Sosyal Hizmet Uzmanı
Aziz ŞEKER
eni bir yaşam,
eskisinin güzelliğini yitirmiş, içi acıyla ve sızıyla dolu. Ama yeni,
yeniden kasıt geçmişe dayalı yaşam olanaklarının artık bittiği… Çocuklara
yaslanmış bir yaşam. Kısaca, sevdikleri insanların bir daha gelmemek üzere
dünyadan göç edip gitmesiydi deprem.
Körfez karanlığında
mağlubuz. Ah! Yine mağlubuz. Yarını olmayan ömürlerimizde bir başımıza
kalarak...
“Balıkçı teknelerine
doluşarak kaçışan insanlar hâlâ var uykularımda, ölümün o siyah kokusu, o
insan çığlığı kara bir leke gibi yaşamımda… ya gecelerimi dağıtan
karabasanlar.” Kimi aşkını, kimi umutlarını, kimi geleceğe ilişkin
düşlerini erteledi depremeden sonra.
Körfez karanlığında
geceye sindim gecenin de gözleri yaşlıydı. Nasıl ıssız karanlıktı gece ve
çadırlar, yalnızca sevgiyi üleşmeyi bilen insanlara sığındım günlerce.
En güzel zamanlarını
kaybeden insanlar için unutulmayan tek şey acıydı, korkuydu, öfkeydi,
ölümdü belki de buralarda.
17 Ağustos ve 12 Kasım
1999 tarihlerinde yaşanan ve Marmara Bölgesini bir bütün olarak etkileyen
Marmara depreminden sonra ortaya çıkan afetzedelerin yaşadığı toplumsal
sorunları, işleyen tarihsel bellekten damıtarak, birey-toplum yapı
özgünlüğünde topyekün ilişkileri içinde kısa ve öz olarak ele alıp
aktarmak, deprem coğrafyasının kanayan yüzüne hakim olan siyasal ötesi
gerçekliği de bir yaşam kesiti belgeseli halinde sunmakla eşdeğerdir.
17 Ağustos ve 12 Kasım
1999 tarihlerinde Marmara Bölgesinde meydana gelen depremlerin yarattığı
toplumsal-ekonomik ve psikolojik sorunlar en sarsıcı boyutlarıyla uzun bir
süre daha varlığını sürdürecek gibi görünmektedir.
Konutlarını, istihdam
olanaklarını, yakınlarını bir gecede kaybeden insan gurupları yoğun sosyal
sorunlarla iç içe bir yaşamın güçlüklerini günümüze de yansıyan yönleriyle
çekmektedirler.
Türkiye’nin
kuzeybatısında meydana gelen depremlerin parametrelerine göre 17 Ağustos
depremi 7.4 şiddetindeydi. 12 Kasımda meydana gelen Düzce depremi ise 7.2
şiddetindeydi. Ülkenin en kalabalık nüfusuna sahip bu endüstri
bölgesindeki deprem sonrası kayıplara ilişkin resmi rakamlara göre 17 bini
aşkın insan yaşamını yitirirken, sivil toplum kurumlarının yaptığı durum
tespit çalışmalarına göre 50 bini aşkın insanın yaşamanı kaybettiğinden
bahsediliyordu.
İktisatçılar, depremin
yol açtığı maddi zararın milyarlarca ABD doları olduğunu belirtirken GSMH
nında %7 oranında azaldığını, depremin ekonomik yapıda ortaya çıkardığı
hasarların bir sonucu olarak söylüyorlardı.
“43.953” kişinin
yaralandığı depremlerde 244.383 konut ve işyeri de önemli ölçülerde hasar
görmüştü. Bölge genelinde kimi sosyal sorun alanlarıyla ilgili sağlıklı
verilere ulaşılmamasının yanında kayıplar ve özürlü duruma düşen
insanların sayısıyla ilgili güvenilir bilgiler olmadığından bunlar
hakkında da ne yazık ki gerçek bir değerlendirme yapılamıyordu.
Deprem sonrası
Marmara’nin etkilenen yerleşimlerinin sosyo-ekonomik profil analizi,
bölgede: barınma, eğitim, sosyal hizmetler, sağlık, hukuksal sorunlar,
çevre sağlığı gibi bir dizi toplumsal sorunların tüm yoğunluğu ve
şiddetiyle sonraki yıllara da yansıyacağı yönünde somut ip uçları
veriyordu.
17 Ağustos ve 12 Kasım
depremlerinin üzerinden geçen zaman dilimine rağmen, kalıcı konutların
söylenen tarihte teslim edilmemesi barınma ve hayat koşullarını olumsuz
düzeyde etkilemeyi hâlâ sürdürmektedir.
