Ana Sayfa||Araştırmalar ||Editör ||Site  Haritası|  

ENGLISH |DEUTSCHE 

Sosyal Hizmet Mesleği
Mesleki Bilgiler
SHU Yazıları
SHU Yayınları
SHU Araştırmaları
SHU İsim Listesi
Sosyal Hizmet Alanları
Çocuk Refahı
Gençlik Alanı
Yaşlılık ve Sorunları
Aile Sorunları
Sosyal Sorunlar
Engeliler ve Sorunları
Tıbbi Sosyal Hizmet

İş İlanları

Kurum İlanları
Eleman İlanları
İş İlanı Verme
Bireysel Gelişim
Bireysel Gelişim
NLP
Toplam Kalite
Beden Dili
İletişim Bilgisi
Halkla İlişkiler
Ana-Baba Okulu
Sosyal Bilimler
Sosyoloji
Psikoloji
Sosyal Siyaset
Sosyal Siyaset Bilgileri
Kitap / Sanat
Kültür/Sanat
Kitap Tanıtımı
İnsan Hakları Bilgileri

 


DEMOKRASİ YANILSAMASI
Salim Çalık
 


Temsili demokrasilerdeki; halkın seçtikleri kişiler aracılığıyla kendi kendini yönetmesi anlayışı ve düşüncesi siyasetin toplumsallaşmasını engellemektedir. Hatta bu anlayışın yol açtığı yanılsama sivil toplum ve demokratik kitle örgütlerinin işleyişine de yansımakta, seçenlerin seçmekle işlevinin ve sorumluluğunun bittiği algısına neden olmaktadır. Bu durum,bir egemenlik ilişkisinin gizlenmesi anlamına gelmektedir.



Çünkü; “Hegemonya terimi belirli toplumsal grupların geçici olarak anlaşarak salt baskısıyla veya yönetici fikirlerin doğrudan benimsetilmesiyle değil, aynı zamanda egemen sınıfların gücünün ‘yasal ve doğal görünmesi için halkın onayını kazanarak ve biçimlendirerek’ alt sınıflar üzerinde toplumsal bir baskı uygulanması anlamına gelir.” (1)

Seçimler sistemin sürekliliğini ve ( egemenler açısından ) ‘ meşruluğunu’ sağlayan eylemden öteye geçmemekte, yasal ve geleneksel siyasi işleyiş seçimleri ayrı ulaşılmaz bir noktaya taşımakta böylece “halkın kendi kendini yönetmesi” halkın yöneticilerini seçmesine, sınıfsal egemenlik ilişkilerini görmemesine yol açmaktadır. Şu an dünyada egemen olan, seçilmiş yöneticilerin seçenlere (oy kullananlara) değil seçilmelerini sağlayanlara hizmet ettiği bir ‘demokrasidir’. Buna olsa olsa uluslararası şirketler demokrasisi (veya sermaye diktatörlüğü) denilebilir. ”Örneğin bir an düşünürsek toplumdaki her sınıfın fikirlerin yayıldığı araçlara (özellikle kitle iletişim araçlarına) eşit olarak sahip olmadığını görürüz. Bazı grupların söz hakkı kural koyma ve yorum yapma fırsatı daha fazladır.Oysa daha ikinci grupların, kendi dünyalarının düzenlerini üretme ve yayma güçleri sınırlıdır.” (2)

Seçmenlerin hiçbir talebinin karşılık bulmadığı, tüm politikaların, politik alanın ekonomik verilere (sermayeye) göre belirlendiği, sonuçta halkın (seçmenin) yoksullaşıp sermayenin (seçtirenin) varsıllaştığı bir ‘demokrasi’ anlayışı doğru diye yutturulmak tadır. ”…özgül ideolojilerin işlerlik biçimini, bazı ideolojilerin nasıl egemen duruma geçip ötekilerin kenarda kaldıklarını incelersek gelişmiş Batı demokrasilerinde ideolojik alanın tarafsız olmadığını gözlemleriz.” (3)

Bir yılı aşkın bir zamandır ABD’den başlayıp dünyaya yayılan ekonomik kriz şunu net olarak göstermiştir: ABD-AB merkez bankaları batan banka ve şirketlerin kurtarılması için 1 trilyon dolara yakın kaynakla müdahale etmişlerdir. Oysa bu ülkelerdeki milyarlarca yoksul için ne geçmişte ne bugün herhangi bir kaynak aktarımı yapılmamaktadır. Ya da 15-20 milyar dolarlık gıda yardımıyla kurtulacakları hesaplanan 11 milyon Afrikalı aç için ne Afrika’da iş yapan batılı (kuzeyli) şirketler ne de ülke yöneticileri kılları kıpırdatmamaktadır.

