Ana Sayfa||Araştırmalar ||Editör ||Site  Haritası|  

ENGLISH 

Sosyal Hizmet Mesleği
Mesleki Bilgiler
SHU Yazıları
SHU Yayınları
SHU Araştırmaları
SHU İsim Listesi
Sosyal Hizmet Alanları
Çocuk Refahı
Gençlik Alanı
Yaşlılık ve Sorunları
Aile Sorunları
Sosyal Sorunlar
Engeliler ve Sorunları
Tıbbi Sosyal Hizmet

İş İlanları

Kurum İlanları
Elaman İlanları
İş İlanı Verme
Bireysel Gelişim
Bireysel Gelişim
NLP
Toplam Kalite
Beden Dili
İletişim Bilgisi
Halkla İlişkiler
Ana-Baba Okulu
Sosyal Bilimler
Sosyoloji
Psikoloji
Sosyal Siyaset
Sosyal Siyaset Bilgileri
Kitap / Sanat
Kültür/Sanat
Kitap Tanıtımı
İnsan Hakları
İnsan hakları Bilgileri

 

  Hızlı Erişim
 

Google
 
Web www.sosyalhizmetuzmani.org
DEPREM VE YABANCILAŞMA

  • Sosyal Hizmet Uzmanı Aziz ŞEKER

    eni bir yaşam, eskisinin güzelliğini yitirmiş, içi acıyla ve sızıyla dolu. Ama yeni, yeniden kasıt geçmişe dayalı yaşam olanaklarının artık bittiği… Çocuklara yaslanmış bir yaşam. Kısaca, sevdikleri insanların bir daha gelmemek üzere dünyadan göç edip gitmesiydi deprem.

    Körfez karanlığında mağlubuz. Ah! Yine mağlubuz. Yarını olmayan ömürlerimizde bir başımıza kalarak...

    “Balıkçı teknelerine doluşarak kaçışan insanlar hâlâ var uykularımda, ölümün o siyah kokusu, o insan çığlığı kara bir leke gibi yaşamımda… ya gecelerimi dağıtan karabasanlar.” Kimi aşkını, kimi umutlarını, kimi geleceğe ilişkin düşlerini erteledi depremeden sonra.

     

    Körfez karanlığında geceye sindim gecenin de gözleri yaşlıydı. Nasıl  ıssız karanlıktı gece ve çadırlar, yalnızca sevgiyi üleşmeyi bilen insanlara sığındım günlerce.

    En güzel zamanlarını kaybeden insanlar için unutulmayan tek şey acıydı, korkuydu, öfkeydi, ölümdü belki de buralarda.

    17 Ağustos ve 12 Kasım 1999 tarihlerinde yaşanan ve Marmara Bölgesini bir bütün olarak etkileyen Marmara depreminden sonra ortaya çıkan afetzedelerin yaşadığı toplumsal sorunları, işleyen tarihsel bellekten damıtarak, birey-toplum yapı özgünlüğünde topyekün ilişkileri içinde kısa ve öz olarak ele alıp aktarmak, deprem coğrafyasının kanayan yüzüne hakim olan siyasal ötesi gerçekliği de bir yaşam kesiti belgeseli halinde sunmakla eşdeğerdir.

    17 Ağustos ve 12 Kasım 1999 tarihlerinde Marmara Bölgesinde meydana gelen depremlerin yarattığı toplumsal-ekonomik ve psikolojik sorunlar en sarsıcı boyutlarıyla uzun bir süre daha varlığını sürdürecek gibi görünmektedir.

    Konutlarını, istihdam olanaklarını, yakınlarını bir gecede kaybeden insan gurupları yoğun sosyal sorunlarla iç içe bir yaşamın güçlüklerini günümüze de yansıyan yönleriyle çekmektedirler.

