İnsan gelişimi, çevre ve
kalıtım arasındaki sürekli ve karşılıklı etkileşimin ürünüdür. Kalıtımsal
özellikler kısaca biyolojik ön yatkınlıklar olarak tanımlanabilir. Buna göre
insan gelişimine yön veren iki temel süreç söz konusudur.
1- Genotip
2- Fenotiptir.
Genotip, anne-babadan kalıtım yoluyla gelen tüm özellikler,
Fenotip ise aile, çevre, okul ve toplum gibi farklı sosyal
bağlamlarda toplumsal ilişkiler yoluyla edinilen gözlenebilir tüm kişisel
özelliklerdir. Bugün kalıtım ve çevrenin birbirinden ayrılmaz bir bütünlük
taşıdığı görüşü kabul edilmektedir.
“Çocukluğun ilk 6 yılı” bireyin gelişiminin
temel taşlarını oluşturması, temel bilgi ve becerilerin bu erken gelişim
yıllarında kazanılması nedeniyle büyük önem taşır. Kişilik oluşumu yönünden
de önem taşıyan ilk 72 ayda çocuk, kendisine uyarıcı bir çevre sunan, sevgi
gösteren, ve sağlıklı gelişimini sağlayan anne-babaya gereksinim duyar.
Bu erken gelişim yıllarında temeli atılan beden gelişimi, psiko-sosyal
gelişim ve kişilik yapısının, ileri yaşlarda yön değiştirmekten çok aynı
yönde gelişme şansı daha yüksektir.
Çocuk gelişiminin kendine özgü dinamikleri olduğu, her gelişim evresinin
büyük oranda daha önceki evreler tarafından belirlendiği gerçektir.
Araştırmalar, çocukluk yıllarında kazanılan davranışların yetişkinlikte,
bireyin kişilik yapısını, tavır, alışkanlık, inanç ve değer yargılarını
büyük ölçüde biçimlendirdiğini ortaya koymaktadır.
Çoğu kez birbiriyle karıştırılan “Büyüme”
(Growth) ile “Gelişme” (Development) sözcükleri,
gerçekte birbirinden farklı kavramlardır.
Yapısal artışı dile getiren “Büyüme”, bedende gerçekleşen sayısal
değişiklikleri içermektedir (kilo, boy artışı gibi). Çocuk, sadece fiziksel
olarak büyümekle kalmaz, aynı zamanda onun beyniyle iç organlarının yapı ve
büyüklüğünde de değişmeler olur. Beynin gelişimi sonucu, çocukta giderek
artan bir öğrenme, anımsama ve muhakeme yeteneği oluşur. Böylelikle fiziksel
büyümeye koşut olarak, çocuk zihinsel olarak da gelişir.
Buna karşılık, “Gelişme”, değişikliklerin niceliği yanında niteliğini de
içermektedir. Gelişme kavramı, düzenli, uyumlu ve sürekli bir ilerlemeyi
dile getirmektedir. Gelişim, ileriye dönük olup, değişiklikler arasında
belirgin bir ilişkiyi de kapsar. Kısaca gelişim, sadece sayısal ölçümlerle
açıklanamayan, birçok yapı ve işlevi bütünleştiren karmaşık bir olgudur. Bu
bütünleşme nedeniyle, gelişimin her evresi kendinden bir sonraki evreyi
doğrudan etkiler.
GELİŞİMİN TEMEL
İLKELERİ
Gelişim süreci içinde tüm
çocuklar aynı gelişim yolunu izlerler. Çocuk koşmadan önce yürür, yürümeden
önce emekler. Ancak çocukların gelişim hızlarıyla bu davranışları başarmak
üzere geçirdikleri sürenin bireyden bireye değiştiği görülür. Bazı çocuklar,
diğerlerine oranla daha hızlı gelişirler.
Gelişimdeki 6 temel kavram şöyle özetlenebilir:
1. Gelişim, dinamik bir olgudur. Gelişim yaşam
boyu sürer. Gelişim belli aşamalara bölünmüş ve her biri, önceki aşamaların
birikimlerine dayalı olarak oluşan bir süreç içinde gerçekleşir.
