Ana Sayfa||Araştırmalar ||Editör ||Site  Haritası|  

ENGLISH 

Sosyal Hizmet Mesleği
Mesleki Bilgiler
SHU Yazıları
SHU Yayınları
SHU Araştırmaları
SHU İsim Listesi
Sosyal Hizmet Alanları
Çocuk Refahı
Gençlik Alanı
Yaşlılık ve Sorunları
Aile Sorunları
Sosyal Sorunlar
Engeliler ve Sorunları
Tıbbi Sosyal Hizmet

İş İlanları

Kurum İlanları
Elaman İlanları
İş İlanı Verme
Bireysel Gelişim
Bireysel Gelişim
NLP
Toplam Kalite
Beden Dili
İletişim Bilgisi
Halkla İlişkiler
Ana-Baba Okulu
Sosyal Bilimler
Sosyoloji
Psikoloji
Sosyal Siyaset
Sosyal Siyaset Bilgileri
Kitap / Sanat
Kültür/Sanat
Kitap Tanıtımı
İnsan Hakları
İnsan hakları Bilgileri

 

  Hızlı Erişim
 

Google
 
Web www.sosyalhizmetuzmani.org
1999-2000 yıllarında kaleme alınan, 2004 yılında gözden geçirilen yazılar)

  • Sosyal Hizmet Uzmanı Aziz ŞEKER

     

     

     Ufka çığ çökmüş

    deniz sarı, bulanık, küskün…

    “elli bin” kefensizin ağıtını yakıyor.

    Martılar kıyıları terk etmiş

    sevdalılar limanlarda unutulmuş

    gelip geçenler yaslı bir alay…

    Yakamozlar ışıltısını yitirmiş

    bir gün batımı daha yokluklara tanıklık

    ediyor körfezin avuçlarında…

    ömrünü düşlere bilemiş yüreklerde

     ezgiler paramparça…

    insanlar yalnız…

     

                                    Değirmendere-2000

     

     

     

    TÜRKİYE’DE SİVİL TOPLUM ÖRGÜTLERİ VE MARMARA   DEPREMİNDEN SOSYAL HİZMET DÜŞÜNCESİNE BİR BAKIŞ

      

       “Fikir değil, gerçekliğin kendisidir tek olan”
                                                                                               

    Alain Minc

     

    Türkiye ‘toplumsal tarihsel gerçeği’nde sivil toplum örgütleri bir yanılsamanın ürünü müdür? Kamu idaresinin sosyal hizmet faaliyetlerini ivecenlikle üstlenmiş yardım kurumları; sosyal sadaka büroları mıdırlar? Yoksa anatomisini ekonomi-politikte arayan, halkın toplumsal muhalefet kaynakları mıdırlar?

    Öncesiyle sonrasıyla sivil toplum örgütleriyle ilgili olarak ortaya atılmış kuramları tartışmaya açmak her şeyden önce, söylenen doğruları-yanlışları bilim gözüyle görüp vurgulanan tarihsel-sosyal-kültürel arka planı irdelemekten geçer.

    Dünyada ve Türkiye’de yani Doğu’ya ait değerleri kültürel kimliğinde içselleştiren bir hüzünlü coğrafyada sivil topluma ilişkin inisiyatifler, sınıf örgütleri, demokratik yığın örgütleri olarak da ifade edilir. Sivil toplum örgütleri analiz edilirken üzerinde durulan bu oluşumların bizde bir tarihi var mıdır sorunsalı belirginleşiyor hemen. Yoksa bizde gerçek tarihi olmayan bir kavramlar ve yaşantılar mozaiğini mi tartışmayı sürdüreceğiz. En azından şimdiye dek yapılan ampirik değerlendirmeler, Türkiye’de işlev bulan bu tür örgütlenmelerin toplumsal yapıdan ayrı bir yerde varlık bulduğunu göstermiştir.

    Sivil toplum kuramının dayanakları; demokratik unsurlar mı, dinsel organlar mı, siyasal partiler mi, sermaye gurupları mı?.. Türkiye’nin toplumsal yapısına biçim veren temellere baktığımızda siyasal toplumumu sivil toplumumu görüyoruz? Bütün bunlar bu çalışma boyunca kritik edilecek konular olacaktır.

