Sosyal Hizmet Uzmanı
Aziz ŞEKER
Ufka çığ çökmüş
deniz sarı,
bulanık, küskün…
“elli bin”
kefensizin ağıtını yakıyor.
Martılar kıyıları
terk etmiş
sevdalılar
limanlarda unutulmuş
gelip geçenler
yaslı bir alay…
Yakamozlar
ışıltısını yitirmiş
bir gün batımı
daha yokluklara tanıklık
ediyor körfezin
avuçlarında…
ömrünü düşlere
bilemiş yüreklerde
ezgiler
paramparça…
insanlar yalnız…
Değirmendere-2000
TÜRKİYE’DE SİVİL
TOPLUM ÖRGÜTLERİ VE MARMARA DEPREMİNDEN SOSYAL HİZMET DÜŞÜNCESİNE BİR
BAKIŞ
“Fikir değil, gerçekliğin kendisidir tek olan”
Alain Minc
Türkiye ‘toplumsal
tarihsel gerçeği’nde sivil toplum örgütleri bir yanılsamanın ürünü müdür?
Kamu idaresinin sosyal hizmet faaliyetlerini ivecenlikle üstlenmiş yardım
kurumları; sosyal sadaka büroları mıdırlar? Yoksa anatomisini
ekonomi-politikte arayan, halkın toplumsal muhalefet kaynakları mıdırlar?
Öncesiyle sonrasıyla
sivil toplum örgütleriyle ilgili olarak ortaya atılmış kuramları
tartışmaya açmak her şeyden önce, söylenen doğruları-yanlışları bilim
gözüyle görüp vurgulanan tarihsel-sosyal-kültürel arka planı irdelemekten
geçer.
Dünyada ve Türkiye’de
yani Doğu’ya ait değerleri kültürel kimliğinde içselleştiren bir hüzünlü
coğrafyada sivil topluma ilişkin inisiyatifler, sınıf örgütleri,
demokratik yığın örgütleri olarak da ifade edilir. Sivil toplum örgütleri
analiz edilirken üzerinde durulan bu oluşumların bizde bir tarihi var
mıdır sorunsalı belirginleşiyor hemen. Yoksa bizde gerçek tarihi olmayan
bir kavramlar ve yaşantılar mozaiğini mi tartışmayı sürdüreceğiz. En
azından şimdiye dek yapılan ampirik değerlendirmeler, Türkiye’de işlev
bulan bu tür örgütlenmelerin toplumsal yapıdan ayrı bir yerde varlık
bulduğunu göstermiştir.
Sivil toplum kuramının
dayanakları; demokratik unsurlar mı, dinsel organlar mı, siyasal partiler
mi, sermaye gurupları mı?.. Türkiye’nin toplumsal yapısına biçim veren
temellere baktığımızda siyasal toplumumu sivil toplumumu görüyoruz? Bütün
bunlar bu çalışma boyunca kritik edilecek konular olacaktır.
KAVRAMSALLAŞTIRMA
Hegel’e göre sivil
toplum, “kazanç, şahsi mutluluk ve kişi statüsünün korunması gibi hayat
kesitlerinin toplu olarak yaşanmış şeklinin ifadesidir. Böylece
yararlanılan şeyler kolektif bir şekil alır” yani toplumsallaşır.
Şerif Mardin’in konuyla
ilgili açılımı ise şöyle: “Sivil toplum (şehir adabı) şehir hayatının
beraberinde getirdiği hakları ve yükümlülükleri ifade eder. Devlet
dışındaki hayatın akışının garanti altına alınmasıdır (bir özerklik).
Çağdaş sivil toplum kavramı siyasi güçlerin sultasından kurtulma, kamu
hayatının gerekli bir özelliği olarak ele alınıyor… ve sivil toplum
geleneği, devlete karşı protesto edebilme geleneği” olarak
değerlendiriliyor. Yine Mardin, sivil toplumun temel işlevini toplumsal
tıkanıklığı açmak olarak belirliyor. Bu düşünceye göre Türkiye’de
toplumsal dayanakları olmayan sivil toplumun bu gibi vasıflarının bizde
eksik kaldığını söyleyebiliriz.
