Ana Sayfa||Araştırmalar ||Editör ||Site  Haritası|  

ENGLISH |DEUTSCHE 

Sosyal Hizmet Mesleği
Mesleki Bilgiler
SHU Yazıları
SHU Yayınları
SHU Araştırmaları
SHU İsim Listesi
Sosyal Hizmet Alanları
Çocuk Refahı
Gençlik Alanı
Yaşlılık ve Sorunları
Aile Sorunları
Sosyal Sorunlar
Engeliler ve Sorunları
Tıbbi Sosyal Hizmet

İş İlanları

Kurum İlanları
Eleman İlanları
İş İlanı Verme
Bireysel Gelişim
Bireysel Gelişim
NLP
Toplam Kalite
Beden Dili
İletişim Bilgisi
Halkla İlişkiler
Ana-Baba Okulu
Sosyal Bilimler
Sosyoloji
Psikoloji
Sosyal Siyaset
Sosyal Siyaset Bilgileri
Kitap / Sanat
Kültür/Sanat
Kitap Tanıtımı
İnsan Hakları Bilgileri

 

 

Değerler Tiyatrosu
Can Küçükali / Sitemiz yazarı
cankucukali@gmail.com
 


    Bazen kategoriler, bize olayları anlamamız için yeterli yardımı sunmayabilirler. Kavramlar da öyle. Her ne kadar kavramlar, iletişimin önünü açsa da, karşımıza mevcut tanımlara uymayan bir durum çıktığında yeni bir tanıma ve belki de yeni bir kavramsallaştırmaya ihtiyaç duyarız. Ama her şeyden önce, yeni durumu fark etmek gerekir.

   Değer yargısı, değerlerimiz, değer yozlaşması ya da değersizleşme/değersizleştirme gibi söz ve söz öbeklerini günlük yaşantımızda sıkça duyarız. Özellikle konu kişisel/kültürel değerler olduğunda, insan olmanın getirdikleri alt başlığında toplanabilecek bir çok madde, ‘ulvi değerler’ olarak sıralanabilir. Aslında birbirinden kopuk olmayacak şekilde değerler, kişinin kendisinden başlayarak yakın çevresine, ülkesine ve tüm insanlığa karşı zaman içinde geliştirdiği bağlılıktan kaynaklı ‘hassasiyetler’dir. Değer teorisi psikoloji alanında bu hassasiyetlerin hangi süreçlerden geçilerek geliştirildiğini, değer seçiminin nasıl ve neye göre yapıldığını inceler. Sosyoloji açısından ise soru, belli bir topluluğun bir değeri nasıl ortaklaştırdığı ve bu ortaklaşa oluşturulan değerin hangi koşullarda değişip dönüştüğüdür.



 
   
Değer yargıları, kişiler ve gruplar arasında farklılık gösterebilir. Maddesel olmayan ama maddesel sorunlar ya da eylem oluşturma kapasitesine sahip bu öğeler, basitçe öznenin nesneyle olan ilişkisinde ortaya çıkan duygulanımlardır. Bu duygulanım ortaklaştığında ise, ulusal değerlerden, uluslararası değerlerden ya da evrensel (uluslarüstü) değerlerden bahsetmek mümkün hale gelir. Bugün medeniyetimizin bu değerler sayesinde var olduğunu kabul etme eğilimindeyiz.

    İlgilenmek istediğimiz konu, bu değerlerin kişiye göre nasıl değiştiği, tam olarak neler olduğu, ya da nasıl ortaklaştırıldığı değildir. Bu elbette yukarıda bahsettiğimiz gibi değer teorisi çerçevesinde metaetiğin ilgi alanıdır. Bizim sormak istediğimiz soru, insanların, kendi değerlerini hayata geçirme fırsatı bulamadıkları ya da değerlerini ortaklaştıramadıkları durumlarda ne yaptıklarıdır. Bu soru, değerin pratiğe doğru bir yönelimi de içinde barındırmasından ötürü önem kazanmaktadır. Yani değer, bir anlamda erdemli hareketin kılavuzu haline gelmektedir.

   Yalan söylemenin yanlış olduğuna inanıyor ve dürüstlüğü bir insani değer olarak benimsiyorsam, bu insan davranışından, yani nesnel bir durumdan doğan bir soyutlama olduğu için, insan hareketine tekrar yansıması beklenir. Fakat bu da yetmez. Değerin kılavuzluk ettiği hareketin benim dışımdaki bireylerce de tatbik edilmesi ve benim bu pratiği gözlemleyebilmem gerekir. Bu bir anlamda benim değere olan inancımın sağlamasıdır. Özellikle kolektif geliştirilen değerler açısından bu sağlama, değerin devamlılığı açısından gereklidir.

     Bu tip temel değer yargıları toplumun geniş kesimi tarafından kabul ediliyormuş gibi görünür ve tartışmaya açılmazlar. Ama elbette kapitalist toplumun gelişim düzeyinin doğal bir sonucu olarak bireyin nesne ile olan ilişkisi de belirli düzeylerde dejenere olmuştur. Bu dejenerasyon süreci, yaptığımız tanım doğrultusunda kişinin değerler setini de doğrudan etkiler. Bu etkiyi artan suç oranlarını inceleyerek, kişiler ve kurumlar arasındaki iletişimin kalitesine bakarak görmek zor değildir. Fakat ilginç olan, ideal olan üzerindeki mutabakatın devamlılığı, bazı değerlerin hayatın içinde baz alınıyor olmamalarına rağmen sanki tersiymiş gibi yansıtılmalarıdır. Bu özellikle yukarıdaki, tartışılmadan kabul edilen, öte yandan da mevcut üretim ilişkilerinin doğrudan insan yaşamına olan olumsuz etkileri yüzünden ortaklaştırılamayan ya da uygulanamayan değerlerin ‘oyun’ düzeyinde yaşatılması anlamına gelir.

    Bu halde insanlar değersizmiş gibi hareket etmezler. Daha çok bir tiyatro oyuncusu gibi hareket edeler. Belirli değerleri varmış gibi hareket ederek, hem toplumsal aidiyet duygularını üst düzey bir yabancılaşmadan korumaya çalışır hem de bireysel düzeyde rehabilite olmuş hissederler. Kendilerini tanımlarken ve dışarıyla kurdukları ilişkilerin çeşitli bölümlerinde bu oyunu devam ettirir ama pratikte bu değerleri ilke olarak, daha doğrusu ‘kılavuz’ olarak kullanmazlar. Değerler tiyatrosu işte bu durumun kavramsal düzeydeki karşılığıdır ve bize toplumsal ilişkiler üzerine düşüncelerimizi geliştirmek için yeni ve önemli imkanlar sunabilir.
 

 

 


               Bize Ulaşın

Google