım. Bu
nedenle mezun olunca, yurt dışına çalışmaya giden işçilerimize hizmet vermek
üzere kurulan genel müdürlüğün kuruluş çalışmalarına katılmak üzere Çalışma
Bakanlığında çalışmaya başladım. Askerlik sonrası T.İş Kurumunda işsizlik
sigortası alanında çalıştım.1974 yılında sınavla İş Müfettişliğine girdim.
Kamudan emekli olduğum 2009 Nisan ayına kadar bu mesleği uyguladım.
Şimdilerde ASMMMO’sına iş hukuku danışmanlığı yapıyorum. Maden Mühendisleri
Odasında ise, teknik nezaretçi eğitim programında iş hukuku alanında ders
veriyorum.
Mesleğimin de etkisiyle çalışma yaşamındaki riskli gruplara, kadın, çocuk
istihdamı, ayrımcılık, değişen çalışma ilişkileri ve hakların geliştirilmesi
gibi konulara duyarlı oldum. Çalışma ilişkilerinden hareketle sosyal
politikaya ilişkin düşüncelerimi gazete ve dergilerde paylaşıyorum. Ayrıca,
1985 yılından bu yana mesleki dergilerde iş hukukuna ilişkin yayınlanmış
altıyüzün üstünde makalem bulunmaktadır.
Aziz ŞEKER: İşgücü standartları açısından çocuk emeği nasıl
tanımlanıyor? İş Kanununa göre mesleki eğitimle ilişkisini kurar mısınız?
Doğan KESKİN: Ülkemizde de iş gücü standartları, ulusal iş mevzuatı
ve uluslararası sözleşmelerle belirleniyor. Uluslararası sözleşmelerin bir
bölümü usulüne uygun iç hukuk kuralı haline getirilmiş bulunuyor. Ama
Anayasamızın 90. maddesine göre, iç hukuka alınmamış olsa bile temel insan
hakları iç hukukta geçerlilik taşıyor.
Bu nedenle, uluslararası sözleşmelerde çocuk ve çocuk istihdamıyla ilgili
olarak var olan kurallara iş mevzuatında yer verilmiştir. Nitekim İş
Kanununda 15 yaşını doldurmuş olanların çalışmasına izin verilmiş olup
bunlara “genç işçi” denilmektedir. 14 yaşını doldurmuş olanların çalışmasına
da, beden ve zihinsel sağlıklarını olumsuz etkilemeyecekse, hafif işlerde
çalışmalarına izin verilmiştir. Hafif işler ayrıca bir yönetmelikle
tanımlanmıştır. Bu yaşta çalışanlara, “çocuk işçi” denilmektedir. Ayrıca,
geleneksel usta-çırak ilişkisi, meslek eğitimi kapsamında sürdürülmektedir.
Aziz ŞEKER: Çocuk istihdamının nedenlerinden söz eder misiniz?
Çalışma yaşamının hangi alanlarında yoğunluk gösteriyor?
Doğan KESKİN: Çocuğun çalışmasına neden olan temel etken,
yoksulluktur. Eğitim sistemindeki yetersizlikler, mesleki eğitimin hala
yeterince fonksiyonel hale gelmemiş olması, başka bir söyleyişle, örgün
eğitimin meslek kazandırmaktaki yetersizliği gibi nedenler de çocuğun
çalışmasında rol oynamaktadır.
Çocuk, çalışma yaşamına en çok çırak olarak katıldığından, usta çırak
ilişkisinin kurulabildiği zanaat alanında katılım yüksektir. Bugün her ilçe
de bile görebildiğimiz, küçük sanayi olsun, organize sanayi olsun buralarda
yaygın olarak çıraklık statüsü altında çocuklar çalışmaktadır.
Çocukların çırak olsun çocuk ya da genç işçi olsun yoğun olarak çalıştıkları
alanlardan biri de tekstil sektörüdür. Ancak, usta-çırak ilişkisini
düzenleyen Meslek Eğitimi Kanunu uyarınca çıraklık eğitiminin yapılacağı
alanlara bakıldığında her türlü zanaat işinde çırak adı altında çocukların
çalıştırılabileceği görülecektir.
Çocuk ve genç işçiler ise, genel olarak çırakların çalıştıkları alanlarda
yer almaktadırlar. Ancak, çocuk ve genç işçilerin çıraklardan farklı olarak
hizmet sektöründe de yoğun olarak çalıştıkları gözlemlenmektedir.
Aziz ŞEKER: Çalışan çocuk, çalıştırılan çocuk, çocukların asgari
çalışma yaşı gibi kavramlardan yola çıkarak çalışma yaşamı içinden tamamen
uzaklaştırılamayan çocuk emeği olgusunu uluslararası/ulusal yasaları dikkate
alarak irdelediğimizde Dünya’da ve Türkiye’de nasıl bir tabloyla
karşılaşırız?