Konut gereksinmesinin
önemli bir toplumsal sorun teşkil ettiği bölgede sosyal konut yapımına
ihtiyaç duyulmaktadır.
Ayrıca TMMOB, deprem 1
raporunda, afet konutlarının inşasıyla ilgili kısmında: “kalıcı konutların
yer seçimleri bölgesel planlamadan yararlanılmadan yapılmakta, hem
jeolojik olarak sakıncalı bölgeler kullanılmakta hem de tarım alanları,
meyvelikler ve orman alanının tahrip edildiği, belirtilmektedir.” Bunun
yanı sıra depremden sonra bilimsel olamayan hasar tespit raporları
sonucunda yapılan onarımlar göz önüne alındığında insan yaşamının
hiçlendiği de belgelenmektedir.
Kasım 2000’e göre
barınma sorunlarıyla ilgili olarak Kocaeli’nde faaliyet gösteren yerel
basın organlarının verdikleri bilgiler 9865 kişinin yaşamını halen
çadırlarda sürdürmekte olduğu şeklindeydi.
Deprem bölgesinde
toplum sağlığını etkileyen belirleyiciler kümesinde: yoksulluk, işsizlik,
ekonomik eşitsizlik ve afetzede konumda bulunma, aile içi ilişkilerde
kırılma, aile parçalanması, şiddet, intihar, alkolizim, fuhuş, post
travmatik stres bozukluğu vakaları sık rastlanan olgular olarak
sıralanmaktadır.
Kamuya ait hastanelerin
bina, ekipman ve personel sorununun çözümlenmesi gerekmektedir.
Depremden sonraki ilk
aylarda yoğun bir tempoda gönüllü çalışarak: parasız ilaç ve tedavi
yardımı, ayni ve nakdi yardım, kreş ve toplum merkezi gibi bir takım temel
sosyal hizmetleri karşılıksız sunan vakıflar-gönüllü örgütlenmeler-sivil
toplum örgütleri dış destekli küresel finans kaynaklarını kurutunca,
deprem bölgesinden çekilmeye başlamışlardır. “Sivil toplum örgütleri”nin
insan refahı odaklı sosyal hizmet amaçlı çalışmalarının sonraki süreçte
yaratacağı boşluk sosyal devlet olanaklarıyla doldurulacak gibi
görünmemektedir.
Sağlık sorunlarıyla
ilgili olarak: psikososyal danışmanlık ve tedavi hizmetlerine gereksinmesi
olan afetzedelerin sayısal durumunun deprem bölgesi nüfusunun 2/3 ünü
oluşturduğu, duyarlı meslek otoritelerince vurgulanmaktadır. Sağlıkla
ilgili yürütülen çalışmalar esnasında sistemli vaka kayıtları
tutulmadığından dolayı afet bölgesine özgü hastalık türleri ve oranlarına
ilişkin güvenilir bilgi de edinilememektedir.
Afet bölgesine sunulan
tıbbi bakımın yanında verilmesi tıbbi bir zorunluluk olan psiko-sosyal
amaçlı sağaltım hizmetlerinin gerektiği nitelikte ve yeterlilikte
verilmeyişi, sakat kalanların, özürlülerin, ruh sağlığı hizmetlerine
gereksinme duyan nüfusun nicel oranını da ileriki süreçte bir sonuç olarak
artıracaktır.
Ülkenin sosyal hizmet
örgütü olan Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu, depremden sonra
yalnızca Kocaeli’nde belirlenebilen 1500 kadar korunmaya muhtaç çocuğun
ancak 350 kadarına ulaşabilmiştir. Kurumun geçici görevlendirmeler ve
sivil vakıfların personel-ekipman katkısıyla prefabrik yerleşkeler ve
çadır kamplarda vermiş olduğu sosyal sağaltım hizmetlerine bakmış
olduğumuzda bu tarihteki görünümüyle kurumsal uygulamaların atıl kurum
görüntüsünü aşamadığını söyleyebiliriz.
Afet bölgesinin, planlı
ve bilimsel bir tarzda sunulacak farklı nitelikte sosyal hizmet
uygulamalarına ihtiyacı vardır.
Çevre sağlığı açısından
deprem, bu sanayi bölgesinin kuruluşlarını da hazırlıksız yakalamıştır.
Mevcut atıkların kirlettiği doğa, hem görüntü hem de hasarların yol açtığı
sonuçlardan dolayı oluşan olumsuzluklardan kaynaklı önemli zararlar
görmüştür. Kentlerin mimarisi bir anda yoksullaşırken kıyı yerleşimleri de
yıkılmıştır adeta.