2. Gelişim, genetik ve
çevresel değişkenlerin karşılıklı etkileşimlerinin ürünüdür. Örneğin,
kalıtsal zeka potansiyelinin uygun eğitim yaşantılarıyla desteklenmemesi
halinde, yeterince gelişmediği bilinmektedir.
3. Gelişim, giderek artan
bir özelleşme sürecidir. Gelişim genelden özele, bütünden parçaya
doğrudur. Örneğin, çocuklar belli bir gelişim aşamasında, sadece ellerini
bir bütün olarak kullanırken, ince kasların gelişimi ile parmaklarını
kullanmaya başlamaktadır.
4. Gelişimde denge vardır.
Gelişim özellikleri ayrılmaz bir bütün oluştururlar. Gelişim alanları
karşılıklı olarak birbirlerini etkilemektedir. Örneğin, çocuğun zihinsel
gelişimi dil gelişimini hem etkilemekte hem de ondan etkilenmektedir.
5. Gelişim, ard arda
görülen, düzenli bir süreçtir. Gelişimin kritik dönemleri vardır.
6. Gelişim bireysel
farklılık gösterir.
GELİŞİMİN TEMEL ALANLARI
Çocukların gelişimi
değerlendirilirken bireyi oluşturan değişik alanlar olarak ele alnır. Bu
temel gelişim alanları şunlardır:
1. Bedensel gelişim,
2. Bilişsel gelişim,
3. Motor gelişim,
4. Dil gelişimi,
5. Duygusal gelişim,
6. Sosyal gelişim.
A. BEDENSEL GELİŞİM
Çocuğun gelişimini bir bütün
olarak kavrayabilmek için psikolojik olduğu kadar fizyolojik gelişimi de
bilmek gerekir. Çünkü, fiziksel gelişim, çocuğun davranışını hem doğrudan,
hem de dolaylı olarak etkiler. Doğrudan etkiler, çünkü bedensel gelişim,
çocuğun neler “yapabileceğini” belirler. Örneğin, yaşlarına göre sağlıklı
bir gelişme gösteren çocuklar, oyun ve spor faaliyetlerinde akranlarıyla
eşit koşullarda yarışırlar. İyi gelişmemiş çocuksa, bu yarışmalarda
elverişsiz durumu nedeniyle geri kalır ve gruptan atılır.
Fiziksel gelişme, davranışı dolaylı olarak
etkiler, çünkü çocuğun kendine ve diğerlerine karşı tutumu bedensel
gelişiminin de etkisi altındadır. Bu tutumlar çocuğun gösterdiği uyumlara
yansır. Örneğin, şişman bir çocuk kısa sürede kendisinden ince olanlara ayak
uyduramadığını farkeder. Bu da çoğunlukla çocuğun kişisel yetersizlik
duygusuna kapılmasına yol açar. Buna ek olarak, eğer akranları kendisiyle
yavaş davrandığı için oynamayı istemezler ve de çeşitli adlar takarak alay
ederlerse, çocuksa aşağılık duygusu gelişebilir. Bu tür duygular çocuğun
kişilik gelişiminde çok önemli rol oynarlar.
Çocuklarda bedensel gelişim, “dönemsel”bir
süreçtir. Bunun anlamı, fiziksel gelişimin düzenli bir hızla değil, belli
dönemlerde, yüzlerde (fazlarda) ya da farklı hız derecelerine sahip
“dalgalar” halinde gerçekleşmesi, yani bazen hızlı, bazen yavaş olmasıdır.
Büyüme konusundaki araştırmalar, çocuklarda iki yavaş, iki hızlı olmak üzere
dört belirgin büyüme dönemi olduğunu göstermiştir. Doğum öncesi ve doğum
sonrasının ilk 6 ayı büyüme hızı yüksektir.
Yaşamın birinci yılının sonunda büyüme yavaşlar bu bunu ergenliğe ya da
cinsel olgunluğa kadar süregelen düzenli, fakat yavaş bir gelişim izler. Bu
büyüme evresi 8-12 yaşları arasında görülür. Bu evrede 15-16 yaşlarına kadar
olan dönemdeki hızlı gelişim "ergenlik fışkırması” olarak nitelenebilir. Bu
dönemi olgunlaşma zirvesine kadar dikleşerek süregelen büyüme evresi izler.