Doğan KESKİN: Çocuğun çalışmasının genel olarak yoksulluktan
kaynaklandığını söylemiştim. Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Sözleşmesine
göre 18 yaşına kadar olan herkes çocuktur. Çalışanlarda asgari yaş sınırını
düzenleyen 138 sayılı Uluslararası Çalışma Sözleşmesine göre de 18 yaşına
kadar herkes çocuktur ve bunların çalıştırılmaması esastır.
Ancak, 138 sayılı sözleşmeye göre de, ülkeler, ulusal gereksinimlere göre 15
yaşını doldurmuş çocukların çalışmasına izin verebilecekler hatta 14 yaşını
doldurmuş olanların da, bedensel ve zihinsel sağlıklarını bozmayacak işler
olması kaydıyla çalıştırılabilmelerine izin verebileceklerdir.
Bu nedenle, daha önce de söylediğim gibi, İş Kanunu düzenlenirken, ülke
gerçekleri istisnasından hareketle, 15 yaşını doldurmuş olanların
çalışmasına izin verilmiştir. Ancak, bununla yetinilmemiş, ilköğretimini
bitirmiş olmaları, bedensel ve ruhsal sağlıklarını, ahlaklarını bozmayacak
hafif işlerde çalıştırılması kaydıyla 14 yaşını doldurmuş olanların da
çalışmasına izin verilmiştir.
Bu düzenlemeler, Türkiye’nin 1989 yılında kabul ettiği Avrupa Konseyi Avrupa
Sosyal Şartı’nın, “Çocukların ve Gençlerin Korunma Hakkı” başlıklı 7.
maddesine de uygunluk göstermektedir (RG:14.10.1989/20312).
Diğer taraftan, Meslek Eğitimi Kanunu ile ilköğretimini ve 14 yaşını
bitirmiş çocuklara çırak olarak çalışabilme izni verilmiştir. Böylece, 14
yaşını bitirmiş olma koşulu çocukların, işçi veya çırak olarak çalışabilmesi
için en alt çalışma yaşı olarak belirlenmiştir (3308 sk.m.10).
Ayrıca, ağır ve tehlikeli işlerden hangilerinde 16 yaşını doldurmuş
çocukların çalıştırılabileceğine özel yönetmeliğinde yer verilmiştir.
Böylece, çocukların ağır ve tehlikeli işlerde çalıştırılabilmesi
sınırlandırılmıştır.
Uluslararası Çalışma Örgütü tarafından benimsenmiş pek çok sözleşme ve
tavsiyeler iç hukuka aktarılmış, çeşitli yasalarda bunlara bağlı
düzenlemeler yapılmıştır.
Ateşçi ve trimciler için yaş haddini belirleyen 15 sayılı uluslararası
çalışma sözleşmesi; En kötü biçimdeki çocuk işçiliğinin yasaklanması ve
ortadan kaldırılması için 182 sayılı acil eylem sözleşmesi örnek olarak
gösterilebilecektir.
Görüleceği üzere, ülkemizdeki çıraklık olsun, çocuk işçiliği olsun, çocuğun
çalıştırılmasında uluslararası standartlardan uzak kalınmamıştır. Ama en alt
düzeyde uyumun sağlandığı açıktır.
Çocuğun, işçi veya çırak olarak çalışma yaşamında yer almasının asgari
düzeyde de olsa sağlanmasına en büyük katkının, ilköğretimin sekiz yıla
çıkartılmasıyla gerçekleştiği açıktır. Bu nedenle, temel eğitimin süresi
arttıkça, mesleki eğitimin önemi anlaşıldıkça ve fonksiyonel bir nitelik
kazandıkça, çalışma yaşının giderek yükselmesi beklenebilecektir.
Aziz ŞEKER: Çocukların çalıştırılmasının meşru olmadığı yasal bir
zorunluluk gibi görünüyor. Ancak çocukları çırak/kalfa olarak toplumsal
yaşamımızda, televizyon dizilerinde, emek piyasasında görebiliyoruz. Türkiye
açısından çocuk istihdamının düzenlemesiyle ilgili son yasal durum ne?
Uluslararası standartların neresindeyiz? Çocuk istihdamı sorunu nasıl
aşılabilir?
Doğan KESKİN: Daha önce de vurguladım. İster çocuk işçi için olsun
isterse çıraklar için olsun, en az çalışma yaşı, ilköğretimin bitiminden
sonra başlamaktadır. Bu nedenle ilköğretimin sekiz yıla çıkartılması önemli
bir düzenleme olmuş, daha küçük yaşlarda çalışma yaşamına girilmesinde
önemli bir bariyer teşkil etmiştir. Bu sayede, yasal düzenlemelerin asgari
düzeyde de olsa, uluslararası çalışma sözleşmelerine uygun bir konumda
olduğunu söylemek olanaklı olmuştur.