Deprem bölgesinde çevre
sağlığını tehdit eden olaylardan ilk akla gelen örnek: AKSA Akrilik Sanayi
Fabrikasının 6500 ton akrilonitrilininin suya-toprağa karışmasıyla
ilgilidir. Bu kötü durumun ekosisteme nasıl yansıyacağını düşünmek bile
insana ürküntü vermektedir.
Afetzede halk yıkılan
evlerinden dolayı hak arama-dava açma ve takip etme mücadelesinde önemli
hukuksal sorunlar yaşamaktadırlar.
Amacı, depremzedeler
arasında dayanışmayı ve yardımlaşmayı sağlayıp, hukuksal boyutta sorunları
olan insanların sorunlarını çözmesine yardımcı olmak olan Depremzedeler
Derneği, 6 adet Dep-Der çatısı altında 10 Ekim 1999 tarihinden beri
çalışmalarını sürdürmelerine rağmen, depremden sonraki toplumsal
koşullarda ortaya çıkan temel sorunların çözümüne yönelik yeterli ve
bilinçli bir kamuoyunu örgütleyememişlerdir. Kısaca, afetzede nüfus, kendi
dinamikleri üzerine biçimlenen bu toplumsal muhalefet ve toplumsal
duyarlılığı artırma derneklerini benimseyemedi, sosyolojik bilinçlenmesini
tam anlamıyla yapamadı, yani kısmi olarak kabullenebildi bu dernekleri
çünkü yalnızca bu derneklerin yetersiz örgütlenmeleri değil, dış destekli
olduklarının öğrenilmeleri de toplumsal yapının bu siyaset ötesi toplum
örgütlerini içerikleştirmesini önlemiştir.
Afet bölgesinde bir
toplumsal sorun kategorisi olarak değerlendirilen eğitim açmazları:
depremden önceki ve sonraki eğitim-öğretim yılı karşılaştırıldığında
depremden sonra ilköğretim, lise ve yükseköğrenimde önemli sıkıntıların
yaşanacağını bulgulamaktadır.
Deprem esnasında ölen
öğrenci sayısı ise halen bilinmemektedir. Afet bölgesinde çalışan öğretmen
ve yardımcı personelin, okuyan öğrencilerin ve de öğrenci velilerinin
depreme bağlı nedenlerden ötürü yaşadıkları psikolojik ve sosyal
sorunların yanında, çözümlenmemiş ulaşım, okul vbg. sorunları da
bulunmaktadır.
Yukarıda kritiği
yapılan toplumsal bulgular, bir gece öncesine kadar geçinebilen yaşam
doyumu olağan bir toplumun bir gece sonra nasıl bir sona sürüklendiğini
göstermektedir adeta.
Sonuç olarak Marmara
depremi sonrası bölgenin toplumsal yapısını altyapı ve üstyapı etkileşimi
çerçevesinde büyüteç altına aldığımızda çoğul yönü ile nesnel çevrenin,
insan varlığını tehdit edici süreçlere kaynaklık ettiğini görürüz.
Toplumsal ve tarihsel varlığın olanaklarında ortaya çıkan bozulmuş
toplumsal ilişkiler içindeki örselenmiş sosyo-ekonomik iyiliğin,
onarılmaya, ortak toplumsal ihtiyaçların giderilmeye çalışılmasına rağmen,
bölge kompozisyonunda şekillenen toplumsal etkileşim dinamiği, insan
hayatı için kaygı ve korku nedeni olmayı uzun bir süre daha sürdüreceğe
benzemektedir.
Bakıma muhtaç özel
nüfus kesimlerinin çoğaldığı bölgede, bu toplumsal gurupların sosyal
hizmet gereksinmelerinin mevcut sosyal devlet paradigmasıyla
giderilemeyeceği bilinmelidir. 1980 ile başlayan neoliberal uygulamaların
altında can çekişen sosyal hukuk devletinin araçları ne yazık ki toplumsal
yaşamın organizasyonunda kendisine düşen tarihsel görevi ve fonksiyonları
yerine getirememektedir afet coğrafyasında.
Dünya Bankasının 1999
tarihinde afet bölgesinde 653 aile ünitesi üzerinde yaptığı bir incelemeye
göre deprem mağduru ailelerin %42.3’ü 0-217 dolar, %29.9’u 217-434 dolar,
%11.8’i 434-652 dolar, %3.1’i 652-870 dolar arasında bir gelirle
geçinmekte olduğu ifade edilmektedir.