Bu dördüncü büyüme evresindeki boy uzunluğunun ileri yaşlarda da aynı
kalmasına karşılık ağırlık artabilir.
Büyüme dönemlerini şu ortak faktörler etkiler:
Uyum zorlukları: Hızlı büyüme dönemlerinin
sürekli değişkenliğine uyum sağlayabilmek, duygusal yönden rahatsız edicidir.
Yavaş büyüme dönemlerindeyse, uyum sağlamak çok daha kolaydır.
Enerji düzeyi: Hızlı büyüme, enerji tüketici
olduğundan, bu dönemlerde çocuklar çabuk yorulurlar. Bu da onları huysuz ve
tedirgin yapabilir. Yavaş büyüme dönemlerindeyse, çocuğa oyun ve diğer
faaliyetler için daha çok enerji kalır ve çocuk daha neşeli, birlikte
yaşanması daha kolay bir davranış içine girer.
Beslenme gereksinmeleri: Yaşamın ilk iki ya da
üç ayında ve ergenlik döneminde hızlı büyüme nedeniyle beslenme
gereksinimleri en üst düzeye ulaşır. Büyüme gereksinimlerine göre yeterli
miktarda ve gerekli türde gıdalarla beslenemeyen çocuklar, yorgun ve huysuz
olurlar. Oyuna ve okul ödevlerine az ilgi duyan bu çocukların sosyal
uyumları da genellikle bozuktur.
Isı dengesinin sürdürülmesi:Yavaş büyüme
dönemlerinde beden genellikle ısı dengesini korur. Hızlı büyüme
dönemlerindeyse bu denge bozulduğundan, çocuk iştahsızlık, genel olarak
bitkinlik, huysuzluk ve anti-sosyal davranış gösterebilir.
Beceriksizlik: Hızlı büyüme dönemlerinde çocuk
beceriksizce davranır. Daha önce hareketleri düzgün ve iyi olan çocuk, bu
dönemde hantallaşabilir ve sık sık tökezler. Büyüme yavaşladığındaysa, bu
beceriksizlik iyi bir motor davranışla yer değiştirir.
B. BİLİŞSEL GELİŞİM
Piaget ve arkadaşları,
çocuğun doğumdan ergenliğe kadar olan bilişsel gelişmesini ayırtılı
araştırmalarla incelemişler ve bazı kavramlarla algıların doğuştan itibaren
kazanılmış olabileceğini belirlemişlerdir. Piaget, bebeklik dönemin
çocukların, objelerin devamlı olduklarını, değişmezliklerini bile
düşünemezken, zamanla biçim ve büyüklük kavramlarını tanımaya başladıklarını
söylemektedir.
Biliş (cognition) sözcüğü, dünyamızı öğrenmeyi
ve anlamayı içeren zihinsel faaliyetler anlamına gelir. Biliş sözcüğü, şu
süreçleri kapsar.
Algılama: Gerek iç,
gerekse dış dünyadan edinilen bilgilerin yorumlanması, organize edilmesi ve
yeniden bulunmasıdır.
Bellek: Algılanan
bilginin bulunup getirilmesi ve depo edilmesidir.
Yargılama: Bilgiyi
belirli bir anlam çıkarma ve sonuca varma amacıyla kullanılabilmesidir.
Düşünme: Bilginin
ve çözümlerin nitelikçe değerlendirilmesidir.
Kavrama: Bilginin
iki yada daha fazla kısımları arasındaki yeni ilişkileri tanıyabilmedir.
Zihinsel gelişme, uyum ile özümleme arasındaki
gerilimin giderilmesini, yeni durumlarda eski tepkilerin kullanılmasından
kaynaklanan çatışmayı, yeni problemlere uyabilmek için yeni tepkiler
kazanabilmeyi içerir.