    Türkiye’nin kuzeybatısında meydana gelen depremlerin parametrelerine göre 17 Ağustos depremi 7.4 şiddetindeydi. 12 Kasımda meydana gelen Düzce depremi ise 7.2 şiddetindeydi. Ülkenin en kalabalık nüfusuna sahip bu endüstri bölgesindeki deprem sonrası kayıplara ilişkin resmi rakamlara göre 17 bini aşkın insan yaşamını yitirirken, sivil toplum kurumlarının yaptığı durum tespit çalışmalarına göre 50 bini aşkın insanın yaşamanı kaybettiğinden bahsediliyordu.

    İktisatçılar, depremin yol açtığı maddi zararın milyarlarca ABD doları olduğunu belirtirken GSMH nında %7 oranında azaldığını, depremin ekonomik yapıda ortaya çıkardığı hasarların bir sonucu olarak söylüyorlardı.

    “43.953” kişinin yaralandığı depremlerde 244.383 konut ve işyeri de önemli ölçülerde hasar görmüştü. Bölge genelinde kimi sosyal sorun alanlarıyla ilgili sağlıklı verilere ulaşılmamasının yanında kayıplar ve özürlü duruma düşen insanların sayısıyla ilgili güvenilir bilgiler olmadığından  bunlar hakkında da ne yazık ki  gerçek bir değerlendirme yapılamıyordu.

    Deprem sonrası Marmara’nin etkilenen yerleşimlerinin sosyo-ekonomik profil analizi, bölgede: barınma, eğitim, sosyal hizmetler, sağlık, hukuksal sorunlar, çevre sağlığı gibi bir dizi toplumsal sorunların tüm yoğunluğu ve şiddetiyle sonraki yıllara da yansıyacağı yönünde somut ip uçları veriyordu.

    17 Ağustos ve 12 Kasım depremlerinin üzerinden geçen zaman dilimine rağmen, kalıcı konutların  söylenen tarihte teslim edilmemesi barınma ve hayat koşullarını olumsuz düzeyde etkilemeyi hâlâ sürdürmektedir.

     Konut gereksinmesinin önemli bir toplumsal sorun teşkil ettiği bölgede sosyal konut yapımına ihtiyaç duyulmaktadır.

    Ayrıca TMMOB, deprem 1 raporunda, afet konutlarının inşasıyla ilgili kısmında: “kalıcı konutların yer seçimleri bölgesel planlamadan yararlanılmadan yapılmakta, hem jeolojik olarak sakıncalı bölgeler kullanılmakta hem de tarım alanları, meyvelikler ve orman alanının tahrip edildiği, belirtilmektedir.” Bunun yanı sıra depremden sonra bilimsel olamayan hasar tespit raporları sonucunda yapılan onarımlar göz önüne alındığında insan yaşamının hiçlendiği de belgelenmektedir.

    Kasım 2000’e göre barınma sorunlarıyla ilgili olarak Kocaeli’nde faaliyet gösteren yerel basın organlarının verdikleri bilgiler 9865 kişinin yaşamını halen çadırlarda sürdürmekte olduğu şeklindeydi.

    Deprem bölgesinde toplum sağlığını etkileyen belirleyiciler kümesinde: yoksulluk, işsizlik, ekonomik eşitsizlik ve afetzede konumda bulunma, aile içi ilişkilerde kırılma, aile parçalanması, şiddet, intihar, alkolizim, fuhuş, post travmatik stres bozukluğu vakaları sık rastlanan olgular olarak sıralanmaktadır.

    Kamuya ait hastanelerin bina, ekipman ve personel sorununun çözümlenmesi gerekmektedir.

    Depremden sonraki ilk aylarda yoğun bir tempoda gönüllü çalışarak: parasız ilaç ve tedavi yardımı, ayni ve nakdi yardım, kreş ve toplum merkezi gibi bir takım temel sosyal hizmetleri karşılıksız sunan vakıflar-gönüllü örgütlenmeler-sivil toplum örgütleri dış destekli küresel finans kaynaklarını kurutunca, deprem bölgesinden çekilmeye başlamışlardır. “Sivil toplum örgütleri”nin insan refahı odaklı sosyal hizmet amaçlı çalışmalarının sonraki süreçte yaratacağı boşluk sosyal devlet olanaklarıyla doldurulacak gibi görünmemektedir.