Nasıl söylersek
söyleyelim çoğu yönleriyle geçmişimiz olan Osmanlı İmparatorluğu’nda sivil
toplumun, vakıf yapısı altında tezahür edilmesi de bu kavramın ‘idee
fixe’den ayrıştırılarak ele alınmadığını gösteriyor. Osmanlı’da ‘kerim
devlet’ yapısını örnekleyen Asyatik özellikli örgütlenme tarzına ait
yapıların, Osmanlı toplumsal-kültürel yapısında sivil toplumun olmadığını
gayet güzel gösteriyor. Monarjik/teokratik-merkeziyetçi/geleneksel ve
dinsel düşünceyi toplumsal yaşamın tüm katmanlarına yedirmiş olan
‘sultanizm’ ile idare edilen Osmanlı İmparatorluğu’nda vakıf
kültürü-ahilik ve lonca teşkilatlanması-tarikat unsurları Osmanlı sosyo-ekonomik
sisteminin yeniden üretimini sağladığı, statükoyu koruduğu için sivil
toplum kavramına atfedilen değerleri göstermiyor hiçbir şekilde.
Sivil toplum realitesi,
insan haklarının, özgür düşüncenin, insana verilen değerlerin toplamında
alır yükümlülüklerini. Bunun yanında “insan haklarını yeşerten sosyo-kültürel
çevreye, bir de sivil toplum kavramından bakılmalıdır. Yine devletten ayrı
bir sivil toplumun ve sivil toplum teorilerinin doğumu da 18. yüzyılın bir
ürünüdür. Bu dönemde başlayan iktidarın dünyasallaşması süreci, sivil
toplumun özerkliğini kazanmasıyla birlikte gelişti. Kapitalizm ve
burjuvaziler, kendi çıkarlarına uygun politik modelleri de
getirmekteydiler. Yeni dönemde siyasal iktidar ekonomiye bağımlı hale
geliyordu. Liberalizmi belirleyen özellik, bu rejimin devlet ve sivil
toplum ayrımı üzerine kurulması ve sivil toplumun üstünlüğü ilkesiydi.
Özerk bir sivil toplum kurulması ve onun politik toplumla ilişkileri
sorunu, Locke’dan Hegel’e, Rousseau’dan Marx’a pek çok filozofun
düşüncelerinin merkezinde yeralıyordu”1 Batı’da sivil
toplumun gelişim dinamikleri böyle bir süreçle daha bir belirginleşiyordu.
Maalesef bizde sivil toplum süreci böyle gelişmiyor. Belirleyici olan her
defasında devlet oluyor. Bu ise gerçek bir sivil toplumun oluşumunu daha
başlangıçta ortadan kaldırıyordu.
Düşünür Antonio Gramsci,
“sivil toplum aracılığı ile egemenliğin kandırma ya da onama biçiminde”
gerçekleştiğini ifade ediyor. Kerim devlet geleneği, kendi hegemonyasını
siyasal yapıda zorlama biçiminde (yer yer) kuruyor böylelikle. Gramsci
gerçeğine tekrar dönersek, ayrıca düşünür, sivil toplumun siyasal toplum
gibi üst yapısal momente ait olduğunu da belirtiyor.
Evet Türkiye’de devlet
nasıl bir baba? Sivil toplum bu baba otoritesi karşısında nasıl bir yapıya
sahip? Sivil toplumun bizde amacı ne? Ne istiyor? Nasıl Bir değişim
istiyor? Kısaca Türkiye’de sivil toplum bir devlet organı, bir yardım
kuruluşu gibi işliyor desek yanlış bir şey söylemiş olur muyuz? Bunun için
geçmişimizin sunduğu yüklü olanaklara bakalım bir kez daha. Söylene gelen
bir gerçeğe yüzümüzü dönelim sivil toplumun bizdeki gelişimini sağlıklı
bir çizgiye oturtmak için…
Osmanlı toplumunda
siyasal toplum, sivil toplumun da işlevini üstlenmiştir. Siyasal toplumun
kerim devlet imajı bir yandan özerk bir sivil toplumun işlevlerini yani
aşağıdan yukarıya doğru etkin bir tavır alışı önlerken, öte yandan da yine
aşağıdan yukarı doğru edilgin bir tavırsızlığı desteklemekte adeta
pekiştirmektedir. Sivil tarihimizin özeti kısaca bu. Nesnel açıyla
baktığımızda da politik toplumun sivil toplumu belirlediğini görüyoruz.