C. MOTOR GELİŞİM (Hareketle İlgili Gelişim)
Hareket anlamına gelen motor
gelişimde belirgin aşamalar vardır. Örneğin, bebek tek başına oturmadan önce
başını kaldırmayı, emeklemeden ve yürümeden önce de oturmayı öğrenir. Bu
gelişim biçimi her çocuk için geçerlidir.
Hemen her çocuk normal koşullarda bu gelişim aşamalarından aynı yaşlarda
geçer.
Araştırmalar, motor gelişiminin en az üç genel kurala göre gerçekleştiğini
ortaya koymuştur:
1. Sephalokaudal gelişim (baştan ayağa doğru gelişim):
Bu gelişimin anlamı, motor yeteneğin baştan ayak tırnağına doğru
gerçekleşmesidir.
2. Proksimodistal gelişim (Merkezden dışa doğru
gelişim): Bu gelişimin anlamı, motor yeteneğin merkezi bir eksenden
başlayarak bedenin uç kısımlarına doğru gerçekleşmesidir.
3. Bütünden özel hareket gelişimine geçiş:
Motor gelişimde (yürüme, elle tutma gibi) belirgin bir sırasın izlendiği
görülür. Başlangıçta bebeğin ilk hareketleri bütünsel ve farklılaşmamıştır.
Örneğin, bebek önceleri önünde duran objeyi avucunun tümünü kullanarak
yakalamaya çalışır.
Bebeğin özel tepkide bulunabilme yeteneğinin zamanla başladığı görülür.
Parmakların, özellikle başparmağın faaliyeti bir yaşından önce görülmez.
Burada sinir sisteminin, özellikle beynin gelişip olgunlaşmasının rolü
büyüktür.
D. DİL GELİŞİMİ
Dil, insanların birbirlerine
bilgi, düşünce ve eğilimlerini aktarabilmelerinin yanı sıra, fikirlerini
düzenleyebilmelerine ve duygularını ifade edebilmelerine olanak hazırlar.
Herkes doğrudan kendi yaşantısı yoluyla öğrendiğinden çok daha fazlasını dil
yoluyla öğrenir. Dil aynı zamanda düşünme, bellek, muhakeme, problem çözme
ve planlama gibi bilişsel süreçleri de içermektedir.
Dil, çocuğu egosundan uzaklaştırıp, onun sosyal bir kişi olmasını sağlayan,
kendisini kontrol ve takip ettirebilen, düşüncelerini, duygularını ve
davranışlarını yavaş yavaş öğretebilen ve kendini güvenli hissetmesine
yardım eden bir davranıştır.
Tüm kültürlerdeki çocukların hemen hepsi ilk sözcüklerini olarak 12-18 ay
dolaylarında söylerler. Dört yaşına geldiklerinde çoğunluğu iyi düzenlenmiş
cümleler kurarlar. Hattı zaman zaman düşüncelerini sürpriz sayılacak kadar
karmaşık cümlelerle ifade edebilirler. Bu da 1 yaşından 6 yaşına kadar
çocuğun sözcük dağarcığına her gün 5-8 sözcüğün eklenmesi anlamını taşır.
Dil yeteneğinin gelişimi de, diğer gelişim yüzlerinde olduğu gibi, düzenli
bir sıra izler. Çocuklar üzerinde yapılan dil gelişimi araştırmaları,
konuşmanın ilk öğrenildiği dönemlerde hemen tüm dünya çocuklarının temelde
aynı gramer kurallarını kullandıklarını ortaya koymuştur.
E. DUYGUSAL (Emotional) GELİŞİM
“Emotion” (emosyon) sözcüğü, Latincedeki harekete geçirmek anlamına
gelen “emover” kökünden gelmektedir. Bebek bazı duygusal davranış
biçimleriyle birlikte dünyaya gelmez. Tutumlar ve duygular zamanla oluşur,
kazanılır.
Çocukların heyecanları konusunda yapılan çalışmalar, onlardaki duygusal
gelişimin hem olgunlaşma, hem de öğrenme sonucu oluştuğunu, bunlardan hiç
birinin tek başına etkili olmadığını ortaya koymaktadır.
