|
|
Polislik işinin
demokratikleşme bağlamında tartışılmasının Türkiye özelinde imkan ve önemi
Polis şiddeti ya da daha genel olarak polislik
hakkında eleştirel teori baz alınarak yazılmış kaynak fazla değildir ve
bunların ortak yanları, polislik işinin burjuvazinin yönetme işinin doğrudan
veya dolaylı olarak yansıması olduğuna yönelik yaptıkları vurgudur.
Neocleous’un ‘Fabrication of Social Order’ adlı eseri, bu okumalara örnek
olarak gösterilebilir. Neocleous zaten kitabının hemen başında polis
şiddetine ya da daha demokratik bir polislik konusuna getirebileceği
herhangi bir öneri olmadığını belirtiyor. Bu literatür, klasik Marksist
okumalardan farklı olarak, polislik işini doğrudan bir sınıfın diğer sınıf
üzerine kurduğu baskı aracı olan devletin bileşenlerinden biri olarak değil
ama son etapta bu türden bir çıkarıma olanak sağlayan çeşitli evrelerin
yeniden gözden geçirilmesini öngörmektedir. Neocleous’un da yaptığı temel
olarak bu evreleri İngiliz örneğinde incelemek ve bizi mevcut
bilgilerimiz/varsayımlarımız konusunda uyarmaktır.
Bu uyarıyı önemsememizin sebebi, bir bütün halinde düzenin alaşağı
edilmesini amaçlamamız değildir. Tam aksine, vatandaşlık haklarının nasıl da
elimizden kayıp gidebileceğinin –ve hatta gittiğinin- bilincine varmak,
mümkünse bu bilinçle elimizde olanı korumaktır. Bugün bir İngiliz için
istihbarat odaklı polislik (Intelligence-led policing) , bu türden bir
kaygının sonucu olarak tartışmaya açılmalıdır. Kişisel hak ve özgürlüklerin
kısıtlanması ve yargısız infazın meşrulaştırılması, yani güvenlik
ihtiyacının bir baskılama aracına dönüştürülmesi endişe vericidir.
Fakat bizim açımızdan problem nerededir ve biz konuyu neresinden
yakalamalıyız? Bizim tarihsel deneyimimiz, Neocleous’un anlattığı
‘burjuvazinin kısıtlayıp denetlemeye açık tuttuğu ve aynı zamanda da bu
türden bir kısıtlama ve düzenlemenin tüm toplum için bir kazanım haline
geldiği’ polislik pratiğinden oldukça farklılık göstermektedir. Bu farklılık
temel olarak polislik işinin merkezileşmesinin a) kesintili ve kısa bir
geçmişe geçmişe sahip olmasından b) elitler arasındaki mücadelenin bir
sonucu olarak ortaya çıkmasından c) sınıf çıkarına değil devlet çıkarına
dayalı olmasından kaynaklanmaktadır.
Bu durumda eğer biz, burjuvazinin tüm kurumları ve mantalitesi ile
yerleşmediği bir toplum düzeninde yaşıyorsak, polislik işi bağlamında bunun
İngiliz örneğinden farklı sonuçlar doğurması beklenir. Bunlardan biri,
polislik işinin devletin hayatın mümkün olan tüm alanlarını kontrol altına
almaya çalışan anlayışı ile birleşmesidir. Çünkü bu anlayışta toplumsal
gelişme, salt devlet üzerinden olanaklı kılınan bir gelişmedir. Her kim ki
bu gelişmeye alternatif bir gelişme ve değiştirme amacı güderse, o denetim
ve devamında da eliminasyon politikasının nesnesi haline gelir.
İkinci olarak şunu söyleyebiliriz ki, sınıf çıkarının gözetilmediği bir
sosyolojik gerçeklikte toplumsal denetim, devletin ele geçirilmesi amacında
kristalleşir ve bir kere bu amaca ulaşıldığında, polislik işi karşı
elitlerden başlamak üzere muhalefetin kontrol altında tutulmasından ibaret
hale gelir. Abdülhamit Dönemi’nden itibaren (Mütareke yılları hariç)
polislik işinin merkezileşme çabası da, aynı zamanda geç devlet oluşumunun
hikayesiyle paralellikler gösterir. Bunun anlamı ise, polisin yönetici elit
tarafından olağanüstü yetkilerle kuşatılması ve tam da İngiliz örneğinin
tersine polisin kendisini topluma değil bu elite karşı sorumlu
hissetmesidir.
O halde alt sınıfların Türkiye örneğinde iki kere mağdur olduklarını
söylemek mümkün görünüyor. Birinci mağduriyet burjuvazinin başını çektiği
kapitalizmin olası negatif sonuçlarına ve buna bağlı tepkilere karşı
oluşturulacak emniyetten, (yani asıl olarak burjuvazinin güvenliği, ki bu
genel olarak batıda emek piyasasının oluşturulup şekillendirilmesi sürecinin
antitezine karşı bir panzehirdir ve polis gücünün bu evrimi de burjuvazinin
siyasal konsolidasyon süreciyle paralellik gösterir) ikincisi ise (bize
içkin olan) devletin burjuvazinin oluşturulması konusundaki aktif rolünün
polislik işine yansımasından kaynaklanmaktadır.
Bunun alt sınıflar üzerindeki yansıması ikincil ve artı bir baskı anlamına
gelir çünkü burada sınıflar üstü yönetim erki olarak devletin hem kendini
koruma refleksini hem de toplumsal düzeni bir sınıf lehine şekillendirmesi
sürecini gözlemliyoruz. İki sürecin birbirine geçtiği günümüzde ise polis
şiddetinin (özellikle toplum polisliği bağlamında) İngiltere örneğine (ve
hatta genel olarak Kıta Avrupası’na) kıyasla çok daha ileri bir derecede
seyretmesi, bu açıdan bakıldığında sürpriz değildir.
Dolayısıyla, ‘Batıda polislik için kökten bir eleştiri ve değişimin
imkanları kısıtlı hatta imkansızdır’ argümanı, mevcut siyasal ve ekonomik
sistemin içindeki tartışmaları işaret ettiğinde belli ölçülerde anlamlı olsa
da, Türkiye gibi burjuva demokrasisinin gelişmediği ülkeler açısından
polislik meselesinin incelenmesi hayati bir önemi sahiptir ve vatandaşlık
çerçevesi içerisinde tartışılmaya muhtaçtır. Bu tartışma işçi sınıfını da
içine katabilecek ama aynı zamanda onu da aşan bir kapsayıcılıkta olmasından
ötürü güçlü bir pozisyona sahiptir. Bu pozisyonun iyi değerlendirilmesi
gerekmektedir çünkü Türkiye’de polislik işinin irdelenmediği bir
demokratikleşme tartışması yapıcı ve inandırıcı olmaktan oldukça uzaktır.
(Bu yazı
http://www.toplumvesiyaset.com/ yayınlanmaktadır)
|
UYARI!
©Sitemize ait yazılarımızı izin almadan yayınlanmamasını talep etmekteyiz.Her hakkı saklıdır.
|
|