17 Ağustos ve 12 Kasım
1999 tarihlerinde yaşanan Marmara depremi sonrası dıştalaşan
toplumsal-ekonomik sürecin unsurları içinde: artan yoksulluk, istihdam
kaybı, ruh sağlığı sorunları, özürlü kalanların durumu, kayıplar,
korunmaya muhtaç insanlar… gibi toplumsal sorun kategorileri insan
doğasında en sarsıcı travma kaynakları olarak dışa yansırken, afetzede
nüfusun özel ihtiyaçlarının yapısı da göz önüne alındığında, doğal
afetlerin yarattığı toplumsal sorunlarla mücadelede insan onurunu ve
yaşamını dikkate almanın tek etik kuralının sosyal hukuk devletinin
gereklerini yerine getirerek ülke kaynaklarını rasyonel bir tarzda
seferber etmekle ilintili olduğu görülür. Böylece orta ve uzun erimli
uygulanabilir toplumsal politika planları afet bölgesini yapısal olarak
kalkındırırken, afetzedelerin kendilerini ilgilendiren her türlü konuda
rol almalarını, sorunlarının çözümüne katılımda bulunmalarını da
gerçekleştirmiş olacaktır.
Marmara Depreminden
sonra büyük bir kaosun eşiğine gelen bölgesel toplumsal yapı, gelmiş
olduğu şu gün ki noktada ( Şubat 2001) sağlıklı bir toplumun işlemesi için
gerekli dinamikleri harekete geçirecek yeterliliğe sahip görünmemektedir.
Olgusal düzeyde
toplumsal planlama kurumunun, insanın yaşam göstergelerini yükseltmesi
için gerek duyulan sosyal-ekonomik kurumları organize edemediğini ve
mevcut yapılarıysa koruyamadığını görüyoruz. Bu durum özce, insana verilen
değerdeki düşüsün sistematik temellendirilebilirliğinin diğer bir adıdır
da: insan içeriğindeki kayıp, insana mutluluk sağlayan iç öğeleri de
beraberinde götürmüştür. Deprem sonrası toplumsal bir refleks olarak
ortaya çıkan duygular, sosyo-kültürel temeli olan sosyal sorumluluk
dizgesini de zamanla dışa bağımlı bir hale getirmiştir. Dizge kendi yapısı
içinde gerilemiştir. Bu ortaya çıkan standartlarda yabancılaşma somutluk
bulan temel toplumbilimsel olgu olmuştur. Özellikle maddi yardımların
koordinasyonsuz dağıtımı, kısa süreli yardımın yapıldığı yerleşim
birimlerindeki halkı “yardım bağımlısı” konuma getirirken yardım alanları
da zamanla bir toplayıcılık kültürsüzlüğüne (istemeyerek de olsa)
itmiştir. Bu nedenledir ki reel toplumsal muhalefetin bir yönü bu yanılgı
şemsiyesi altında gündelik çıkarlar etrafında düğümlenmiş, çözüm bekleyen
toplumsal sorunlar kısır bir çekişmenin normsuzluğu altında bilinçlice
algılanamamıştır. İleriki süreçte ise insan-insan, insan-toplum,
insan-yönetim ilişkilerinde tamamen mumyalaşmış bir sosyal ağ
yapılaşmıştır. İnsan yüzü kaybedilmeye başlanmış, bir uçurumun iki ucu
gibi devlet-halk arasındaki çelişki esnedikçe esnemiştir. İnsanlar
örgütsüz, stratejisiz bir halde normalleşme sürecine giremeden bir
boşlukta dona kalmıştır.
Deprem sonrası afet
bölgesinde yaşayan ailelerin sosyo-ekonomik profilleri incelendiğinde
sosyal destek hizmetlerine olan yönelimlerinin de hızla arttığı
görülecektir.
Kentler ise bir dramın
beşiği olmuştur: güç yaşam koşulları altında yaşamaya çalışan aileler,
yaşlılar, özürlüler, çocuklar, kadınlar, işsiz, yoksullar ve
ötekileştirilmişler… karşılaştıkları sorunlardan dolayı risk altına
sürüklenmişlerdir. Bu sosyal tablo uzun bir zaman sürüp, yapısal bir hal
alacak gibi gözükmektedir.
Afet sonrası olumsuz
toplumsal koşullar, özellikle çalışan çocukların bölgedeki sayısını,
dilenen korunmaya muhtaç yaşlıların sayısal durumunu, sosyal yardımlaşma
ve dayanışma vakıflarına başvuran insanların oranını… kısaca
yabancılaşmış, üretimden kopuk bir toplum için gerekli tüm faktörleri
harekete geçirmiştir.
Afet bölgesiyle ilgili
mutlak bilinmesi gerek şey, topluma dönük verilen sosyal hizmetlerin
2001’e yansıyan verileriyle, hem kapasite hem de nitelik yönünden yetersiz
olduğu gerçeğinin unutulmaması gerektiğidir.

