|
|
 |
DAĞIN YAŞLISI
Aziz ŞEKER (Sosyal Hizmet Uzman/Sitemiz Yazarı)
Yazarımızın yayınları hakkında görüşlerinizi ve yorumlarınızı
shuaziz@gmail.com
ulaştırabilirsiniz. |
Doğan’a…
sevgilim / uzat saçlarını / dalgalansın bir nehir gibi / yalnızlık götürüyor
beni / kıyısı olmayan bir denizdir sensiz ömrüm / uzat saçlarını / ay bile
yıldız ışığında kederli / kavimim / kaşgam / kovulmuşum / dudağımın aradığı
suyum benim… / köpek sesleriyle geldi yine düş ezgileri / ağıtlar /
yalnızlık… / bin yıllık özlemlerimi bozdum / nerde masallar / nerde o bilge
sofraları / nerde ben… uzat saçlarını
Şairleri var eden şey düşleriydi. Yalnızlıklarıydı… Dinleri var eden ulvi
çöl sessizliğinin büyüsü insanlar üzerinde ne ise şairler için de düşler
oydu. Ya düşsüz kalmak! İnsan düşsüzleşebilir miydi ki? Yüreğindeki
soruların yanıtını bulamadığı vakit, insanın düşlerini zamana karşılıksız
verdiği anlardı. Anlar bazen erken bir ölümle eşti.
Yıllar önce bu şehirden ayrılmıştım. Yıllar önce başka bir şehirde beni
bekleyen, daha önceden hiç yaşamadığım bir gerçeklik için yola çıkmıştım.
Her şehir başka yüz de olsa, terk edilen şehirlere insan geri döndüğünde bir
sevgilinin ona sunduklarını rahatça bulabiliyordu. Bazen şehirler kalsa,
sevgililer çekip gitmiş olsalar da…
Yıllar önce bu şehirde tanıdığım ve bu şehrin kollarında kaybettiğim bir
dostumun geride bıraktığı doldurulamaz boşluğu bile artık duyumsamıyordum.
Yaşam içgüdüsü kaybedilene olan bağlılığı zamanla duygusuzlaştırıyordu.
Yaşayandı, yaşayacak olunandı umut duyulan.
Bir martının gökyüzünü dolduran kayalık sesiyle gezindiğim iç dünyamdan
çıkmıştım. Bir mavinin ortasındaydım. Çizgi halinde uzanan ufkun
derinliğinden denizin yüzünde tüten buğunun içinden bir grup deniz kuşu
birer siyah nokta gibi belirginleşti. Az sonra denizin yüzeyine paralel
uçarak Hamsilos koyunun açıklarında denizin kırışmış yüzeyine tünediler.
Deniz, hırçın dalgalarıyla, aşınmış kıyıları dalga geçercesine tarıyordu.
Beyaz köpüklerin şırıltısıyla insanı doğanın gizemine çeken deniz, insandaki
özlem duygusunu da alıyordu. Lal kırmızısı bir sonsuzluk gibi zaman… Rüzgâr
ve deniz… Gül kokulu bir kadın… Kadın kendi dayanılmaz yalnızlığına döner,
kendi varoluşundan kaçarak... Gerisi soluksuz bir yolculuktur artık.
Ardından koştuğumuz gerçek ne? Yaşamın doğrusu nerde başlıyordu?
*
Şehrin kurulu olduğu yarımada bir sis perdesinin gerisinde denizde uyumakta
olan büyük bir balinayı andırıyordu. Sessiz ve alev alev yanan şehvetli bir
kadın gibi, içine girecek erkeğini bekliyordu. Bir kadın bir erkeğin
eksikliğini hisseder. Bir kadının varlığını bulması bir erkeğin onu
onaylamasına ancak bağlıydı. Kadınlığını öğrenmemiş olan kadın bu alçaltıcı
etki altında yaşardı. Elinde olmayanın farkında olarak, onsuz yaşamak insanı
ezen bir duyguydu.
*
Gün kararmıştı.
Ay ışığı bir cerenin gözlerine dokunan yaşlar gibi bulutlara değiyordu.
Altın sarısı dökülen hüzünlü dingin ışık şırıltısı, bulutların uçlarında
hisarlaşıyordu. Duyulmamış bir ezgi olmuştu başlayan gece. Birkaç martı
şehrin karanlık göğünde çıkardıkları “gırak! gırak! gırak!!!” sesleri
eşliğinde uçup gittiler.
Gece sessizleşmeye başladı. Dalgaların şehrin kıyılarına çarparken çıkardığı
içli sesler ara ara geliyordu. Hava ıslaktı. Rüzgârın yarımadaya sunduğu
deniz tadıyla kokuyordu. Rüzgâr iniltili çığlıklar atarcasınaydı; titreyen
bacaklarını iki yana açmış, beklediğine bekâretini veren bir kız gibi…
*
Gün öğle olduğunda uyanmıştım. Kaldığım odanın penceresi şehrin kuzeyindeki
denizi görüyordu. Birkaç balıkçı teknesi dönüyordu denizden…
Kıyıya indim. Onların bir kelebek gibi süzülüp gelişlerini izliyordum.
İskeleye yanaştılar. Teknelerden birkaç balık avcısı atladı iskeleye.
Seslerini duyabiliyordum. Kasalara balıkları diziyorlardı. Cansız bir
devinimle çalışıyorlardı.
Elinde şarap şişesiyle, uzun kirli sakallarına saplanmış yüzüyle ihtiyar bir
adam geldi dikeldi iskelede. Teknelerden birinden çıkan orta yaşlı öfke dolu
gözleriyle bir adam: “Dağın Yaşlısı geldi, gününü verin!” dedi. Şaraplık
para atıldı önüne doğru. Dağın Yaşlısı: “Allahın selamı üzerinizde olsun,”
dedikten sonra yalpalayarak tersaneye doğru yürüyüp gitti. Dalıp gitmiştim.
Yıllar önce tanıştığım bir kadını anımsadım. Kadını arıyordum. Bir
imparatorluğun tuğrasını omuzlarına nakşetmiş o kadını bulmak için yola
çıkmıştım. Bir ulu şehre yerleştiğini öğrenmiştim. Dünyanın en eski
mesleklerinden biriyle hayata tutunmuştu. Geri döndüm…
*
Kaşga, kavminin yurdu Sinope… Bir ceylan gibi ürkek. Avcısından bihaber,
telaşsız…
*
Yüreğimin dokunamadığım bir yerinde acı yeşeriyordu. Alnımı öpen zaman
akarken yaşama karşı durmamın olanaksızlığı bir yana yüreğimin karşılığını
göremediği bu acı, hüzünlenmemin tek nedeniydi de. Ne yapmam gerektiğini
bilmiyordum. Yapmam gereken şey bana ait olmadan da bir şey yapamazdım.
Benimle ilgili olandı içinden çıkamadığım karmaşık duygu. Yorucu,
kaygılandırıcıydı. Yaşamın değil benim yaşama karşı kuşkumdu. Mutsuzdum.
Mutsuz insanlardan geçilmezken şehirlerin sokakları, meydanları. Bir anı
değildim, yitirilmiş bir düş de değil. Kendimce bir yaşamdım. Ölüm kadar
yalnız olduğumu bilsem de!
*
Şehrin dudakları mühürlenmişti. Şehrin insanları yüzyıllar öncesinin
düşünürü Diyojen’in sabrıyla geziniyordu…
Geziniyordum.
|
|