     

    KAVRAMSALLAŞTIRMA

     

    Hegel’e göre sivil toplum, “kazanç, şahsi mutluluk ve kişi statüsünün korunması gibi hayat kesitlerinin toplu olarak yaşanmış şeklinin ifadesidir. Böylece yararlanılan şeyler kolektif bir şekil alır” yani toplumsallaşır.

    Şerif Mardin’in konuyla ilgili açılımı ise şöyle: “Sivil toplum (şehir adabı) şehir hayatının beraberinde getirdiği hakları ve yükümlülükleri ifade eder. Devlet dışındaki hayatın akışının garanti altına alınmasıdır (bir özerklik). Çağdaş sivil toplum kavramı siyasi güçlerin sultasından kurtulma, kamu hayatının gerekli bir özelliği olarak ele alınıyor… ve sivil toplum geleneği, devlete karşı protesto edebilme geleneği” olarak değerlendiriliyor. Yine Mardin, sivil toplumun temel işlevini toplumsal tıkanıklığı açmak olarak belirliyor. Bu düşünceye göre Türkiye’de toplumsal dayanakları olmayan sivil toplumun bu gibi vasıflarının bizde eksik kaldığını söyleyebiliriz.

    Nasıl söylersek söyleyelim çoğu yönleriyle geçmişimiz olan Osmanlı İmparatorluğu’nda sivil toplumun, vakıf yapısı altında tezahür edilmesi de bu kavramın ‘idee fixe’den ayrıştırılarak ele alınmadığını gösteriyor. Osmanlı’da ‘kerim devlet’ yapısını örnekleyen Asyatik özellikli örgütlenme tarzına ait yapıların, Osmanlı toplumsal-kültürel yapısında sivil toplumun olmadığını gayet güzel gösteriyor. Monarjik/teokratik-merkeziyetçi/geleneksel ve dinsel düşünceyi toplumsal yaşamın tüm katmanlarına yedirmiş olan ‘sultanizm’ ile idare edilen Osmanlı İmparatorluğu’nda vakıf kültürü-ahilik ve lonca teşkilatlanması-tarikat unsurları Osmanlı sosyo-ekonomik sisteminin yeniden üretimini sağladığı, statükoyu koruduğu için sivil toplum kavramına atfedilen değerleri göstermiyor hiçbir şekilde.

    Sivil toplum realitesi, insan haklarının, özgür düşüncenin, insana verilen değerlerin toplamında alır yükümlülüklerini. Bunun yanında “insan haklarını yeşerten sosyo-kültürel çevreye, bir de sivil toplum kavramından bakılmalıdır. Yine devletten ayrı bir sivil toplumun ve sivil toplum teorilerinin doğumu da 18. yüzyılın bir ürünüdür. Bu dönemde başlayan iktidarın dünyasallaşması süreci, sivil toplumun özerkliğini kazanmasıyla birlikte gelişti. Kapitalizm ve burjuvaziler, kendi çıkarlarına uygun politik modelleri de getirmekteydiler. Yeni dönemde siyasal iktidar ekonomiye bağımlı hale geliyordu. Liberalizmi belirleyen özellik, bu rejimin devlet ve sivil toplum ayrımı üzerine kurulması ve sivil toplumun üstünlüğü ilkesiydi. Özerk bir sivil toplum kurulması ve onun politik toplumla ilişkileri sorunu, Locke’dan Hegel’e, Rousseau’dan Marx’a pek çok filozofun düşüncelerinin merkezinde yeralıyordu”1 Batı’da sivil toplumun gelişim dinamikleri böyle bir süreçle daha bir belirginleşiyordu. Maalesef bizde sivil toplum süreci böyle gelişmiyor. Belirleyici olan her defasında devlet oluyor. Bu ise gerçek bir sivil toplumun oluşumunu daha başlangıçta ortadan kaldırıyordu.

    Düşünür Antonio Gramsci, “sivil toplum aracılığı ile egemenliğin kandırma ya da onama biçiminde” gerçekleştiğini ifade ediyor. Kerim devlet geleneği, kendi hegemonyasını siyasal yapıda zorlama biçiminde (yer yer) kuruyor böylelikle. Gramsci gerçeğine tekrar dönersek, ayrıca düşünür, sivil toplumun siyasal toplum gibi üst yapısal momente ait olduğunu da belirtiyor.