İş Kanununda olsun, çıraklık konusunu düzenleyen Meslek Eğitimi Kanununda
olsun, çalışma yaşıyla ilgili düzenlemeler dışında da önemli kurallar
bulunmaktadır.
Çocuk ve genç işçilerin günlük ve haftalık çalışma süreleri yetişkinlere
göre farklı düzenlenmiştir. Örneğin, yetişkin işçiler günde 11 saate,
haftada 45 saate kadar çalışabilecekleri halde, çocuk işçilerde bu süreler,
günde 7, haftada 35 saate, genç işçilerde ise günde 8, haftada 40 saate
kadar çalışmakla sınırlandırılmıştır.
Çocuk ve genç işçilerin dinlenme saatleri de yetişkinlere göre farklı
düzenlenmiştir. Örneğin 7.5 saate kadar çalışılan işlerde, yetişkinlere
yarım saat ara dinlenmesi verilirken çocuk ve genç işçilere bir saat;
yetişkinlere günde 12 saat aralıksız dinlenme hakkı verilirken çocuk ve genç
işçilere 14 saat; yetişkinlere 24 saat üzerinden hafta tatili verilirken
çocuk ve genç işçilere 40 saat üzerinden hafta tatili verilecektir.
Yıllık ücretli izin hakkı, beş yıla kadar kıdemi olan yetişkin işçilere 14
gün üzerinden verilirken, 18 yaşın altındaki çocuk ve genç işçilere 20 gün
üzerinden verilecektir. Çıraklık statüsünde çalışanlara ise okulların tatil
olduğu aylarda 30 gün üzerinden verilecektir.
Ayrıca, çocuklara, fazla çalışma yaptırılamayacak, gece işlerinde, genel
tatil ve Ulusal Bayram günlerinde çalıştırılamayacaklardır.
Yine çocuklara yer altı ve su altı işlerinde iş gördürülemeyecektir.
Görüleceği üzere, çocukların çalıştırılmasına izin verildikten sonra, bu kez
diğer alanlarda yasal kısıtlamalara gidilerek çalıştırılan çocuk açısından
yaşanacak riskler olabilecek en aza indirilmeye çalışılmıştır.
Ancak, bu düzenlemeler yasal boyutta olup ne ölçüde hayata geçtiği noktasına
gelindiğinde, yetişkinler için yasalarla konulmuş düzenleyici hükümlere
uyulma ölçüsü ne ise, çocuk çalışanlar için de aynı ölçüde yaşanmaktadır.
Bu nedenle, çocuk çalışanlar için mevcut yasal düzenlemelerin, asgari
standartlar bağlamında da olsa, uluslararası standartlara uygun olduğu
söylenebildiği halde, uygulamada bu standartlara ne ölçüde uyulduğuna
bakıldığında sorunların bulunduğu görülmektedir.
Çocukların çalışma yaşamından uzaklaştırılabilmesi için öncelikle, aile
gelirlerinin yükselmesine, evde babadan sonra çocuk yerine kadının
çalışmasını sağlayacak tutum değişikliğinin sağlanmasına, mesleki eğitim
sisteminin fonksiyonel bir biçimde hayata geçmesine, temel eğitim süresinin
uzatılmasına, üretimde çocuk emeğinin bulunmasını ödüllendirmeyen
uluslararası işbirliğine v.b uygulamalara gereksinim bulunmaktadır.
Aziz ŞEKER: Çalışan çocukların sorunları? Çocuk işçilerin karşı
karşıya kaldığı tehlikeler nelerdir?
Doğan KESKİN: Çalışan çocukların en önemli sorunları, yasalarla
çizilmiş standartların uygulanabilme gerçekliği ile ilgilidir. Yetişkinler
için nasıl standartların tam olarak uygulanmasında sorunlar yaşanıyorsa,
çocuk işçiler için de standartlara uyulmaması sorunları yaşanmaktadır.
Diğer taraftan, yasal asgari ücret, 16 yaşın altında ve üstünde olanlara
göre farklı belirlenmektedir. Çocuğun çalışma yaşamından uzaklaştırılması
yaklaşımının tam aksi bir düzenlemedir. Bu uygulamanın, çocukların vasıfsız
işlerde ucuz emek olarak değerlendirilmesini kaçınılmaz olarak gündeme
getirdiğini, teşvik bile ettiğini söylemek hatalı olmayacaktır.
Kayıt dışılık çocuk istihdamında yaygındır.
Çalışma kuralları en çok, ücrette, günlük ve haftalık çalışma sürelerinde,
dinlenme haklarında uygulanmamakta, mesleki eğitim programına girenler
açısından, eğitimden çok getir götür işlerinde, temizlik işlerinde
çalıştırmanın yaygın olduğu görülmektedir.