F.SOSYAL GELİŞİM
İnsan, biyo-kültürel ve
sosyal bir varlıktır. Kültürel koşullar içinde sosyal ilişkiler, hem
toplumun, hem kültürün hem de bireyin yapısını etkiler. Bireyin tüm yaşamı
çevresine uyum sağlama çabası içinde geçer. Bu uyum çabası doğumdan
başlayarak bir gelişim göstermektedir.
Toplumsal beklentilere uygunluk gösteren, kazanılmış davranış yeteneği
olarak tanımlanabilen sosyal gelişme, geniş anlamda bireyin doğumuyla
başlayan bir evreyi, dar anlamda ise günlük davranış gelişimini kapsar.
Daha yaygın bir tanımla, sosyal gelişme (toplumsal gelişim), kişinin sosyal
uyarıcıya, özellikle grup yaşamının baskı ve zorunluklarına karşı duyarlık
geliştirmesi, grubun ya da kültüründe başkalarıyla geçinebilmesi, onları
gibi davranabilmesidir.
KORUYUCU ETMENLER
Çocuk ruh sağlığını koruyucu
önlemleri üç aşamada incelemek mümkündür: Birinci derecede koruyucu
önlemlerin amacı çocuk ruh sağlığı bozukluklarının görülmesini azaltmaktır.
İkinci derecede koruyucu önlemlerin amacı ise çocuklardaki ruhsal
bozuklukların tedavisiyle bu sürenin azaltılmasıdır. Üçüncü derecede
koruyucu önlemler çocuklardaki ruhsal bozuklukların meydana getirdiği yeti
yitimlerinin rehabilitasyon etkinlikleriyle azaltmaktır.
Çocuk ruhsal bozukluklarına neden olan bazı etmenlerin doğum öncesinde
tanınması birinci derecede koruyucu önlemler yönünden son derecede önemlidir.
Bunun için bazı yöntemler kullanılır. Örneğin, ultrasonografi fetustaki
hidrosefali ve mikrosefali gibi beyin patolojilerini; Down sendromu,
tuberoskleroz gibi kalıtımsal bozuklukları; beyinin gelişmesindeki ciddi
eksiklikleri gösterebilir. Amniyosentez de fetal kromozom kısalığının olup
olmadığının, metabolizma hastalıklarının, DNA patolojilerinin saptanması
için yapılır. Korionik villus örnekleri, örneğin zeka geriliğinde, fetal
karyotipin ve enzim eksikliklerinin saptanması amacıyla uygulanabilir bir
yöntemdir. Nadiren fetusun dış yapısını doğrudan gözlenmesi ve bazı
dokulardan örnek alınması yöntemi olan fetoskopi de erken tanı yöntemleri
arasında sayılabilir.
Çocuk ruh sağlığında risk kavramından da söz etmek gerekir. Risk, bir
kişinin bir özel bozukluğa artmış olan eğilimini anlatır. Ancak, bir risk
etmeninin belirlenmesi kesin olarak ilgili bozukluğa neden olacağı anlamına
gelmeyebilir. Yaşamı etkileyen başka nedenleri de gözden geçirmek gerekir.
Örneğin, gebenin ilk üç ayda geçirdiği kızamıkçık infeksiyonu bebeğin büyük
oranda mental retardasyonlu olmasında önemli bir etkendir.
Prematüre doğmuş olan bir bebekte de mental retardasyon olması olasılığı
vardır. Ancak her prematüre bebek ilk örnek kadar güçlü bir risk etmeni
değildir. Yani bazı etmenler bebeklerde ve çocuklarda risk etmeni olmasına
rağmen yüksek risk değişkeni olacağı anlamına gelmez. Çocuk ruh sağlığında
risk oldukça düşük olduğunda bile bir bozuklukla anlamlı ilişki bulanabilir.
Bir risk etmenine sahip olanların bir risk etmenine sahip olmayanlara oranı
göreceli risk olarak tanımlanır. Yukarıdaki örneğe göre kızamıkçık
infeksiyonunda göreceli risk yüksek, prematüre doğumda düşüktür.