    Evet Türkiye’de devlet nasıl bir baba? Sivil toplum bu baba otoritesi karşısında nasıl bir yapıya sahip? Sivil toplumun bizde amacı ne? Ne istiyor? Nasıl Bir değişim istiyor? Kısaca Türkiye’de sivil toplum bir devlet organı, bir yardım kuruluşu gibi işliyor desek yanlış bir şey söylemiş olur muyuz? Bunun için geçmişimizin sunduğu yüklü olanaklara bakalım bir kez daha. Söylene gelen bir gerçeğe yüzümüzü dönelim sivil toplumun bizdeki gelişimini sağlıklı bir çizgiye oturtmak için…

    Osmanlı toplumunda siyasal toplum, sivil toplumun da işlevini üstlenmiştir. Siyasal toplumun kerim devlet imajı bir yandan özerk bir sivil toplumun işlevlerini yani aşağıdan yukarıya doğru etkin bir tavır alışı önlerken, öte yandan da yine aşağıdan yukarı doğru edilgin bir tavırsızlığı desteklemekte adeta pekiştirmektedir. Sivil tarihimizin özeti kısaca bu. Nesnel açıyla baktığımızda da politik toplumun sivil toplumu belirlediğini görüyoruz. Varolan realite şu, sivil toplumun yaşam bulması her dönem kısıtlanmıştır. Osmanlı’dan gelen bu yapı Cumhuriyet döneminde de siyasal temsil yetersizliği ve darbelerle sürmüştür. Bu nedenlerden ötürü toplumsal istemleri temsil eden örgütler olarak sivil toplum örgütleri hep bir gerileme süreci içinde olurlarken, İdeolojik bir imge olma özelliğini ise hep saklı tutmuşlardır. Özce bizde belleği-kişiliği yok gibidir bu kavramın. Kaypak ve karanlıktır. Bir meçhulün sevdalısıdır… Belki de sivil toplumun Batıya ait bir  olgu ve kavram olmasından kaynaklanıyor bu sonuç. Öyleki “Batı demokrasisini öbür anlayış ve denemelerden ayıran temel nokta… ‘çeşitlilik hakkı’nın ve ‘çeşitlilik durumu’nun varlığıdır.”2  Son tahlilde Batı’da sivil toplumun özgül gelişimi ‘iktidarın bölünmüşlüğü’ne bağlı olarak yaşanan bir süreçin yanı sıra kapitalizmle-piyasa toplumunun inşasıyla anlam ve önem kazanıyor.