Varolan realite şu, sivil toplumun yaşam bulması her dönem kısıtlanmıştır.
Osmanlı’dan gelen bu yapı Cumhuriyet döneminde de siyasal temsil
yetersizliği ve darbelerle sürmüştür. Bu nedenlerden ötürü toplumsal
istemleri temsil eden örgütler olarak sivil toplum örgütleri hep bir
gerileme süreci içinde olurlarken, İdeolojik bir imge olma özelliğini ise
hep saklı tutmuşlardır. Özce bizde belleği-kişiliği yok gibidir bu
kavramın. Kaypak ve karanlıktır. Bir meçhulün sevdalısıdır… Belki de sivil
toplumun Batıya ait bir olgu ve kavram olmasından kaynaklanıyor bu sonuç.
Öyleki “Batı demokrasisini öbür anlayış ve denemelerden ayıran temel
nokta… ‘çeşitlilik hakkı’nın ve ‘çeşitlilik durumu’nun varlığıdır.”2
Son tahlilde Batı’da sivil toplumun özgül gelişimi ‘iktidarın
bölünmüşlüğü’ne bağlı olarak yaşanan bir süreçin yanı sıra
kapitalizmle-piyasa toplumunun inşasıyla anlam ve önem kazanıyor.
Son yirmi yıldır yoğun
bir biçimde sosyal devletin kapsam ve niteliği tartışılıyor. Sosyal devlet
ne hikmetse Sovyetler Birliği’nde yaşam bulan reel sosyalizmin çöküşüyle
beraber tarihe gömülmek isteniyor. Devletin yapısıyla bu denli oynandığı
koşullarda gerçekten sivil toplum örgütleri, toplumsal muhalefeti
örgütleyip sosyal hak bağlamında ne tür mücadelelere girişebileceklerdir.
Ya da devlet, bu “hükümet dışı örgütler çağında” kendi sosyal işlevlerini
toplumu manipule ederek bu örgütlere mi devredecektir. Zaman
gösterecektir. Şu da var ki sivil toplum örgütlerinin kimileri ulusal ve
uluslararası düzeyde devlet yapılarını eleştirme misyonu da yüklenmiyor
değiller. Çünkü bu yapıların bir kısmı “gerçek anlamda sivil toplum
örgütlerinin hem devletin hem de sermayenin aşırılıklarına, bunların her
türlü hak ve özgürlük engellemelerine karşı mücadele etmeleri gerektiğini
biliyorlardı.”3 Konumuzun bir başka boyutu olan deprem
gerçeğine dönersek: Mesela, uluslararası toplum kuruluşları deprem
bölgesinde dayanışma örneği sergilerken kendi özel alanlarının
hizmetlerini de belli sınırlar içinde etkinlikler düzenleyerek
karşılıyorlardı. İlk elden bir UNICEF’in ayrışmış birimler halindeki
hizmetleri, Hollanda Kiliseler Birliği ve Türkiye’de ilişki içinde olduğu
yardım kuruluşlarından tutunda Enfant’s du Monde-Droit sde I’ homme (Dünya
Çocukları ve İnsan Hakları) kadar insani amaçlı hizmet veren uluslararası
birçok ‘sivil toplum örgütü’nü görüyoruz. Neo liberal politikaları adam
akıllı eleştirenlere rastlamaksa olanaksız gibi. Belki bir oranda yatay
ilişkiler içinde örgütlenen DEP-DER (Depremzedeler Derneği), onlarda ne
kadar bağımsızdı gözlenebiliyorlardı… “Deprem bölgesindeki STK
faaliyetlerini daha net görmemiz açısından Dep-Der faaliyetleri önemli
örnek teşkil etmektedir. Kuruluş amaçlarını, ‘depremden zarar gören
insanlar arasında yardımlaşma ve dayanışmayı sağlamak, ihtiyaçların
giderilmesi için her türlü girişimde bulunmak’ şeklinde belirleyen Dep-Der’ler,
depremden sonra, depremi yaşamış hemen her yerleşim biriminde (İzmit,
Bekirpaşa, Göçlük, Değirmendere, Halıdere, Karamürsel, Yalova, Adapazarı,
Düzce) kurulmuştur. Dep-Der örgütlenmesi, deprem mağdurlarının kendi
sorunlarına sahip çıkıp bu amaçla örgütlenmeleri açısından anlamlıydı.