Çocuk ruh sağlığında bazen çok etmenli bozukluklara rastlanır. Böyle
durumlarda risk yüklemenin doğru olarak tanımlanması her zaman olası
değildir. Fakat bazı gelişimsel bozukluklarda, örneğin, 38 yaşından yukarıda
doğum yapan kadınların bebeklerinde Down sendromu riskinin yüksek olduğu
tahmini yapılabilir. Buna göre risk yükleme, risk etmeni olan veya olmayan
bir bozukluğun insidensi arasındaki farkı ve varsa risk etmeninin tamamen
ortadan kaldırıldığı durumlardaki bir bozukluğun görülme olasılığıdır.
Koruyucu etmenler, bir bozukluğun görülme sıklığının azaltılmasını amaçlar.
Örneğin, fenilketonüride fenilalaninden fakir mamalarla bebeğin beslenmesi
zihinsel özürlü olma olasılığını azaltır.
Ruhsal bozuklukların oluş nedenleri arasında iki ana görüş üzerinde durulur:
1- Organik, 2- Psikososyal. Bunlara çocuk ruhsal bozuklukları arasından
örnekler vermek gerekirse mental retardasyon çoğunlukla organik etmenlere
bağlıdır. Psikososyal etmenlere bağlı bir örnek ise okul korkusu ve ayrılma
kaygısı bozukluğudur. Bundan anlatmak istediğimiz mental retardasyonda beyin
işlevini bozan çeşitli nedenlerin olduğudur. Ancak, okul korkusu ve ayrılma
kaygısında daha çok anne-çocuk-çevre ilişkisine dayalı sorunlara bağlı
psikodinamik etkenler rol oynar. Tıp personelinin çocuklarda ortaya çıkan
ruhsal bozuklukları değerlendirmelerinde her iki görüşü de göz önünde
bulundurmaları gerekir. Buna bütüncül yaklaşım denir.nbsp;
NORMALLİK-ANORMALLİK
Bozukluk bir anormallik olduğuna göre bununla ne demek istiyoruz?
Bunu normallikten hangi ölçütler ile ayırabiliriz? Bunun için
aşağıdaki tanımları gözden geçirmek gerekir.
a- İstatistiksel
normlardan sapma: Anormal kelimesinin anlamı normdan ayrılma demektir.
Boy, ağırlık ve zeka gibi birçok karakteristik özellikler bir toplumda
ölçüldüğünde çeşitli değerler elde edilir. Birçok insan boy uzunluğunu orta
değerleri içindeyken birazı normalden fazla uzun veya normalden fazla
kısadır. Bu örnek gibi anormalliğin tanımı istatistiksel sıklığa dayanır.
Ancak bu tanıma göre, ileri derecede zeki veya ileri derecede mutlu olan bir
kişi anormal olarak sınıflandırılacaktır. Bundan dolayı, anormalliği
tanımlarken istatistiksel sıklıktan daha ileri düşünmemiz gerekir.
b- Sosyal normlardan sapma:
Her toplumun kabul edilebilir davranış için çeşitli standartları veya
normları vardır. Bu normlardan belirgin bir şekilde sapma gösteren davranış
anormal olarak kabul edilir. Çoğunluk böyle davranış o toplumda
istatistiksel olarak da sıktır. Bir toplum tarafından normal kabul edilen
bir davranış diğer bir toplum tarafından anormal kabul edilebilir. Ayrıca
anormallik kavramı zaman içinde aynı toplum tarafından değişikliğe uğrayarak
normal kabul edilebilir.
c- Davranış uyumsuzluğu:
Anormal davranışı istatistiksel veya sosyal normlardan sapma olarak
tanımlamaktan başka toplumsal alanda çalışan birçok araştırıcı en önemli
ölçütün davranışın kişinin veya sosyal grubun sağlığını ve mutluluğunu nasıl
etkilediğine bakılması gerektiği düşüncesindedir. Bu ölçüte göre, davranış
eğer uyumsuzsa anormaldir. Kalabalıktan korktuğu için otobüse binemeyen bir
kişide olduğu gibi bazı davranış sapmaları kişinin sağlığını bu uyumsuz
davranış ile etkilendiğini gösterir. Saldırgan bir biçimde patlamaları olan
bir ergen örneğinde olduğu gibi bazı davranış uyumsuzlukları da zararlı
olabilir. Eğer biz uyumsuzluk ölçütünü kullanırsak bütün bu davranışlar
anormal olarak kabul edilebilir.
d- Kişisel sıkıntılar:
Anormalliğe açıklayan dördüncü ölçüt kişinin davranışından daha çok kişinin
öznel sıkıntı hissetmesi ile ilgilidir. Birçok insan kaygılı, depresif veya
ajite olabilir. Uykusuzluktan, iştah azlığından ve ağrılardan yakınabilir.