    Sağlık sorunlarıyla ilgili olarak: psikososyal danışmanlık ve tedavi hizmetlerine gereksinmesi olan afetzedelerin sayısal durumunun deprem bölgesi nüfusunun 2/3 ünü oluşturduğu, duyarlı meslek otoritelerince vurgulanmaktadır. Sağlıkla ilgili yürütülen çalışmalar esnasında sistemli vaka kayıtları tutulmadığından dolayı afet bölgesine özgü hastalık türleri ve oranlarına ilişkin güvenilir bilgi de edinilememektedir.

    Afet bölgesine sunulan tıbbi bakımın yanında verilmesi tıbbi bir zorunluluk olan psiko-sosyal amaçlı sağaltım hizmetlerinin gerektiği nitelikte ve yeterlilikte verilmeyişi, sakat kalanların, özürlülerin, ruh sağlığı hizmetlerine gereksinme duyan nüfusun nicel oranını da ileriki süreçte bir sonuç olarak artıracaktır.

    Ülkenin sosyal hizmet örgütü olan Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu, depremden sonra yalnızca Kocaeli’nde belirlenebilen 1500 kadar korunmaya muhtaç çocuğun ancak 350 kadarına ulaşabilmiştir. Kurumun geçici görevlendirmeler ve sivil vakıfların personel-ekipman katkısıyla prefabrik yerleşkeler ve çadır kamplarda vermiş olduğu sosyal sağaltım hizmetlerine bakmış olduğumuzda bu tarihteki görünümüyle kurumsal uygulamaların atıl kurum görüntüsünü aşamadığını söyleyebiliriz.

    Afet bölgesinin, planlı ve bilimsel bir tarzda sunulacak farklı nitelikte sosyal hizmet uygulamalarına ihtiyacı vardır.

    Çevre sağlığı açısından deprem, bu sanayi bölgesinin kuruluşlarını da hazırlıksız yakalamıştır. Mevcut atıkların kirlettiği doğa, hem görüntü hem de hasarların yol açtığı sonuçlardan dolayı oluşan olumsuzluklardan kaynaklı önemli zararlar görmüştür. Kentlerin mimarisi bir anda yoksullaşırken kıyı yerleşimleri de yıkılmıştır adeta.

    Deprem bölgesinde çevre sağlığını tehdit eden olaylardan ilk akla gelen örnek: AKSA Akrilik Sanayi Fabrikasının 6500 ton akrilonitrilininin suya-toprağa karışmasıyla ilgilidir. Bu kötü durumun ekosisteme nasıl yansıyacağını düşünmek bile insana ürküntü vermektedir.

    Afetzede halk yıkılan evlerinden dolayı hak arama-dava açma ve takip etme mücadelesinde önemli hukuksal sorunlar yaşamaktadırlar.

    Amacı, depremzedeler arasında dayanışmayı ve yardımlaşmayı sağlayıp, hukuksal boyutta sorunları olan insanların sorunlarını çözmesine yardımcı olmak olan Depremzedeler Derneği, 6 adet Dep-Der çatısı altında 10 Ekim 1999 tarihinden beri çalışmalarını sürdürmelerine rağmen, depremden sonraki toplumsal koşullarda ortaya çıkan temel sorunların çözümüne yönelik yeterli ve bilinçli bir kamuoyunu örgütleyememişlerdir. Kısaca, afetzede nüfus, kendi dinamikleri üzerine biçimlenen bu toplumsal muhalefet ve toplumsal duyarlılığı artırma derneklerini benimseyemedi, sosyolojik bilinçlenmesini tam anlamıyla yapamadı, yani kısmi olarak kabullenebildi bu dernekleri çünkü yalnızca bu derneklerin yetersiz örgütlenmeleri değil, dış destekli olduklarının öğrenilmeleri de toplumsal yapının bu siyaset ötesi toplum örgütlerini içerikleştirmesini önlemiştir.