    Son yirmi yıldır yoğun bir biçimde sosyal devletin kapsam ve niteliği tartışılıyor. Sosyal devlet ne hikmetse Sovyetler Birliği’nde yaşam bulan reel sosyalizmin çöküşüyle beraber tarihe gömülmek isteniyor. Devletin yapısıyla bu denli oynandığı koşullarda gerçekten sivil toplum örgütleri, toplumsal muhalefeti örgütleyip sosyal hak bağlamında ne tür mücadelelere girişebileceklerdir. Ya da devlet, bu “hükümet dışı örgütler çağında” kendi sosyal işlevlerini toplumu manipule ederek bu örgütlere mi devredecektir. Zaman gösterecektir. Şu da var ki sivil toplum örgütlerinin kimileri ulusal ve uluslararası düzeyde devlet yapılarını eleştirme misyonu da yüklenmiyor değiller. Çünkü bu yapıların bir kısmı “gerçek anlamda sivil toplum örgütlerinin hem devletin hem de sermayenin aşırılıklarına, bunların her türlü hak ve özgürlük engellemelerine karşı mücadele etmeleri gerektiğini biliyorlardı.”3 Konumuzun bir başka boyutu olan deprem gerçeğine dönersek: Mesela, uluslararası toplum kuruluşları  deprem bölgesinde dayanışma örneği sergilerken kendi özel alanlarının hizmetlerini de belli sınırlar içinde etkinlikler düzenleyerek karşılıyorlardı. İlk elden bir UNICEF’in ayrışmış birimler halindeki hizmetleri, Hollanda Kiliseler Birliği ve Türkiye’de ilişki içinde olduğu yardım kuruluşlarından tutunda Enfant’s du Monde-Droit sde I’ homme (Dünya Çocukları ve İnsan Hakları) kadar insani amaçlı hizmet veren uluslararası birçok ‘sivil toplum örgütü’nü görüyoruz. Neo liberal politikaları adam akıllı eleştirenlere rastlamaksa olanaksız gibi. Belki bir oranda yatay ilişkiler içinde örgütlenen DEP-DER (Depremzedeler Derneği), onlarda ne kadar  bağımsızdı gözlenebiliyorlardı… “Deprem bölgesindeki STK faaliyetlerini daha net görmemiz açısından Dep-Der faaliyetleri önemli örnek teşkil etmektedir. Kuruluş amaçlarını, ‘depremden zarar gören insanlar arasında yardımlaşma ve dayanışmayı sağlamak, ihtiyaçların giderilmesi için her türlü girişimde bulunmak’ şeklinde belirleyen Dep-Der’ler, depremden sonra, depremi yaşamış hemen her yerleşim biriminde (İzmit, Bekirpaşa, Göçlük, Değirmendere, Halıdere, Karamürsel, Yalova, Adapazarı, Düzce) kurulmuştur. Dep-Der örgütlenmesi, deprem mağdurlarının kendi sorunlarına sahip çıkıp bu amaçla örgütlenmeleri açısından anlamlıydı. Çünkü bölgedeki genel görünüm depremzedeler adına hareket eden, onların neye ihtiyacı olduğuna karar veren STK faaliyetleri şeklindeydi. Gerçekte ise Dep-Der’ler yabancı bir kuruluş tarafından finanse edilen Dep-Der projesinden başka bir şey değildi. Dep-Der’lerin sırrı dernek yöneticileri ile finansörün görüşlerinin uyuşmadığı bir anda ortaya çıktı. Değirmendere Dep-Der üyeleri on aşamalı proje tasarımının amaç ve hedefler bölümünde kendi adlarına çoktan karar verildiğini öğrendikten sonra derneği fesettiler.”4

    Sivil toplum örgütlerinin tarihselliği içinde bir takım tarihsel-toplumsal görevleri olmuştur. Türkiye’de bu görevleri ne değin yerine getirdikleri kuşkuludur. Türkiye’de daha çok sivil toplum örgütleri kendi kurumsal perspektifleri yöneliminde kamusal hizmetleri yerine getirmektedirler. Deprem bölgesinde ise toplumu aksiyona geçirebilecek kadar bir sosyal fonksiyona sahip olamadılar. Bu süreç içinde mevcut iktidar yapısı kendi yetersizlikleriyle yüzleşmekten, depreme yönelik genel bir hükümet politikası belirlemekten hararetle kaçındı. Her kurum amansız bir eleştirinin hedefi oluyordu ki her nedense bir anda sular duruldu…

    Depremin daha ilk günlerinden değişik amaçlı örgütler: Milli Gençlik Vakfından tutunda Aktif Dayanışma Guruplarına kadar birçok irili ufaklı örgüt, deprem bölgesini abluka altına aldı. Kimi belirlediği amaçları gerçekleştirdiği oranda başarılı olurken kimi başarısız oldu. Bazen sivil-sosyal memurları aracılığı ile ‘yardım bağımlısı’ konumuna getirilmiş insanlara ulaşıyorlar, bazen de kısa süreli proje taktikleri içinde yer alıyorlardı. Bu noktada birazda sivil toplum ve İslam üzerinde durmak gerekiyor. Deprem sonrası da tartışılması süren bir konu olan İslam eşittir sivil toplum kurumu düşüncesi yer yer gündemde kalmayı başardı. Ne var ki sivil toplum tarihselliği gereği çoğulculuğu görev biliyordu. Kuşkusuz posmodernite daha kapsayıcı biçimde küreselleşme de şöyle bir süreci meşrulaştırıyor: Postmodernite parçalanmışlığı getiriyor insanlığıa. İsteyen istediği gibi yaşamalıdır, çeşitlilik mutlaktır deniyor. İslam postmoderniteye işte bu yönüyle ters. İslam yapısı gereği ümmet anlayışını-tevhidi kanıksadığından postmodernite ve sivil toplumun dışında bir olgudur. Zaten temelde parçalanmışlığı yadsıdığı için İslam, anlatılan kavramlarla da uyuşmaz. Ümmet anlayışı her türlü farklılığı yok sayar eş deyişle sivil toplumu… Lafı uzatmadan söyleyelim, sivil toplum analizlerini İslamın dışında değerlendirmek şimdilik daha gerçekçi görünüyor 