Çünkü bölgedeki genel görünüm depremzedeler adına hareket eden, onların
neye ihtiyacı olduğuna karar veren STK faaliyetleri şeklindeydi. Gerçekte
ise Dep-Der’ler yabancı bir kuruluş tarafından finanse edilen Dep-Der
projesinden başka bir şey değildi. Dep-Der’lerin sırrı dernek yöneticileri
ile finansörün görüşlerinin uyuşmadığı bir anda ortaya çıktı. Değirmendere
Dep-Der üyeleri on aşamalı proje tasarımının amaç ve hedefler bölümünde
kendi adlarına çoktan karar verildiğini öğrendikten sonra derneği
fesettiler.”4
Sivil toplum
örgütlerinin tarihselliği içinde bir takım tarihsel-toplumsal görevleri
olmuştur. Türkiye’de bu görevleri ne değin yerine getirdikleri kuşkuludur.
Türkiye’de daha çok sivil toplum örgütleri kendi kurumsal perspektifleri
yöneliminde kamusal hizmetleri yerine getirmektedirler. Deprem bölgesinde
ise toplumu aksiyona geçirebilecek kadar bir sosyal fonksiyona sahip
olamadılar. Bu süreç içinde mevcut iktidar yapısı kendi yetersizlikleriyle
yüzleşmekten, depreme yönelik genel bir hükümet politikası belirlemekten
hararetle kaçındı. Her kurum amansız bir eleştirinin hedefi oluyordu ki
her nedense bir anda sular duruldu…
Depremin daha ilk
günlerinden değişik amaçlı örgütler: Milli Gençlik Vakfından tutunda Aktif
Dayanışma Guruplarına kadar birçok irili ufaklı örgüt, deprem bölgesini
abluka altına aldı. Kimi belirlediği amaçları gerçekleştirdiği oranda
başarılı olurken kimi başarısız oldu. Bazen sivil-sosyal memurları
aracılığı ile ‘yardım bağımlısı’ konumuna getirilmiş insanlara
ulaşıyorlar, bazen de kısa süreli proje taktikleri içinde yer alıyorlardı.
Bu noktada birazda sivil toplum ve İslam üzerinde durmak gerekiyor. Deprem
sonrası da tartışılması süren bir konu olan İslam eşittir sivil toplum
kurumu düşüncesi yer yer gündemde kalmayı başardı. Ne var ki sivil toplum
tarihselliği gereği çoğulculuğu görev biliyordu. Kuşkusuz posmodernite
daha kapsayıcı biçimde küreselleşme de şöyle bir süreci meşrulaştırıyor:
Postmodernite parçalanmışlığı getiriyor insanlığıa. İsteyen istediği gibi
yaşamalıdır, çeşitlilik mutlaktır deniyor. İslam postmoderniteye işte bu
yönüyle ters. İslam yapısı gereği ümmet anlayışını-tevhidi kanıksadığından
postmodernite ve sivil toplumun dışında bir olgudur. Zaten temelde
parçalanmışlığı yadsıdığı için İslam, anlatılan kavramlarla da uyuşmaz.