    Afet bölgesinde bir toplumsal sorun kategorisi olarak değerlendirilen eğitim açmazları: depremden önceki ve sonraki eğitim-öğretim yılı karşılaştırıldığında depremden sonra ilköğretim, lise ve yükseköğrenimde önemli sıkıntıların yaşanacağını bulgulamaktadır.

    Deprem esnasında ölen öğrenci sayısı ise halen bilinmemektedir. Afet bölgesinde çalışan öğretmen ve yardımcı personelin, okuyan öğrencilerin ve  de öğrenci velilerinin depreme bağlı nedenlerden ötürü yaşadıkları psikolojik ve sosyal sorunların yanında, çözümlenmemiş ulaşım, okul vbg. sorunları da bulunmaktadır.

    Yukarıda kritiği yapılan toplumsal bulgular, bir gece öncesine kadar geçinebilen yaşam doyumu olağan bir toplumun bir gece sonra nasıl bir sona sürüklendiğini göstermektedir adeta.

    Sonuç olarak Marmara depremi sonrası bölgenin toplumsal yapısını altyapı ve üstyapı etkileşimi çerçevesinde büyüteç altına aldığımızda çoğul yönü ile nesnel çevrenin, insan varlığını tehdit edici süreçlere kaynaklık ettiğini görürüz. Toplumsal ve tarihsel varlığın olanaklarında ortaya çıkan bozulmuş toplumsal ilişkiler içindeki örselenmiş sosyo-ekonomik iyiliğin, onarılmaya, ortak toplumsal ihtiyaçların giderilmeye çalışılmasına rağmen, bölge kompozisyonunda şekillenen toplumsal etkileşim dinamiği, insan hayatı için kaygı ve korku nedeni olmayı uzun bir süre daha sürdüreceğe benzemektedir.

    Bakıma muhtaç özel nüfus kesimlerinin çoğaldığı bölgede, bu toplumsal gurupların sosyal hizmet gereksinmelerinin mevcut sosyal devlet paradigmasıyla giderilemeyeceği bilinmelidir. 1980 ile başlayan neoliberal uygulamaların altında can çekişen sosyal hukuk devletinin araçları ne yazık ki toplumsal yaşamın organizasyonunda kendisine düşen tarihsel görevi ve fonksiyonları yerine getirememektedir afet coğrafyasında.

    Dünya Bankasının 1999 tarihinde afet bölgesinde 653 aile ünitesi üzerinde yaptığı bir incelemeye göre deprem mağduru ailelerin %42.3’ü 0-217 dolar, %29.9’u 217-434 dolar, %11.8’i 434-652 dolar, %3.1’i 652-870 dolar arasında bir gelirle geçinmekte olduğu ifade edilmektedir.

    17 Ağustos ve 12 Kasım 1999 tarihlerinde yaşanan Marmara depremi sonrası dıştalaşan toplumsal-ekonomik sürecin unsurları içinde: artan yoksulluk, istihdam kaybı, ruh sağlığı sorunları, özürlü kalanların durumu, kayıplar, korunmaya muhtaç insanlar… gibi toplumsal sorun kategorileri insan doğasında en sarsıcı travma kaynakları olarak dışa yansırken, afetzede nüfusun özel ihtiyaçlarının yapısı da göz önüne alındığında, doğal afetlerin yarattığı toplumsal sorunlarla mücadelede insan onurunu ve yaşamını dikkate almanın tek etik kuralının sosyal hukuk devletinin gereklerini yerine getirerek ülke kaynaklarını rasyonel bir tarzda seferber etmekle ilintili olduğu görülür. Böylece orta ve uzun erimli uygulanabilir toplumsal politika planları afet bölgesini yapısal olarak kalkındırırken, afetzedelerin kendilerini ilgilendiren her türlü konuda rol almalarını, sorunlarının çözümüne katılımda bulunmalarını da gerçekleştirmiş olacaktır.