    Türkiye’de, kadın haklarının yaşama taşınması, kadının sosyal statüsünün artırılması için hizmet veren kuruluşlar, risk altındaki çocukların korunmasında toplumsal duyarlılığın sağlanmasını amaçlayan inisiyatifler kısaca belli toplumsal alanlara yönelik fon oluşturan ve kullanan örgütleri de sivil toplum diye buluyoruz. (Deprem Bölgesinde: Yerel Yönetimler ve Demokrasi Akademisi, Depremzedeler Derneği, Kadın Dayanışma Çadırları, Türk Kadınlar Birliği, İnsan Sağlığı Ve Eğitimi Vakfı, Dayanışma Gönüllüleri vb…) Sanki demokratik bir toplumsal düzen için, sosyal yaşamın örgütlenmesinde yer yer suskun  ve çaresiz kalan sivil toplum örgütlerinin çoğu Marmara depremini beklemişler gibi. Deprem bir gerçeği daha göstermişti: planlama teşkilatının ne değin işletilemediğini ve çok hızlı bir halde nasıl proje toplumuna doğru gidildiğini. Proje toplumunun mantığı ise şudur: küreselleşmek. Bunu da sivil toplum örgütlerinden yararlanarak gerçekleştirmek. Bütün bunlara rağmen “sivil toplumun analizi devletin bir biçimde varlığını kabul eder. Kabul edilen, bugün varolan yapısıyla bu devlet olmayabilir ve değildir. Ama sorun devletin ortadan kalkması değil, sivil toplumun devleti olmasıdır. Bu, devlet  gücü kavramının bugüne kadar aldığı somut biçimler çerçevesinde değerlendirilirse, ‘gücü azalmış’ bir devlet olarak da yorumlanabilir; ama ‘güçsüz’ devlet demek değildir. Müdahale alanları sınırlanmış ve müdahale biçimleri belirli ilkelere göre yeniden tanımlanmıştır. Bu tanımlanmış biçimleriyle, etkili de olması gerekir: etkili, aynı zamanda da saydam, dolayısıyla ‘hesap verir’ bir devlet.”5 

    Egemen odak olan devlette siyasal kültüre göre işleyiş, rol sisteminin kuruluşu, sivil toplum örgütlerinin de kendilerine ait rollerini egemen rol anlayışına göre oynadığını göstermiştir. Ancak deprem, merkez rolü kısa süreliğine ortadan kaldırmasa bile işlevsizleştirmiştir. Bu sarsıntılı süreçte ‘iç tutarlılığı’ ve ‘iç mantığı’ rasyonel yapılanamayan sivil toplum örgütlerinin bir kısmı rasgele bir hareket hattı sunarken, konumlarını ilerletemeyen etik bir darboğazı da yaşamışlardır. Yetkin bir bütünlük gösteremeyen sivil toplum örgütleri işleyişlerine konu olan dinamik toplumsal etkenlerden de tam anlamıyla beslenememişlerdir. Bilimsel ve sosyolojik temelini irdeleme cesareti gösteremeyen bu mikro yapılar, varlıklarının bir refleksi içinde pasif toplumsal guruplar olarak kalmışlardır. Böylelikle toplumsal gerçeği tanıyıp değiştirmede aydınlatıcı olabilecek düzeye de ulaşamamışlardır.

    Marmara depremi sonrası yaşananlar toplumsal sorunların çözümünde yeni bir bakış açısının gerekliliğini göstermiştir. Buna rağmen ortak ve genel sorunların sarsıcı boyutlarda yaşanmasına neden olanlar; yasal açıdan suçlanan ‘günah keçileri’ sayılıp cezalandırılmış ancak asıl önemli gerçekler yine göz ardı edilmiştir.