Bazen kişisel sıkıntı hissetme anormal bir durumun tek belirtisi olabilir.
Bu tanımlardan hiçbiri
anormalliği tek başına açıklayan doyurucu bir anlatım değildir. Çoğu kez
dört ölçüt de anormalliğin tanımlanmasında dikkate alınır.
Normalliğin tanımlanması anormalliğin tanımlanmasından
daha güçtür. Birçok araştırıcı aşağıdaki niteliklerin duygusal yönden
sağlıklı oluşa işaret ettiğinde birleşir. Bu özellikler ruhsal yönden
sağlıklı olmayla hasta olma arasında çarpıcı farklara işaret etmez. Bu
özellikler daha çok normal kişinin büyük ölçüde sahip olduğu özelliklerdir.
a- Gerçeğin iyi algılanması: Normal kişiler
tepkilerini değerlendirmede ve çevrelerinde olup biteni yorumlamada oldukça
gerçekçidirler. Bu kişiler başkalarının söylediklerini veya yaptıklarını
yanlış olarak algılamazlar. Normal kişiler yeteneklerinin sınırını bilirler.
b- Kendilik hakkında
bilgi sahibi olma: İyi uyumlu insanlar kendi güdülerinin ve
duygularının farkındadır. Ancak hiç birimiz duygularını ve davranışlarınızı
tam olarak anlayamayız. Normal insanlar ruhsal yönden hasta tanısı
alanlardan daha iyi bir şekilde kendilerinin farkındadır.
c- Davranışın istemli
kontrol altında bulundurulması yeteneği: Normal kişiler
davranışlarını kontrol yeteneği hakkında oldukça güvenlidirler. Nadiren
dürtüsel hareket ederler. Normal insanlar da sosyal normlara karşı gelebilir.
Fakat bu durum dürtülerin kontrol edilmemesi sonucundan daha çok istemli
karar verme ile ilgilidir.
d- Kendilik saygısı ve
onay: İyi uyumlu insanlar kendilik değerlerinin farkındadır ve çevre
tarafından onaylandığını hisseder. Diğer insanlarla ilişkileri rahattır ve
sosyal ortamlarda kendiliğinden etkileşimde bulunurlar. Değersizlik
duyguları ve kabullenememe anormal olan kişilerde daha sık görülür.
e- Sevgi dolu ilişkiler
kurma yeteneği: Normal kişiler diğer insanlarla yakın ve doyurucu
ilişkiler kurarlar. Diğer kişilerin hislerine duyarlıdırlar ve kendi
gereksinimleri için diğer kişilerden aşırı isteklerde bulunmazlar. Ruhsal
hastalığı olan kişiler ise, sıklıkla kendi güvenliklerini koruma
çabasındadır ve ileri derecede ben-merkezci olurlar. Kendi hisleri ve
çabaları ile uğraşırlar, sevgi ararlar fakat karşılık veremezler. Bazen
yakın olmaktan korkarlar, çünkü geçmişteki ilişkileri yıkıcı niteliktedir.
f- Üretkenlik:
İyi uyumlu insanlar yeteneklerini üretken etkinliklere çevirebilir. Yaşam
hakkında heveslidirler ve kendilerini günün gereksinimlerini karşılamada
baskı altında tutmazlar. Enerjinin süregen biçimde yokluğu veya ileri
derecede duyarlı olma, sıklıkla çözülmemiş sorunlar sonucu ortaya çıkan
ruhsal yönden iyi olamama belirtileridir.
Dr.Ruhi Çakır
http://www.bebekkokusu.com