     

    Marmara Depreminden sonra büyük bir kaosun eşiğine gelen bölgesel toplumsal yapı, gelmiş olduğu şu gün ki noktada ( Şubat 2001) sağlıklı bir toplumun işlemesi için gerekli dinamikleri harekete geçirecek yeterliliğe sahip görünmemektedir.

    Olgusal düzeyde toplumsal planlama kurumunun, insanın yaşam göstergelerini yükseltmesi için gerek duyulan sosyal-ekonomik kurumları organize edemediğini ve mevcut yapılarıysa koruyamadığını görüyoruz. Bu durum özce, insana verilen değerdeki düşüsün sistematik temellendirilebilirliğinin diğer bir adıdır da: insan içeriğindeki kayıp, insana mutluluk sağlayan iç öğeleri de beraberinde götürmüştür. Deprem sonrası toplumsal bir refleks olarak ortaya çıkan duygular, sosyo-kültürel temeli olan sosyal sorumluluk dizgesini de zamanla dışa bağımlı bir hale getirmiştir. Dizge kendi yapısı içinde gerilemiştir. Bu ortaya çıkan standartlarda yabancılaşma somutluk bulan temel toplumbilimsel olgu olmuştur. Özellikle maddi yardımların koordinasyonsuz dağıtımı, kısa süreli yardımın yapıldığı yerleşim birimlerindeki halkı “yardım bağımlısı” konuma getirirken yardım alanları da zamanla bir toplayıcılık kültürsüzlüğüne (istemeyerek de olsa) itmiştir. Bu nedenledir ki reel toplumsal muhalefetin bir yönü bu yanılgı şemsiyesi altında gündelik çıkarlar etrafında düğümlenmiş, çözüm bekleyen toplumsal sorunlar kısır bir çekişmenin normsuzluğu altında bilinçlice algılanamamıştır. İleriki süreçte ise insan-insan, insan-toplum, insan-yönetim ilişkilerinde tamamen mumyalaşmış bir sosyal ağ yapılaşmıştır. İnsan yüzü kaybedilmeye başlanmış, bir uçurumun iki ucu gibi devlet-halk arasındaki çelişki esnedikçe esnemiştir. İnsanlar örgütsüz, stratejisiz bir halde normalleşme sürecine giremeden bir boşlukta dona kalmıştır.

    Deprem sonrası afet bölgesinde yaşayan ailelerin sosyo-ekonomik profilleri incelendiğinde sosyal destek hizmetlerine olan yönelimlerinin de hızla arttığı görülecektir.

    Kentler ise bir dramın beşiği olmuştur: güç yaşam koşulları altında yaşamaya çalışan aileler, yaşlılar, özürlüler, çocuklar, kadınlar, işsiz, yoksullar ve ötekileştirilmişler… karşılaştıkları sorunlardan dolayı risk altına sürüklenmişlerdir. Bu sosyal tablo uzun bir zaman sürüp, yapısal bir hal alacak gibi gözükmektedir.

    Afet sonrası olumsuz toplumsal koşullar, özellikle çalışan çocukların bölgedeki sayısını, dilenen korunmaya muhtaç yaşlıların sayısal durumunu, sosyal yardımlaşma ve dayanışma vakıflarına başvuran insanların oranını… kısaca yabancılaşmış, üretimden kopuk bir toplum için gerekli tüm faktörleri harekete geçirmiştir.

    Afet bölgesiyle ilgili mutlak bilinmesi gerek şey, topluma dönük verilen  sosyal hizmetlerin 2001’e yansıyan verileriyle, hem kapasite hem de nitelik yönünden yetersiz olduğu gerçeğinin unutulmaması gerektiğidir.         

     

  •  

     




     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

    .