Her ne kadar ağır ve tehlikeli işlerde doğrudan çalıştırılmaları yasayla
engellenmiş olsa bile, ister çocuk işçi, isterse çırak olarak işyeri
ortamında bulunmaları, ortamla ilgili her türlü fiziksel iş riskleriyle
karşı karşıya kalmalarına neden olabilmektedir. Örneğin mobilya atölyesinde
çalışan çırak veya çocuk işçi, doğrudan üretim faaliyetlerine katılmasa
sadece gözlem yapsa bile, aynı ortamda polyester atılırken alınmış yeterli
sağlık ve güvenlik önlemleri yoksa, oluşan sağlıksız ortamdan bire bir
etkilenecektir.
Çocuk işçilerin eğitimlerinin aksatılmaması, bunun için eğitime devam eden
çocuk işçilerin çalışma sürelerinin günde 2 saat, haftada 10 saati geçmemesi
İş Kanununda belirtildiği halde, bu kurallara uygun hareket edildiği
söylenemeyecektir(4857 sk.m.71)
Açıkçası, işyeri ortamında işin niteliğine göre oluşacak iş risklerine karşı
alınmış yeterli sağlık ve güvenlik önlemleri bulunmadıkça, çırak veya çocuk
işçiler yetişkinlerden çok daha fazla ve her çeşit tehlike ile karşı karşıya
kalabileceklerdir.
Aziz ŞEKER: Kadın istihdamıyla ilgili olarak; kadınlar çalışma
hayatının neresinde bulunuyorlar? Çalışma hayatında ne gibi sorunlarla karşı
karşıya kalıyorlar? Cinsiyet ayrımcılığı iş hayatına hangi boyutlarda
yansıyor? Kadın istihdamında kayıt dışılık ne anlama geliyor? Sorunları
önleyici düzenlemeleri anlatabilir misiniz?
Doğan KESKİN: İstihdamda genel olarak yetersizlik var ama cinsiyet
açısından bakıldığında kadın istihdamının erkek istihdamına göre daha
olumsuz durumda olduğunu görüyoruz.
Kadın işçinin istihdamının erkeğe göre daha az olmasının çeşitli temelleri
var. Bunların başında eğitim geliyor. Eğitimin daha az olmasının temelinde
ise, kültürel olarak kadının yeri bulunuyor.
Nitekim çocuk işçiliği konusuna değinirken de söyledim. Ev halkında birinci
derece çalışan “baba”, ikinci derece de ise “çocuk” tur. Yani, kadın yerine
babadan sonra çalışan kişi çocuk oluyor. Hatta evlilik öncesindeki yaşlarda
kız çocukları çalışırken evlenme yaşına geldiklerinde onlar da çalışma
yaşamından uzaklaşmaya başlıyorlar.
Şu halde, kültürel nedenlerle kadının özellikle evli kadının çalışmasının
istenmemesi, kız çocuklarının daha az eğitilmesi, kadının çalışma yaşamında
yer almasını azaltmaktadır.
Nitekim işgücü kapsamında olan yetişkin kadınların istihdama katılma oranı
ortalama %25’dir. Yani, çalışabilme konumunda olan dört kadından sadece biri
çalışmaktadır.
Sosyo-kültürel bir olgu olarak kadının çalışmasının istenmemesi yanında,
kadınların eğitimlerinin olmaması ya da yetersizliği, evli kadınların çocuk
ve ebeveyn bakımından sorumlu olması nedeniyle çalışmaması veya çalışıyorsa,
bu sebeplerle işini aksatabilmesi, çocuk doğurması, doğum izni kullanması
gibi kadını eylemli olarak çalışma yaşamından uzaklaştıran sosyal
yükümlülükler, kadının daha az çalışma yaşamına girmesine veya olası işgücü
kayıplarına neden olacağı düşüncesiyle, kadın istihdamının daha az tercih
edilmesine neden olabilmektedir.
Bu nedenler, daha başta yani istihdam edilme aşamasında kadına ayrımcılık
uygulanmasına sebep olmaktadır. İstihdama girişte cinsiyete dayanan
ayırımcılık, işe alındıktan sonra bu kez, çalışma koşullarından, ücretlere
kadar ayırımcılığın gündeme gelmesine neden olmaktadır. Hatta aynı
ayırımcılık sözleşmenin feshinde de yapılmakta, öncelikle kadınların işine
son verilmektedir.
Bu nedenlerle başta, Anayasanın 10. maddesinde cinsiyet ayırımcılığı
engellenmek istenmiştir. Buna göre, kadınlar ve erkekler eşit haklara
sahiptir. Devlet, bu eşitliğin yaşama geçmesini sağlamakla yükümlü
kılınmıştır.
