Ana Sayfa||Araştırmalar ||Editör ||Site  Haritası|  

ENGLISH |DEUTSCHE 

Sosyal Hizmet Mesleği
Mesleki Bilgiler
SHU Yazıları
SHU Yayınları
SHU Araştırmaları
SHU İsim Listesi
Sosyal Hizmet Alanları
Çocuk Refahı
Gençlik Alanı
Yaşlılık ve Sorunları
Aile Sorunları
Sosyal Sorunlar
Engeliler ve Sorunları
Tıbbi Sosyal Hizmet

İş İlanları

Kurum İlanları
Eleman İlanları
İş İlanı Verme
Bireysel Gelişim
Bireysel Gelişim
NLP
Toplam Kalite
Beden Dili
İletişim Bilgisi
Halkla İlişkiler
Ana-Baba Okulu
Sosyal Bilimler
Sosyoloji
Psikoloji
Sosyal Siyaset
Sosyal Siyaset Bilgileri
Kitap / Sanat
Kültür/Sanat
Kitap Tanıtımı
İnsan Hakları Bilgileri

 

 

DAĞIN YAŞLISI
Aziz ŞEKER (Sosyal Hizmet Uzman/Sitemiz Yazarı)
Yazarımızın yayınları hakkında görüşlerinizi ve yorumlarınızı
shuaziz@gmail.com  ulaştırabilirsiniz.


    Doğan’a…

    sevgilim / uzat saçlarını / dalgalansın bir nehir gibi / yalnızlık götürüyor beni / kıyısı olmayan bir denizdir sensiz ömrüm / uzat saçlarını / ay bile yıldız ışığında kederli / kavimim / kaşgam / kovulmuşum / dudağımın aradığı suyum benim… / köpek sesleriyle geldi yine düş ezgileri / ağıtlar / yalnızlık… / bin yıllık özlemlerimi bozdum / nerde masallar / nerde o bilge sofraları / nerde ben… uzat saçlarını


 
 


Şairleri var eden şey düşleriydi. Yalnızlıklarıydı… Dinleri var eden ulvi çöl sessizliğinin büyüsü insanlar üzerinde ne ise şairler için de düşler oydu. Ya düşsüz kalmak! İnsan düşsüzleşebilir miydi ki? Yüreğindeki soruların yanıtını bulamadığı vakit, insanın düşlerini zamana karşılıksız verdiği anlardı. Anlar bazen erken bir ölümle eşti.
Yıllar önce bu şehirden ayrılmıştım. Yıllar önce başka bir şehirde beni bekleyen, daha önceden hiç yaşamadığım bir gerçeklik için yola çıkmıştım. Her şehir başka yüz de olsa, terk edilen şehirlere insan geri döndüğünde bir sevgilinin ona sunduklarını rahatça bulabiliyordu. Bazen şehirler kalsa, sevgililer çekip gitmiş olsalar da…
Yıllar önce bu şehirde tanıdığım ve bu şehrin kollarında kaybettiğim bir dostumun geride bıraktığı doldurulamaz boşluğu bile artık duyumsamıyordum. Yaşam içgüdüsü kaybedilene olan bağlılığı zamanla duygusuzlaştırıyordu. Yaşayandı, yaşayacak olunandı umut duyulan.
Bir martının gökyüzünü dolduran kayalık sesiyle gezindiğim iç dünyamdan çıkmıştım. Bir mavinin ortasındaydım. Çizgi halinde uzanan ufkun derinliğinden denizin yüzünde tüten buğunun içinden bir grup deniz kuşu birer siyah nokta gibi belirginleşti. Az sonra denizin yüzeyine paralel uçarak Hamsilos koyunun açıklarında denizin kırışmış yüzeyine tünediler.
Deniz, hırçın dalgalarıyla, aşınmış kıyıları dalga geçercesine tarıyordu. Beyaz köpüklerin şırıltısıyla insanı doğanın gizemine çeken deniz, insandaki özlem duygusunu da alıyordu. Lal kırmızısı bir sonsuzluk gibi zaman… Rüzgâr ve deniz… Gül kokulu bir kadın… Kadın kendi dayanılmaz yalnızlığına döner, kendi varoluşundan kaçarak... Gerisi soluksuz bir yolculuktur artık.
Ardından koştuğumuz gerçek ne? Yaşamın doğrusu nerde başlıyordu?