    Deprem sonrası gittikçe uçurumlaşan ‘devlet-toplum’ çelişkisinin çözümünde nasıl bir toplumsal planlama, nasıl bir sivil toplum örgütlenmesi görev almalıdır? Soruları da gündeme gelen konular arasındadır. Öyleki “Batı’da temsili demokrasinin çatısını tutan temel direkler zafiyet belirtileri” gösterince çoğalan sivil toplum örgütleri “bizde de farklı nedenlerle de olsa-ki bu nedenlerin başında sivil toplumun Anayasa’dan, yasalardan ve uygulamalardan kaynaklanan çok sayıdaki yasaklama yüzünden kendini özgürce ortaya koyamaması geliyor”6 bu nedenle günümüzde kamusal hizmet amaçlı bir ortaya çıkış gösterebilmiştir ançak. Yukarıda bahsedilen konular ise bu nedenlerden ötürü çözümlenmeden bırakılmışlardır.

    Deprem sonrası insanların yaşadıkları çadırkamp ve prefabrik yerleşimlerden uzun bir vakit sosyal meskenlere taşınamaması bireyler ve aileler ölçeğinde yeni stres kaynaklarına neden olurken, toplumsal sorunlarla kucak kucağa geçen yaşamda insanlar adeta Godot’u bekler bir çaresizliğe sürüklenmişlerdir. Deprem bölgesinde yaşam aka dursun biz yönümüzü, yönsüz sivil toplum örgütlerine dönelim. Ülkemizde faaliyet gösteren, yürüttükleri faaliyetlerin niteliğine göre ve içsel özellikleriyle daha büyük boyutlarda yapılarla ilişkide olan örneğin neoliberalizmin uygulamalarını toplumsala yayan örgütlenme biçim ve yapıların, ideolojilerine göre, mali yapı ve işlevlerine göre tam bağımsız olmayan, devletin belirlediği sınırlandırmalar içinde at koşturan sivil toplum örgütlerinin çoğu “kendi içinde ciddi bir politik analiz geliştirmezse, hiç farkında olmadan, muhtemelen yolundan sapacaktır. Kararlı bir uyanıklık göstermedikleri taktirde, tek tek ya da topluca, birer araç haline gelecekler; tıpkı sanayileşme sürecinin başlangıcına eşlik eden hayır faaliyetleri gibi, toplumsal mücadelenin frenleri ve gerçek adaletin elde edilmesinin önündeki engeller olarak tarihe geçeceklerdir.”7 Bunu örnekleyen birçok olaya tanıklık edilmiştir deprem sonrasında.

     

    Deprem sosyal sonuçları itibarıyle şöyle bir sosyal tablo ortaya çıkarmıştır:

     

    Yoğun bir deprem anomisi: Yoksullaşma süreci ve insan ilişkilerinin bozuluşu.

    Yaşamın yeniden üretimi sürecinde yaşanan sosyal sorunların çözümü için insana verilen değer ekseninde bağımlı birey mi yoksa aktif birey mi sorunsalı.

    Barınma, ulaşım, eğitim, enkaz ve hasar tespiti, sağlık, çevre düzenlemesi, kültür ve sanat, temel sosyal hizmetlere dahi zor ulaşma asıl sorunlar dizisini oluşturmuştur… Son yirmi yıldır sicili bozuk olan sosyal devlet ve bir saç ayağı olan sosyal hizmetler, yaşanan toplumsal sorunlar karşısında ellerini, teslim olurcasına havaya kaldırmışlardır. Yerleriniyse sivil toplum örgütleri doldurmaya kalkışmışlardır. Ancak başarılı olamamışlardır. Toplumsal eşitsizliklerin kaynağı olan kapitalizm-piyasa aynı zamanda sivil toplumun da ortaya çıkış nedeniydi. Batı tarafından yargılanan dünyada “piyasanın mantığı, azami kazanç aranışı, Batı Avrupa’da işsizliğe, yoksullaşmaya, yaşam düzeyinin düşmesine yol açarken sosyal himaye sistemi ile kültürel yaratışı da tehdit ediyordu.”8

    Sosyal tabloyu tamamlamayı sürdürelim.

