Bugünlerde tıbbi klinik araştırmalar etik kurullarında din adamlarının
bulunması tartışılıyor. Bu düzenleme Avrupa Birliği mevzuatına uyum sağlama
amacıyla yapılacak bir düzenleme ve hukuksal açıdan fazlaca bir tartışma
alanı bırakmıyor. Yine de konu, hem felsefi açıdan tartışılmaya açık hem de
Türkiye gerçekleri açısından değerlendirilmeye muhtaç görünüyor.
Sormamız gereken
önemli sorulardan ilki din adamlarının etik kurula hangi katkıyı koyacaklarıdır.
Bu soruya bazı ilahiyatçılar ‘haram maddelerin ilaç yapımında kullanılıp
kullanılmayacağı konusuna açıklık gelir’ şeklinde cevap vermişler. Bununla da
kalmayıp bu tarz bir temsilin diğer din mensuplarını rahatsız etmeyeceğini çünkü
tüm dinlerin hemen hemen aynı hükümleri getirdiğini belirtmişler. Bu durumda din
adamlarına teknik açıdan gerek yoktur çünkü maddeler bu kadar netse bunun için
sürekli bir din görevlisinin hazır bulunması anlamsızlaşır. Kurallar belliyse
listelenir ve bu liste göz önüne alınarak araştırmalar yürütülür. Bu bile temsil
olmaksızın güçlü bir etkiye işaret eder ve kesinlikle araştırmalarda belirleyici
bir rolü olamaz.
Eğer din görevlisinin
katkısı sadece teknik bir katkı değilse nedir? Ahlak bilgisiyle etik kuruluna
yol mu gösterecektir? Bugün biliyoruz ki ahlak, mevcut toplumsal üretim
ilişkilerinin sosyal yaşama yansımasından daha fazlası değildir. Özcesi, her
zaman ve mekan için geçerli olan genel ahlak ilkelerinden bahsetmek oldukça
zorken, bu çabayı din patenti altına sokmak indirgemeciliktir ve açıkçası ‘etik’
değildir. Bu uğraş, eğer böyle bir uğraş var ise zaten etiğin ilgi alanına
girmektedir. Din adamının ahlak ilkelerine uygunluk konusunda kurula
söyleyebileceği bir söz olamaz. Bu ancak kaynağını, toplumun çoğunun Müslüman
olmasından ötürü belirli ortak değerleri paylaştığı ve bu değerlerin savunusunun
yapılması gerektiği noktasından alabilir ki, bu durumda ortak değerlerimizin din
çatısı altında şekillendiğini ve ancak din üzerinde bir ahlak anlayışı
şekillendirdiğimizi kabul etmiş oluruz. Din ile dinin şekillendirdiği ya da en
azından etkilerinin görüldüğü kültürel yaşantının birbirleri içine sindiği
noktalarda dinin temsil görevini üstlenmesi kesinlikle hatalıdır. Bu temsil dine
ait değildir. Etik, değerler alanını da tartışabilecek çapa sahiptir. Üstelik
bunu hiçbir kutsala ya da grupsal pratiğe dayandırmak zorunda kalmadan
yapabilir.
Bu sorgulama
Avrupa pratiğini de kapsamaktadır. Sadece oradaki fark, din etkisinin uzun süre
önce rasyonel metodun alanından çekilmesi ve bu ayrıklığın içselleştirilmesidir.
Bizim gibi ahlakın felsefi değil dini olarak temellendirildiği ve tartışıldığı
coğrafyalarda dinin bilimsel uygulamalara yapacağı etki en azından potansiyel
olarak sanılandan daha fazladır. Belki dini kurumlara etik konusunda araştırma
yapan uzmanlar atamak faydalı olabilir ama etik kurullara din görevlisi atamanın
genel yarara katkı sağlayacağını söylemek oldukça güçtür. Bu noktada din
görevlisinin hangi amaçla kurulda yer alacağı sorusunun net bir cevaba
kavuşturulması gerekmektedir. Çünkü herkesin umduğu katkı farklılık
gösterebilir.
Şimdi asıl tartışılması
gereken, tıbbi araştırmalar etik kurullarına din görevlisi atanması değil, ahlak
alanın (etiğin) nasıl dinden ayrı olarak kavranıp kavratılacağıdır. Çünkü olası
içselleştirilmiş etik değerler, dinin yozlaşması durumunda da varlıklarını
sürdürebilirler. Aksi takdirde, din kültürünün yozlaşmaması için her gün dua
etmekten başka çaremiz kalmaz.
©Sitemize
ait yazılarımızı izin almadan yayınlanmamasını talep etmekteyiz. Kaynak
göstermek ve izin almak etik kuraldır.