Türk Ceza Kanununda, iş bulma, işten çıkarılma konularında cinsiyet
ayırımcılığının yapılması adli cezaya bağlanmıştır (m.122).
İş Kanununda ise, “eşit davranma ilkesi” başlığı altında yapılan düzenleme
ile cinsiyet ayırımcılığı önlenmek istenmiştir (m.5).
Buna göre; biyolojik veya işin niteliğine ilişkin sebepler zorunlu
kılmadıkça, bir işçiye, iş sözleşmesinin yapılmasında, şartlarının
oluşturulmasında, uygulanmasında ve sona ermesinde, cinsiyet veya gebelik
nedeniyle doğrudan veya dolaylı farklı işlem yapılamayacaktır.
Eşit davranma ilkesine göre, aynı veya eşit değerde bir iş için cinsiyet
nedeniyle daha düşük ücret kararlaştırılamayacaktır.
İşçinin cinsiyeti nedeniyle özel koruyucu hükümlerin uygulanması, daha düşük
bir ücretin uygulanmasını haklı kılmayacaktır.
Kayıt Dışılık
Kadınların istihdamında yaşanan başka bir sorun, kayıt dışılıktır.
Gerçekten, kayıt dışı istihdam konusunda kadınların daha yoğun bir şekilde
kayıt dışı çalışmayla karşı karşıya kaldığı bilinmektedir. Örneğin, genel
istihdamda dört kadından biri çalışırken, kısmi süreli çalışmada, özellikle
hizmet sektöründe kadın işçinin daha yoğun olarak çalıştığı bilindiği halde,
kayıtlı çalışma oranının yedi kadında bire düştüğü görülmektedir.
Bu nedenle kayıt dışılıkla mücadelenin, kadın işçilere yönelik özel bir
çalışmayı da gündeme getirdiği açıktır.
Kadın işçi, geleneksel yükümlülükleriyle birlikte iş hayatını yürütmek
istediğinden, kısmi süreli işlerde ve bunun bir türü olan evde çalışmayı
tercih etmektedir.
Başkası adına, ücreti karşılığı ara veya nihai ürün olsun, birleştirme işi
olsun evden iş görenlere bağımlı ev eksenli çalışanlar denilmektedir. Bu
işleri görenlerin de ezici bir çoğunluğunun kadınlar olduğu bilinmektedir.
Başta Anayasa olmak üzere, ayırımcılığı önlemek üzere Türk Ceza Kanununa ve
İş Kanununa konulan hükümlerin yeterli olduğu söylenemeyecektir.
Bu nedenle, bir taraftan kayıt dışılıkla mücadele ederken diğer taraftan,
kadın işçilerin meslek eğitimlerinin yaygınlaştırılmasına, kadın işçiye
yüklenmiş ve onu eve bağlayan geleneksel görevlerin engelleyici yapısını
değiştirebilmek amacıyla, çocuk ve yaşlıların bakım sorunlarının merkezi ve
yerel yönetimlerce üstlenilmesine, yeterli hizmetin üretilmesine acilen
gereksinim bulunmaktadır.
Ev eksenli çalışanların ezici çoğunluğu kadınlar olduğundan, evlerde her
türlü denetimden uzak, sağlık ve güvenlik koşullarının çok ötesinde
gerçekleşen üretimin, başta çocuklar ve yaşlılar olmak üzere ev halkının
tümünün sağlık sorunları yaşamasına da neden olacağı açıktır. Hatta
genellikle parça başı ya da götürü usulde ücretle çalışıldığı için evde
çalışan kadın işçiye yardım adı altında evdeki çocukların da çalışması başka
sorunların da ortaya çıkmasına neden olmaktadır.
Bu nedenle, salt ayırımcılığı yasaklayan düzenlemelerle bu sorunun
giderilebilmesi olanaklı görülmemektedir. Kadın işçilerin karşı karşıya
kaldıkları istihdam sorunlarının çözülmesi için yürütülecek çalışmaların,
genel istihdam sorunlarının da çözümlenmesine katkı vereceği
düşünülmektedir.
Aziz ŞEKER: Çalışma yaşamında psikolojik taciz konusuyla ilgili
olarak mobbing kavramını, genel hatlarıyla değerlendirir misiniz? Dünya’da
ve Türkiye’de bu sorun nasıl algılanıyor? Yasal düzenlemeler hangi boyutta?
Doğan KESKİN: Psikolojik taciz, haksız bir davranışı ifade eden yeni
sayılabilecek hukuki bir değerlendirme olarak çalışma hayatına girmiştir.
Orijinal karşılığı olarak kullanılan “mobbing” kavramı, psikolojik şiddet,
baskı, kuşatma, taciz, rahatsız etme veya sıkıntı verme anlamında
kullanılmaktadır. Ülkemizde öğreti ve yargıda bu kavramın “psikolojik
taciz”olarak karşılık bulduğu görülmektedir. Ancak son zamanlarda
“psikolojik yıldırma” ifadesi de kullanılmaya başlanmıştır.