Siyasetin ve politikanın ekonomi (sermaye) tarafından tutsak alındığı, tüm iletişim araçlarının bu uğurda seferber edilerek toplumum bilincinin karartıldığı, hatta halkın kendi çıkarlarına düşman duruma getirildiği koşullarda demokrasiden söz edilemez. Ülke politikalarının (ve dünyanın)) tek yanlı (kapitalist-emperyalist) ideolojiye göre yönlendirildiği, küçük bir mutlu azınlığın çıkarlarının dünyanın geri kalan çoğunluğunun mutsuzluğu pahasına korunduğu sistemde demokrasiden söz edilemez. Krizle tartışılan; yöneticilerin milyon dolarlık ücretlerine** karşılık milyonlarca insanın günlük 2 dolara çalıştırıldığı, birincilere sessiz kalıp ikincilerin ücret artışlarına karşı çıkanların belirleyici olduğu koşullar demokrasi değil diktatörlüktür.
Parası olanların siyaset yapabildiği (parti binalarının kirası, personel maaşı, reklam-propaganda-iletişim giderleri v.s); ‘yasal’ düzenlemelerle sınıfsal sınırlandırmalar getirildiği koşullarda siyaset varsılların işi duruma gelmekte, geniş halk kitleleri kendisi dışında belirlenmiş adaylara oy attırılarak demokrasi yanılgısına düşürülmekte, çok sayıda birbirine benzer parti ve örgütün varlığı ise olumsuzlukların düzelmeyeceği-düzeltilemeyeceği düşüncesine yol açmaktadır.

En ileri demokrasi diye bize sunulan Avrupa ülkelerinin oluşturduğu AB’nin belirleyici organlarının atanmışlardan oluşması, profesyonel yöneticilerin (atanmışların) seçilmişlerin önüne (en çok da seçmenin önüne) geçerek belirleyici olması bir çeşit ruhbanlıktır. Hatta bu atanmışların AB dışındaki ülkeleri sömürge valisi gibi dolaşmaları, bu ülkenin seçilmişlerine (ve seçmenine) yukarıdan bakarak, ders verircesine yaklaşması günümüz demokrasisini bu yönüyle de sorgulamamızı gerektirdiği kanısındayım.

”Geçerli normların içindeki hem dramatik hem de ‘anlamsız’ olan yeni gelişmeler normatif-dünyaya meydan okurlar. Sadece dünyanın nasıl tanımladığı değil, aynı zamanda nasıl tanımlanması gerektiği sorunsalını da ortaya atarlar” (4)
Bir bütün olarak insanlığı, dünyayı düşünmediğimiz bunların kendi içinde ve birbirine karşı etkilerini iyi görmediğimiz için en dramatik ve anlamsız (fakat yıkıcı) eylemler bile bizi tepki vermeye çekemiyor. İnsanlık kendi içine kapanarak (hatta kendi doğrularından kaçarak) sunulan demokrasi oyununun parçası olmaya rıza göstermiş görünüyor. Sanırım burada yapmamız gereken insan-dünya, insan-insan arasındaki gelişmeleri anlamlı olarak tanımlayıp göstermeye çalışmak, böyle bir gerekliliği (veya sorunsalı) ortaya koymaktır.

Bir ekmek çalan işsizle kendi bankasını soyan hırsızı aynı biçimde cezalandıran, sobasını tutuşturacak bir dal keseni cezalandırıp koca bir ormanı yok eden maden şirketlerine kolaylık sağlayan devlet aygıtını, bu aygıtın demokratikliğini tartışmak, sorgulamak zorundayız. ’İstihdam yaratıyor’ diye her türlü kolaylığın gösterildiği şirketin sahip ve ortaklarına karşılık aile bireyleriyle sokaklarda yaşamak zorunda kalan anne-babaların görmezden gelinmesini, (Beykoz’da Acarlar’ın yaptığına kent (Acarkent) yoksulların varoşlarda yaptığına gecekondu diyen egemen anlayışı sorgulamamız gerek. Sermayenin küreselleştiği koşullarda bizim rahatımızın, midemize inen ekmeğin kaç insanın ölümü, açlığı pahasına elde edildiğini düşünmeliyiz.Ya da dünyanın en varsıl 100 kişinin servetinin miyarlarca insanın toplam gelirinden fazla olmasının nedenini, o servetin bedelini, küresel sömürüyü ve kitlesel açlıktan ölümleri birlikte düşünmeli demokrasiyi bu verilerle tanımlamalıyız.
Sermayenin emekçiler aleyhine yarattığı eşitsizlikleri, bu eşitsizlikleri meşrulaştırma işlevi gören devleti –meclisleri-partileri-örgütleri bütünlüklü olarak değerlendirdiğimizde; daha önce de belirttiğim sermaye diktatörlüğü dışında bir şey görmüyorum.

Salim Çalık- Ekim 2008

Dipnotlar :
1) Dick Hebdige- Gençlik ve Altkültürleri- (alıntı Stuart Hall) sf.20- Çev:Esen Tarım, İletişim Yay.
2) a.g.e sf. 19
3) a.g.e sf. 19
4) ABD’deki krizde batan Lehman Brothers iflas öncesi 3 üst düzey yöneticiye 23,2 milyon $ tazminat ödemiş. Şirket’in CEO’su Fuld’a 2002-2007 yılları arasında 350 milyon $ prim ödenmiş.
5) Dick Hebdige a.g.e. (alıntı Stuart Hall) sf.65
 

 


               Bize Ulaşın

Google
 

 

 

UYARI! ©Sitemize ait yazılarımızı izin almadan yayınlanmamasını talep etmekteyiz.Her hakkı saklıdır.