Ümmet anlayışı her türlü farklılığı yok sayar eş deyişle sivil toplumu…
Lafı uzatmadan söyleyelim, sivil toplum analizlerini İslamın dışında
değerlendirmek şimdilik daha gerçekçi görünüyor
Türkiye’de, kadın
haklarının yaşama taşınması, kadının sosyal statüsünün artırılması için
hizmet veren kuruluşlar, risk altındaki çocukların korunmasında toplumsal
duyarlılığın sağlanmasını amaçlayan inisiyatifler kısaca belli toplumsal
alanlara yönelik fon oluşturan ve kullanan örgütleri de sivil toplum diye
buluyoruz. (Deprem Bölgesinde: Yerel Yönetimler ve Demokrasi Akademisi,
Depremzedeler Derneği, Kadın Dayanışma Çadırları, Türk Kadınlar Birliği,
İnsan Sağlığı Ve Eğitimi Vakfı, Dayanışma Gönüllüleri vb…) Sanki
demokratik bir toplumsal düzen için, sosyal yaşamın örgütlenmesinde yer
yer suskun ve çaresiz kalan sivil toplum örgütlerinin çoğu Marmara
depremini beklemişler gibi. Deprem bir gerçeği daha göstermişti: planlama
teşkilatının ne değin işletilemediğini ve çok hızlı bir halde nasıl proje
toplumuna doğru gidildiğini. Proje toplumunun mantığı ise şudur:
küreselleşmek. Bunu da sivil toplum örgütlerinden yararlanarak
gerçekleştirmek. Bütün bunlara rağmen “sivil toplumun analizi devletin bir
biçimde varlığını kabul eder. Kabul edilen, bugün varolan yapısıyla bu
devlet olmayabilir ve değildir. Ama sorun devletin ortadan kalkması değil,
sivil toplumun devleti olmasıdır. Bu, devlet gücü kavramının bugüne kadar
aldığı somut biçimler çerçevesinde değerlendirilirse, ‘gücü azalmış’ bir
devlet olarak da yorumlanabilir; ama ‘güçsüz’ devlet demek değildir.
Müdahale alanları sınırlanmış ve müdahale biçimleri belirli ilkelere göre
yeniden tanımlanmıştır. Bu tanımlanmış biçimleriyle, etkili de olması
gerekir: etkili, aynı zamanda da saydam, dolayısıyla ‘hesap verir’ bir
devlet.”5
Egemen odak olan
devlette siyasal kültüre göre işleyiş, rol sisteminin kuruluşu, sivil
toplum örgütlerinin de kendilerine ait rollerini egemen rol anlayışına
göre oynadığını göstermiştir. Ancak deprem, merkez rolü kısa süreliğine
ortadan kaldırmasa bile işlevsizleştirmiştir. Bu sarsıntılı süreçte ‘iç
tutarlılığı’ ve ‘iç mantığı’ rasyonel yapılanamayan sivil toplum
örgütlerinin bir kısmı rasgele bir hareket hattı sunarken, konumlarını
ilerletemeyen etik bir darboğazı da yaşamışlardır. Yetkin bir bütünlük
gösteremeyen sivil toplum örgütleri işleyişlerine konu olan dinamik
toplumsal etkenlerden de tam anlamıyla beslenememişlerdir. Bilimsel ve
sosyolojik temelini irdeleme cesareti gösteremeyen bu mikro yapılar,
varlıklarının bir refleksi içinde pasif toplumsal guruplar olarak
kalmışlardır. Böylelikle toplumsal gerçeği tanıyıp değiştirmede
aydınlatıcı olabilecek düzeye de ulaşamamışlardır.
Marmara depremi sonrası
yaşananlar toplumsal sorunların çözümünde yeni bir bakış açısının
gerekliliğini göstermiştir. Buna rağmen ortak ve genel sorunların sarsıcı
boyutlarda yaşanmasına neden olanlar; yasal açıdan suçlanan ‘günah
keçileri’ sayılıp cezalandırılmış ancak asıl önemli gerçekler yine göz
ardı edilmiştir.