Mobbing karşılığı olarak kullanılan psikolojik tacizin belirleyici
özellikleri: kasıtlı olarak yapılması, sistematik olarak tekrarlanması ve
uzun bir zamandan beri devam ediyor olmasıdır. Bu nedenle kişiler arasında
yaşanan anlık darb, hakaret gibi olumsuz davranışlar psikolojik tacizin
konusu değildir.
Çalışma yaşamında mobbing kavramı ilk kez, 1980’li yılların başında İsveçli
endüstri psikoloğu Heinz Leymann tarafından kullanılmıştır. Leymann’ın
çalışanlar arasında benzer tipte uzun dönemli düşmanca ve saldırgan
davranışların varlığına dair yaptığı saptamalar sonucunda, bu kavramı
kullandığı görülmektedir.
İş Kanununda, psikolojik taciz konusunda henüz doğrudan bir düzenleme
bulunmamaktadır. Ancak, öğretiden ve yargıda verilmeye başlayan kararlardan
anlaşılacağı üzere en yaygın olanı, yönetim stratejisi olarak çalışanlara
karşı uygulanan psikolojik tacizdir.
İşyerlerinde, işyerindeki küçülme politikası nedeniyle istihdamın
daraltılması; işgücünün gençleştirilmek istenmesi; işyerinde istenmeyen bir
kişiden kurtulmanın hedeflenmesi vb amaçlarla kasıtlı olarak psikolojik
taciz stratejisi uygulanabilecektir.
İşyerinde psikolojik tacize uğrayanların %43.9’u bu nedenle hastalanmakta,
geriye kalanların yarısı da altı haftadan uzun süreli bir hastalığa
yakalanmaktadır (Nuray Gökçek Karaca-AB ülkelerinde işyerinde psikolojik
tacizin boyutları, psikolojik tacizle mücadele ve sendikaların rolü- Çimento
İşveren Dergisi-Eylül 2009 Sayı 5, Cilt 23, s. 31).
Çalışma yaşamında psikolojik taciz (mobbing), mağdurun psikolojisini bozan,
sağlık sorunlarıyla karşı karşıya bırakan yanıyla fark edildikten sonra,
önlenmesi gereken bir suç olarak algılanmıştır. Sağlığı bozan yönüyle,
psikolojik taciz genellikle iş sağlığı ve güvenliği konusu olarak ele
alınmaya başlamıştır.
Nitekim İsveç’te işyerinde psikolojik taciz, 1994’de yayınlanan İş Güvenliği
ve İşçi Sağlığı yasasıyla bir suç olarak tanımlanmıştır.
Finlandiya’da 2000 yılında yürürlüğe giren İş Güvenliği ve İşçi Sağlığı
yasasına fiziksel şiddet yanında psikolojik şiddet de dâhil edilmiştir.
Danimarka’da 2004 yılında hazırlanan yasa tasarısına, psikolojik taciz
sonucunda ortaya çıkan psikolojik rahatsızlıklara ilişkin önlemler
eklenmiştir.
Almanya’da bir meslek hastalığı olarak kabul edilen mobbing olgusuna maruz
kalmanın getireceği tüm masrafları, işveren karşılamak zorundadır. Mobbing,
Almanya’da erken emeklilik nedeni sayılmaktadır.
İtalya’da, bölgesel olarak mobbing karşıtı yasalar yürürlüğe girmiş ve
psikolojik şiddet nedeniyle ortaya çıkan rahatsızlıklar iş kazası kapsamına
alınmıştır.
Fransa’da psikolojik taciz adli bir suçtur ve cezası 1 yıl hapis ve 15000
Euro’dur.
Ülkemizde Durum
Psikolojik taciz henüz iş yasalarımızda yer almamıştır. Cinsel taciz dahi
ilk defa 2003 yılında, 4857 sayılı İş Kanununa girmiştir(m.24/II-b).
İş Kanununda henüz psikolojik tacizle ilgili yapılmış doğrudan bir düzenleme
olmamakla birlikte, psikolojik tacizin bazı sonuçları dolaylı olarak İş
Kanununda karşılık bulabilecektir.
Psikolojik tacizin hedefi olan işçinin işyerinden uzaklaştırılması
amaçlanıyorsa, işçinin görev yeri değiştirilebilecek, hiyerarşik olarak daha
alt bir göreve verilebilecek veya bazı haklardan mahrum bırakılabilecek,
nihayet işine son verilebilecektir.