*

Şehrin kurulu olduğu yarımada bir sis perdesinin gerisinde denizde uyumakta olan büyük bir balinayı andırıyordu. Sessiz ve alev alev yanan şehvetli bir kadın gibi, içine girecek erkeğini bekliyordu. Bir kadın bir erkeğin eksikliğini hisseder. Bir kadının varlığını bulması bir erkeğin onu onaylamasına ancak bağlıydı. Kadınlığını öğrenmemiş olan kadın bu alçaltıcı etki altında yaşardı. Elinde olmayanın farkında olarak, onsuz yaşamak insanı ezen bir duyguydu.

*

Gün kararmıştı.
Ay ışığı bir cerenin gözlerine dokunan yaşlar gibi bulutlara değiyordu. Altın sarısı dökülen hüzünlü dingin ışık şırıltısı, bulutların uçlarında hisarlaşıyordu. Duyulmamış bir ezgi olmuştu başlayan gece. Birkaç martı şehrin karanlık göğünde çıkardıkları “gırak! gırak! gırak!!!” sesleri eşliğinde uçup gittiler.
Gece sessizleşmeye başladı. Dalgaların şehrin kıyılarına çarparken çıkardığı içli sesler ara ara geliyordu. Hava ıslaktı. Rüzgârın yarımadaya sunduğu deniz tadıyla kokuyordu. Rüzgâr iniltili çığlıklar atarcasınaydı; titreyen bacaklarını iki yana açmış, beklediğine bekâretini veren bir kız gibi…

*

Gün öğle olduğunda uyanmıştım. Kaldığım odanın penceresi şehrin kuzeyindeki denizi görüyordu. Birkaç balıkçı teknesi dönüyordu denizden…
Kıyıya indim. Onların bir kelebek gibi süzülüp gelişlerini izliyordum. İskeleye yanaştılar. Teknelerden birkaç balık avcısı atladı iskeleye. Seslerini duyabiliyordum. Kasalara balıkları diziyorlardı. Cansız bir devinimle çalışıyorlardı.
Elinde şarap şişesiyle, uzun kirli sakallarına saplanmış yüzüyle ihtiyar bir adam geldi dikeldi iskelede. Teknelerden birinden çıkan orta yaşlı öfke dolu gözleriyle bir adam: “Dağın Yaşlısı geldi, gününü verin!” dedi. Şaraplık para atıldı önüne doğru. Dağın Yaşlısı: “Allahın selamı üzerinizde olsun,” dedikten sonra yalpalayarak tersaneye doğru yürüyüp gitti. Dalıp gitmiştim. Yıllar önce tanıştığım bir kadını anımsadım. Kadını arıyordum. Bir imparatorluğun tuğrasını omuzlarına nakşetmiş o kadını bulmak için yola çıkmıştım. Bir ulu şehre yerleştiğini öğrenmiştim. Dünyanın en eski mesleklerinden biriyle hayata tutunmuştu. Geri döndüm…

*

Kaşga, kavminin yurdu Sinope… Bir ceylan gibi ürkek. Avcısından bihaber, telaşsız…

*

Yüreğimin dokunamadığım bir yerinde acı yeşeriyordu. Alnımı öpen zaman akarken yaşama karşı durmamın olanaksızlığı bir yana yüreğimin karşılığını göremediği bu acı, hüzünlenmemin tek nedeniydi de. Ne yapmam gerektiğini bilmiyordum. Yapmam gereken şey bana ait olmadan da bir şey yapamazdım. Benimle ilgili olandı içinden çıkamadığım karmaşık duygu. Yorucu, kaygılandırıcıydı. Yaşamın değil benim yaşama karşı kuşkumdu. Mutsuzdum. Mutsuz insanlardan geçilmezken şehirlerin sokakları, meydanları. Bir anı değildim, yitirilmiş bir düş de değil. Kendimce bir yaşamdım. Ölüm kadar yalnız olduğumu bilsem de!

*

Şehrin dudakları mühürlenmişti. Şehrin insanları yüzyıllar öncesinin düşünürü Diyojen’in sabrıyla geziniyordu…
Geziniyordum.

      

 

 


               Bize Ulaşın

Google