Deprem sonrası gittikçe
uçurumlaşan ‘devlet-toplum’ çelişkisinin çözümünde nasıl bir toplumsal
planlama, nasıl bir sivil toplum örgütlenmesi görev almalıdır? Soruları da
gündeme gelen konular arasındadır. Öyleki “Batı’da temsili demokrasinin
çatısını tutan temel direkler zafiyet belirtileri” gösterince çoğalan
sivil toplum örgütleri “bizde de farklı nedenlerle de olsa-ki bu
nedenlerin başında sivil toplumun Anayasa’dan, yasalardan ve
uygulamalardan kaynaklanan çok sayıdaki yasaklama yüzünden kendini özgürce
ortaya koyamaması geliyor”6 bu nedenle
günümüzde kamusal hizmet amaçlı bir ortaya çıkış gösterebilmiştir ançak.
Yukarıda bahsedilen konular ise bu nedenlerden ötürü çözümlenmeden
bırakılmışlardır.
Deprem sonrası
insanların yaşadıkları çadırkamp ve prefabrik yerleşimlerden uzun bir
vakit sosyal meskenlere taşınamaması bireyler ve aileler ölçeğinde yeni
stres kaynaklarına neden olurken, toplumsal sorunlarla kucak kucağa geçen
yaşamda insanlar adeta Godot’u bekler bir çaresizliğe sürüklenmişlerdir.
Deprem bölgesinde yaşam aka dursun biz yönümüzü, yönsüz sivil toplum
örgütlerine dönelim. Ülkemizde faaliyet gösteren, yürüttükleri
faaliyetlerin niteliğine göre ve içsel özellikleriyle daha büyük
boyutlarda yapılarla ilişkide olan örneğin neoliberalizmin uygulamalarını
toplumsala yayan örgütlenme biçim ve yapıların, ideolojilerine göre, mali
yapı ve işlevlerine göre tam bağımsız olmayan, devletin belirlediği
sınırlandırmalar içinde at koşturan sivil toplum örgütlerinin çoğu “kendi
içinde ciddi bir politik analiz geliştirmezse, hiç farkında olmadan,
muhtemelen yolundan sapacaktır. Kararlı bir uyanıklık göstermedikleri
taktirde, tek tek ya da topluca, birer araç haline gelecekler; tıpkı
sanayileşme sürecinin başlangıcına eşlik eden hayır faaliyetleri gibi,
toplumsal mücadelenin frenleri ve gerçek adaletin elde edilmesinin
önündeki engeller olarak tarihe geçeceklerdir.”7 Bunu
örnekleyen birçok olaya tanıklık edilmiştir deprem sonrasında.
Deprem sosyal
sonuçları itibarıyle şöyle bir sosyal tablo ortaya çıkarmıştır:
Yoğun bir deprem
anomisi: Yoksullaşma süreci ve insan ilişkilerinin bozuluşu.
Yaşamın yeniden üretimi
sürecinde yaşanan sosyal sorunların çözümü için insana verilen değer
ekseninde bağımlı birey mi yoksa aktif birey mi sorunsalı.
Barınma, ulaşım,
eğitim, enkaz ve hasar tespiti, sağlık, çevre düzenlemesi, kültür ve
sanat, temel sosyal hizmetlere dahi zor ulaşma asıl sorunlar dizisini
oluşturmuştur… Son yirmi yıldır sicili bozuk olan sosyal devlet ve bir saç
ayağı olan sosyal hizmetler, yaşanan toplumsal sorunlar karşısında
ellerini, teslim olurcasına havaya kaldırmışlardır. Yerleriniyse sivil
toplum örgütleri doldurmaya kalkışmışlardır. Ancak başarılı
olamamışlardır. Toplumsal eşitsizliklerin kaynağı olan kapitalizm-piyasa
aynı zamanda sivil toplumun da ortaya çıkış nedeniydi. Batı tarafından
yargılanan dünyada “piyasanın mantığı, azami kazanç aranışı, Batı
Avrupa’da işsizliğe, yoksullaşmaya, yaşam düzeyinin düşmesine yol açarken
sosyal himaye sistemi ile kültürel yaratışı da tehdit ediyordu.”8
Sosyal tabloyu
tamamlamayı sürdürelim.
17 Ağustos ve 12 Kasım
depremlerine özgü koşullar, insanlarda yaşam olayı olarak da ifade edilen
ölüm, aile parçalanması, boşanmaların sayısını alabildiğine artırmıştır.