İşte tam da burada, işçinin rızası dışında görev yerinin değiştirilmesi,
daha alt bir işi görmesinin istenmesi gibi yaklaşımlar, İş Kanununda
“çalışma koşullarında esaslı değişiklik” (m. 22); işyeri uygulamalarından
yararlandırmada, terfide, ücrette, fesihte ayırımcılık yapılması, “eşit
davranma ilkesi”(m.5); işten çıkarma uygulaması, “iş güvencesi” bağlamında
değerlendirilebilecektir (m.18-21).
Yine işverenin, işçinin veya ailesi üyelerinden birinin şeref ve namusuna
dokunacak şekilde sözler söylemesi, sataşması, gözdağı vermesi veya
davranışlarda bulunması veya işçiye cinsel tacizde bulunması veya işçi
hakkında şeref ve haysiyet kırıcı asılsız ağır isnat veya ithamlarda
bulunması halinde, iş sözleşmesinin işçi tarafından haklı nedenlerle
feshedilebilmesi olanaklı kılınmıştır (m.24/II).
Psikolojik taciz, işçinin sağlığını olumsuz yönde etkileyen sonuçlar
verdiğinden, işçiyi gözetme borcu bağlamında işverenden önlem alması
istenmeli, önlem almayan işveren hakkında idari ve adli şikâyet yolları
denenmelidir (4857 sk.m.77).
Görüldüğü üzere, psikolojik taciz konusunda doğrudan bir düzenleme olmamakla
birlikte, sonuçları itibarıyla İş Kanunundaki bazı düzenlemeler devreye
girebilecektir. Psikolojik tacize uğrayan işçiler, söz konusu yasal
haklardan hareketle psikolojik tacize karşı koyabilme olanağı
bulabileceklerdir.
Aziz ŞEKER: Türkiye’de çalışma yaşamında yaşanan sosyal sorunlardan
yola çıkarak içinde bulunduğumuz durumu özetler misiniz? Bir öngörüde
bulunacak olursanız, değişen koşullar içinde ne gibi iyileştirici
çalışmalara gereksinim var? Sendikalara düşen görevler neler olmalıdır?
Doğan KESKİN: Çalışma yaşamı, değişimle en çok iç içe olan bir alan.
Teknolojide yaşanan değişiklikler üretim ilişkilerini değiştiriyor. Üretim
ilişkilerindeki değişim ise doğal olarak çalışma ilişkilerini değiştiriyor.
Nitekim iletişim ve ulaşım teknolojilerinde yaşanan devrim niteliğindeki
değişim, üretim biçimini değiştirmiş, düne kadar, ulusal sınırlar içinde
genellikle iç piyasaya dönük üretim biçimi sınırları aşarak
küreselleşmiştir. Üretim, küresel rekabetle karşı karşıya kalmıştır. Artık,
alınacak mal veya hizmet nerede ucuz ve kaliteli ise ve tabi istenen miktar,
istenen zamanda temin edilebiliniyorsa, oradan alınabilmektedir. Çarpıcı
biçimde örneklendirilecek olursa, komşunun ürettiğinden daha kaliteli ve
ucuzsa o mal komşu yerine dünyanın herhangi bir ülkesinden
getirtilebilmektedir.
Böyle olunca, sipariş olduğu sürece üretim yapılacak yoksa
üretilemeyecektir. Alıcısı belli olmadıkça artık stoka üretmek de olanaklı
değildir.
Bu durumda alıcının istediği ürünün istenen zamanda ve istenen miktarda
üretilmesi gerekmektedir. Böylece başta üretim esnekleşmiştir. Sonuç olara
artık, fordist üretim biçiminin geliştirdiği çalışma ilişkilerinden olan tam
zamanlı ve belirsiz süreli iş sözleşmeleriyle hareket edilebilmesi olanaklı
olamayacaktır. Bu nedenle, istihdamda ve çalışma süresinde esnekliğe olanak
veren kısmi süreli ve esnek çalışma biçimleri yaygınlaşmaya başlamıştır.
Görüleceği üzere, üretim biçimini etkileyen değiştiren her olgu sonuçta iş
ilişkilerini de şekillendirmektedir. Doğal olarak, bu defa küresel üretim
biçiminin gündeme getirdiği kısmi süreli iş sözleşmeleri ile esnek
çalışmanın güvenceli hale gelebilmesi için hukuki normlar geliştirilmeye
başlanmaktadır. Uluslararası Çalışma Örgütü tarafından geliştirilen
sözleşmeler, tavsiyeler ve Avrupa Birliği yönergeleri bu gelişmelere öncülük
etmektedir.
Esasen anımsanacak olursa bugün de esas çalışma biçimini koruyan tam zamanlı
ve belirsiz süreli iş sözleşmeleri bir zamanlar işçilerin en kötü koşullarda
çalıştırılmasıyla gündeme gelmişti. Zaman içinde yaşanan mücadeleler
eşliğinde bugünkü standartlara ulaşıldı.