    17 Ağustos ve 12 Kasım depremlerine özgü koşullar, insanlarda yaşam olayı olarak da  ifade edilen ölüm, aile parçalanması, boşanmaların sayısını alabildiğine artırmıştır.

     Bölgenin sosyal dokusu, nüfus kompozisyonu, istihdam olanakları depremle birlikte altüst olmuştur.

    Afetin toplumsal yapıda meydana getirdiği akıl almaz hasar, bölge insanın yaşam niteliğinde yoksullaşmayı da beraberinde getirmiştir.

    Çevre illere panik halinde göç yaşanmıştır.

    Aile kurumu çoğu yönleriyle sarsılırken, aile içi ilişkilerde kırılmalar baş göstermiştir.

    Toplumda psikopatolojisi yüksek birey sayısı çoğalmaya başlamıştır.

    Aktif nüfus bir gecede yardım bağımlısı nüfus konumuna gerilemiştir.

    Toplumsal ilişkilerde gerginlikler, kırılmalar artmıştır.

    Devlet birçok kamusal işlevini gönüllülere kaydırmıştır.

    Sağlık ve sosyal hizmetlerin bile özelleştirmeye çalışıldığı bir dönemde devlet, sorunlu geniş bir nüfus yığınıyla karşı karşıya kalmıştır.

    Kentlerin tarihi geçmişi, estetiği, kültürel dokusu yadsınarak kentlerde yürütülen konut politikasının sonuçları daha bir net görülmüştür.

    150 bin evsiz aile ortak yoksulluk çizgisinde buluşurken, durum tespit araştırmaları veri eksikliklerini taşımıştır sırtında.

    Çoğu yerde altyapı çökmüştür.

    Depremin kent mimarisinde yarattığı tahribat ve ölenlerden sonra bir avuç müteahhit-mühendis, vurguncu adem baba teşhir edilmiştir yalnızca.

    Her açıdan bağımlılığa itilen nüfusun yanında bir de depremzadeler sınıfı oluşmuştur.

    Yaşananlar toplumsal sorumluluk duygusunu örselemiş, insanı geriletmiştir.

    Mevcut kültür formları dağılmış: Kadın-toplum, kadın-devlet, kadın-erkek ilişkileri radikal bir değişime uğramış, kadının kendisine öz güveni artarken erkek rol kaybına uğramıştır.

    Deprem sonrası şekillenen sosyal karakterde başat duygu umutsuzluk ve korku olmuştur.

    Sonuç olarak deprem sonrası koşulların eleştirisi, mevcut sosyo-ekonomik yapının eleştirisini de içinde barındıran sonuçları ortaya çıkarmıştır.

    Enazından ülkenin sosyal hizmet kurumu ve sivil toplum örgütlerinin bir kısmı kendilerine can veren kavramları tartışmaya başlamışlardır.

                                       

    KAYNAKLAR

     

    1. Bumin, K:Sivil Toplum ve Devlet. Yazko Yay. İstanbul, 1981, s. 21

    2. Tanör, Bülent: Türkiye’nin İnsan Hakları Sorunu. BDS Yay. İstanbul, 1994, s.272

    3. Başkaya Fikret: Emperyalizmin Çağdaş Misyonerleri Sivil Toplum Kuruluşları. Felsefece, Sayı:2. Ankara, 2004,s. 52

    4. Erdoğan, Naki: Dep-Der Enkazındaki Sivil Toplum. Deprem ve Sosyal Hizmetler Sempozyumu, Ankara, 2001.

    5. Belge, Murat: Sivil Toplum Örgütleri. (Merhaba Sivil Toplum), Der: Tacisel Ulaş, Helsinki Yurttaşlar Derneği Yay. 1998,s. 33

    6. Uğur, Aydın: Yeni Demokrasinin Yeni Aktörleri STK’lar. ( Merhaba Sivil Toplum), Der: Tacisel Ulaş, Helsinki Yurttaşlar Derneği Yay. 1998, s. 72

    7. Ergüden, Işık: Sivil Toplum Örgütleri. Demokrasi Kitaplığı. İstanbul, 2001, s.39

    8. Tanilli, Server: İnsanlığı Nasıl Bir Gelecek Bekliyor. Adam Yay. İstanbul, 2000, s.199

     

  •  

     




     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

    .