Bölgenin sosyal
dokusu, nüfus kompozisyonu, istihdam olanakları depremle birlikte altüst
olmuştur.
Afetin toplumsal yapıda
meydana getirdiği akıl almaz hasar, bölge insanın yaşam niteliğinde
yoksullaşmayı da beraberinde getirmiştir.
Çevre illere panik
halinde göç yaşanmıştır.
Aile kurumu çoğu
yönleriyle sarsılırken, aile içi ilişkilerde kırılmalar baş göstermiştir.
Toplumda
psikopatolojisi yüksek birey sayısı çoğalmaya başlamıştır.
Aktif nüfus bir gecede
yardım bağımlısı nüfus konumuna gerilemiştir.
Toplumsal ilişkilerde
gerginlikler, kırılmalar artmıştır.
Devlet birçok kamusal
işlevini gönüllülere kaydırmıştır.
Sağlık ve sosyal
hizmetlerin bile özelleştirmeye çalışıldığı bir dönemde devlet, sorunlu
geniş bir nüfus yığınıyla karşı karşıya kalmıştır.
Kentlerin tarihi
geçmişi, estetiği, kültürel dokusu yadsınarak kentlerde yürütülen konut
politikasının sonuçları daha bir net görülmüştür.
150 bin evsiz aile
ortak yoksulluk çizgisinde buluşurken, durum tespit araştırmaları veri
eksikliklerini taşımıştır sırtında.
Çoğu yerde altyapı
çökmüştür.
Depremin kent
mimarisinde yarattığı tahribat ve ölenlerden sonra bir avuç
müteahhit-mühendis, vurguncu adem baba teşhir edilmiştir yalnızca.
Her açıdan bağımlılığa
itilen nüfusun yanında bir de depremzadeler sınıfı oluşmuştur.
Yaşananlar toplumsal
sorumluluk duygusunu örselemiş, insanı geriletmiştir.
Mevcut kültür formları
dağılmış: Kadın-toplum, kadın-devlet, kadın-erkek ilişkileri radikal bir
değişime uğramış, kadının kendisine öz güveni artarken erkek rol kaybına
uğramıştır.
Deprem sonrası
şekillenen sosyal karakterde başat duygu umutsuzluk ve korku olmuştur.
Sonuç olarak deprem
sonrası koşulların eleştirisi, mevcut sosyo-ekonomik yapının eleştirisini
de içinde barındıran sonuçları ortaya çıkarmıştır.
Enazından ülkenin
sosyal hizmet kurumu ve sivil toplum örgütlerinin bir kısmı kendilerine
can veren kavramları tartışmaya başlamışlardır.
KAYNAKLAR
1.
Bumin, K:Sivil Toplum ve Devlet. Yazko Yay. İstanbul, 1981, s. 21
2.
Tanör, Bülent: Türkiye’nin İnsan Hakları Sorunu. BDS Yay. İstanbul,
1994, s.272
3.
Başkaya Fikret: Emperyalizmin Çağdaş Misyonerleri Sivil Toplum
Kuruluşları. Felsefece, Sayı:2. Ankara, 2004,s. 52
4.
Erdoğan, Naki: Dep-Der Enkazındaki Sivil Toplum. Deprem ve Sosyal
Hizmetler Sempozyumu, Ankara, 2001.
5.
Belge, Murat: Sivil Toplum Örgütleri. (Merhaba Sivil Toplum), Der:
Tacisel Ulaş, Helsinki Yurttaşlar Derneği Yay. 1998,s. 33
6.
Uğur, Aydın: Yeni Demokrasinin Yeni Aktörleri STK’lar. ( Merhaba
Sivil Toplum), Der: Tacisel Ulaş, Helsinki Yurttaşlar Derneği Yay. 1998,
s. 72
7.
Ergüden, Işık: Sivil Toplum Örgütleri. Demokrasi Kitaplığı.
İstanbul, 2001, s.39
8.
Tanilli, Server: İnsanlığı Nasıl Bir Gelecek Bekliyor. Adam Yay.
İstanbul, 2000, s.199