Bundan hareketle çalışma hayatında ortaya çıkan yeni çalışma biçimleri de
zaman içinde güvenceli standartlara kavuşturulacaktır.
Hâlâ sorun olarak görülen kısmi süreli iş sözleşmeleri ve esnek çalışma
biçimi, hayatın gerçeklerinden olup, tıpkı tam zamanlı belirsiz süreli iş
sözleşmelerinde olduğu gibi kabul edilebilir standartlara kavuşturulabilmesi
için hak mücadelelerinin kesintisiz olarak verilmesi gerekmektedir.
Bu arada sendikal örgütlenmenin önemine değinmek isterim.
Küresel rekabet ortamında elbette, kısmi süreli iş sözleşmesiyle çalışanları
örgütlemek daha da güçtür. Ancak, bu alanı örgütlemeye çalışmayan sendikal
hareket, güçlenebilme, güçlü kalabilme olanaklarını kaybetmek durumundadır.
Esasen, sendikal örgütlülüğün güçlenebilmesi için, ücret sendikacılığı ile
yetinilmemesi, üyelerin yaşam alanlarına gidilmesi, onların ve ailelerinin
sorunlarıyla yakından ilgilenilerek bir anlamda sosyal hizmet
uygulamalarında bulunulmasına çalışılması gerekmektedir. Menfaat grevleri
dışında, hak grevleri, dayanışma grevleri için yasal zeminin oluşturulması
ısrarla istenilmelidir. Sendikal örgütlenme ve faaliyetleri yasal anlamda
desteklenmeli bunun zemininin oluşturulabilmesi için güçlü ve yasal
destekler sağlanabilmelidir.
İşkolunda ve yüksek barajlar arkasında örgütlenmenin sendikaları ne ölçüde
hantallaştırdığı, işyerindeki üyeleriyle ilgilerinin nasıl toplu sözleşme
dönemlerine odaklaştığı bilinen gerçeklerdir. Sendikaların etkin ve işçiye
yakın olabilmesi için “işyeri sendikacılığı” artık gündeme getirilmelidir.
Federasyon düzeyinde üst örgütlenmelere olanak sağlanmalıdır.
Kayıt dışılık, günümüzde yaşanan sorunların başında gelmektedir. Elbette
aktüeryal dengenin tutturulabilmesi için emeklilikte yaş sınırının
matematiksel hesaplanması gerekli olsa bile, kayıt dışılıkla etkin bir
şekilde mücadele edilmedikçe, hesaplamaların yaş sınırına başka bir
söyleyişle, prim gün sayısının arttırılmasına bağlı kalması kaçınılmaz
olacak bu da, sosyal güvenliğin yaygınlaşmasını önleyecektir.
Çocukların çalışma yaşamından uzaklaştırılması politikalarına ısrarla yer
verilmesi, BM Çocuk Hakları Sözleşmesi ile Asgari Çalışma Yaşını belirleyen
138 sayılı Uluslararası Çalışma Sözleşmesinde benimsendiği üzere 18 yaşına
kadar herkesin çocuk olarak değerlendirilerek çalışma yaşamından
uzaklaştırılmasının esas olduğu yaklaşımı yönünde çalışılması gerekmektedir.
Temel eğitimin (ilköğretimin) 8 yıla çıkarılması nasıl çocuğun çalışmaya
başlama yaşını ötelemekte yararlı olmuşsa, konuşulmaya başlandığı ve bazı
ülkelerde uygulandığı üzere temel eğitim süresinin oniki yıla çıkarılması da
çocuğun çalışma yaşamına daha geç girmesine olanak verecektir.
Sorunları saymakla bitirmek olanaklı değil. Son olarak kadın çalışmasında
yaşanan sorunlardan söz etmek kaçınılmaz olarak ortaya çıkıyor. Çalışma
yaşamında cinsiyet ayırımcılığının önlenmesi yönünde etkinliği arttırmak
üzere pozitif ayırımcılık yaklaşımına yer verilmesinin yerinde olacağı
düşünülmektedir.
Kayıt dışılığa bir kez daha dönecek olursak, en yüksek oranda kayıt dışılık
kadın işçiler açısından ortaya çıkmaktadır. Bu nedenle kayıt dışılıkla
mücadelede aynı zamanda kadına yönelik ayırımcılıkla mücadele anlamına da
gelecektir.
Aziz ŞEKER: Sorularımızı yanıtladığı için Sevgili Doğan Hocama
okuyucularımız adına teşekkür ederim…
|
|

SÖYLEŞİLERİMİZİ SİTEMİZ YAZARI
AZİZ ŞEKER GERÇEKLEŞTİRMİŞTİR.
UYARI!
©Sitemize ait
yazılarımızı izin almadan yayınlanmamasını talep
etmekteyiz.Her hakkı saklıdır. |
|