|
| Hızlı Erişim |
 |
|
|
|
|
|

ÇIĞLIK
Rıza ELİTOK(Sosyal Hizmet Uzmanı)
Zamanın ve mekanın sınırları içinde kendisini arayan varlık, sonsuz
devinim-dönüşüm, oluş-yok oluşlar içinde bilincinin yetersizlikleriyle
yoğrulmuş sancılarla var eder kendini.Emekle doğanın, yürekle aklın, umutla
karamsarlığın, ölümle korkunun, iyilikle kötülüğün amansız ve soluksuz
çatışmasıdır sürüp giden. Ve bu çatışmaların ortasında ateşin içindeki özdür
eylemci, üretici, yok edici, ağlayan, gülen, aşık olabilen varlık.
Uzun soluklu, zamandan daha sabırlı, karmaşıktan daha karmaşık, tüm evreni
kendisinde hayranlık ve şaşkınlık uyandırtacak denli muhteşem, derin,
çelişkili ve dinamik bir süreçle; zaman ve mekandaki algılama sınırları
içinde tarihini inşa eden ve yazan varlık; hayat vereceği, büyüteceği ve
geliştireceği umutlarının ütopyalarının uğruna türküler, destanlar, aşklar,
savaşlar ve acılarla yoğurur kendini.
Kendisini kimi zaman gecede akıp giden bir yıldızda, kimi zaman bir çiçekte,
kimi zaman bir aşkın gözlerinde, kimi zaman küçük şirin bir çocuğun o saf
gülüşünde bulan varlık; kendisinde kaynaşmanın coşkusunu hissettiği an bir
tohum gibi filizlenir. Engin, asi, kimi zaman hüzünlü, kimi zaman coşkulu
bir sevdayla kuşanır benliği.Bu istenç kimi zaman bir ağıt olur yürekte,
özgürlük ve aşkın uğruna çığlık olur dillerde, bir türkü bir destandır bu
çığlık ezelden beridir söylenip gelen.
Kimi anlarda zaman ve mekanın yargıcı, kimi anlarda gök kubbe altında
kendisini tutsak hisseden varlık; aslında hem kendi kendisinin yargıcı hem
de kendi kendisinin tutsağıdır. Ama bunu bilemez çoğu zaman, bildiği bir şey
varsa o da; boynunda, şah damarının üstünde ölümcül bir soğuklukla
şakırdayıp duran zincirlerin ağırlığı altında kopardığı çığlıktır.
Sadece dört duvar arasında ölümlü bir bedenin alıkoyulması mıdır tutsaklık?
Oysa ezelden beridir içimizdeydi tutsaklık. Sadece elbisesini değiştirdi,
kimi zaman kutsaldı kimi zaman modern oldu, şimdilerdeyse küresel.Oysa buna
rağmen sürüp gitti çığlık, kimi zaman acıyla kimi zaman coşkuyla.Çünkü hala
kendini bulmuş değildi, zaaflarının ve ölümlü nefsinin tutsağıydı.Çünkü
gerçek,hala bir mum ışığı kadar güçsüzdü.Oysa gerçek, ölümlü ve umutsuz
gözlerin göremeyeceği ve ona bakamayacağı ışık gibi varlığın içinde,
özündeki anlamda saklıydı.
Arzulanan, gerçeğin çok ötesinde gibidir.Ve an gelir, arzu edilen ile
olanaksızlıklar arasındaki derin uçurumun o soğuk ve acı gerçeği kendini
hissettirir. Hayal kırıklığı ve umutsuzluk, henüz gerçeği bilememenin
acısıdır. Olmak ve olmamak arasındaki bilinen yol ve erekler sanal bir
yanıltmaca veya çocuksu bir alışkanlıktır belki. O halde gerçek nedir?
Hayatı anlamlandıran şeyin özü nedir? Bu serzeniş özündeki tanrısallığı
yitirmiş ve onu arzuyla arayan hiçliğin boşluğunda debelenen insanın
serzenişidir.
Sevginin ve aşkın peşinde, zaman ve mekânın sınırları içinde hapsolan
varlığının anlamını arayıp durursun. Çünkü varoluşundaki gizin yüce sevgi ve
aşkta saklı olduğunu hissediyorsun .
Bireysel çaba ve olanaklar azimli, kararlı ve güçlü olsa da zaman ve mekanın
yanıltıcı etkisinin dışında kalması çok zor gibi. Devinen ve yaşayanın,
insan bilincine yansıması göreceli gibidir ama gerçeğin tek ve bu gerçeği
gören bir gözün varolduğu muhakkaktır.
Önünde gördüğün yolun tehlikelerini, avantajlarını, sınırlarını görüyorsun,
yine de kendine ve gerçeğe yabancı olduğun hissi ve bu histen kaynaklı
hiçlik ve ya boşluk ruhunda ve bilincinde ağırlığını hissettiriyor.
Elin kolun bağlı oysa, boşluk ve hiçlikte akıp giden zamanın şaşkınlık ve
sarhoşluğu içindesin aslında. Mutluluğu gördün mü ki yaşadığın anda? Yoksa
mutluluk için daha farklı bir yol ve bakış mı gerekli insana?
Bilinmeyen gerçek, henüz bir masal gibidir. Bu yüzden hep kaf dağının
ardında gizlidir. Bir zamanlar, güneşin hiç batmadığı bereketli
topraklar, eski şan ve cazibesini yitirdi. Bir çok uygarlıklar gelip geçti
bereketli topraklardan. Hepsini de doyurdu, korudu, yer yurt oldu. Kim
geldiyse kucağını cömertçe açtı. Belki de bu yüzden miskin ve uyuşuk
nesiller yetişti bu topraklarda. Doğa ana her şeyi sunmuştu, aramaya
,çabalamaya gerek yoktu.İlk cennet düşlerini yarattı bereketli topraklar.
Sonra ardından hüzünle anılan yitik cennetler anlatıldı bin bir gece
masallarında.Babil, Nil, Mezopotamya, Atlantis,Hitit...Güneş eskisi gibi
doğmayacak bu topraklarda ve kaybedilen göz tekrar yeniden aranacak. Bilgi
doğallıkta, saflıkta, aşk ve sevgide gizlidir.
Her ölüm, derinliği ve soyluluğu oranında bir başlangıcı, yeni bir yaşamı da
beraberinde getirir. Cenneti ararken sonsuzluğa giden üstad boşuna dememiş;
“güneş de batarken sararır ve tekrar inip yeryüzüne, döneceğim size”.İşte
burada umut, işte burada ışık.
Tanrıların ve kralların ülkesi yaşlandı artık, bereketli gövdesi
sömürülmekten, yağmalanmaktan kurudu.Yaşlı toprakların çocukları ve
torunları kayıp cenneti ve bilgisini yeniden aramak durumunda.

|
|