‘ALKIŞ’DA,
‘YUHA’DA ALMADIM
Hepimizin “hoca”sı
Emre Kongar Hoca; müsteşarlık anılarını anlattığı kitabını okurken not
almışım: “Adam olan alkışları üzerine almaz. Çünkü onlar ya içinde
bulunduğu gruba yada savunulan genel çözümlere ilişkindir. Ama ‘yuha’
lardan ders alır. Çünkü onlar mutlaka kişisel bir yanlışı vurgular. En
azından yanlış insanlarla yanlış yerde bulunma yada yanlış şeyler söyleme
veya yanlış anlaşılma gibi.” sözlerini.
Tüm memuriyetimde
resmi “alkış” bir kez aldım. Toptan verilen bu “alkış”ı
önemsemedim: memuriyet özgeçmişimi yazarken işe yaradı sadece.
Asıl önemlisi “yuha”lanmamış
olmam. Yenilerde ortaya çıkan profesyonel yuhalayıcı ‘’Kerinçsiz’ler
var ya! Onların kötü karbon kağıtlı kopyalarının, “yuha”dan öte
giden “linçvari” salvoları oldu sıkça. Püskürttüm. Kısa vadede
kaybedip, uzun vadede kazandım.
Çemişkezek(!)
Huzurevindeki yıllarım da dahil, memuriyetimde ‘bilerek’ hata
yapmadım Yaptıysam da “gören- bilen” olmadı herhalde.
‘Alkış almadım.’
dedim ama, ‘kendi kendimi kutladığım zamanlarım’ olduğunu
itiraf etmeliyim. Özellikle insan ilişkilerinde “eh artık: bu kadarı da
olmaz” dediğim vukuatlara şahit olurken içimden ‘yuha’ladığım
insanlar olduğunu da bilesiniz.
Yöneticilikte
hasbelkader mühür sizde olduğundan “Süleyman” olursunuz.
Süleyman’lığınız sona erdiğinde, şapkanızı önünüze koymanız fazlaca bir
işe yaramaz. Aslolan: arada bir şapkayı kafanızdan çıkarıp, kafanızı,
saçlarınızı havalandırmanızdır.
Bu bölümü yazarken notlarıma daldım
yine. Hala anımsaması bile rahatsız eden bir olay sonrası yazdıklarımı
okudum. Derinlere daldım.
Saksıdaki
mor menekşeler
Olayı geçelim: ama
konuya ilişkin kendimi yüksek amperli akümle şarj etme örneği olacağından
aşağıdaki satırları paylaşmak istiyorum.
“ Evet, duygular bu merkezde iken;
yani bunları düşünür / yazar iken:
davetsiz bir misafir....
OKTAV tekerlekli sandalyesiyle
kapıda...
Kucağında bir saksı mor menekşe ile..
‘Mavi gözlü dev’ vardı ya..
Hani bahçesinde ebruli mor menekşeler
açan..
Bizim ev pembe panjurlu olmasa da,
Şado’nun odasında
-her zaman demek yanlış olur-
böyle mor menekşeler açar.
Ve de Şado
“gel de bu huzurevini sevme “
diye zırlar.”
İnsanların
kederini anlayabilmek
Huzurevine kabul
edildiğinin akşamı dinlenme salonundaki yaşlıyı döven yaşlımızın (adı Numan
olsun) bizi uğraştıracağına olan inancımız çabucak yok oldu. Kattaki
meslektaşımızın Numan Bey’le kurduğu iletişim kuruluşa uyumunu hızlandırdı.
Kendi sorunlarına benzer sorunları olan insanların huzurevinde bulunduğunu
bilmek onu rahatlattı. “Şeker” gibi bir yaşlı oldu: çocukları onu “şeker”
gibi baba olarak görme Galatasaray’ı şampiyonluğa götürecek maçı gece
odasında tek başına izleyen, maçı alınca kalbi duran Numan Bey’in ölümü
huzurevindeki herkesi etkiledi. Ölüm haberi bana kontrol için gittiğim
hastane kapısında ulaştı. Kuruluşa döndüğümde gözlerimi kıpkırmızı gören
-genel teftişçi- müfettiş arkadaş “bir durum mu var?” demişti Mezarın
üzerine konacak sarı gülleri -el işi atölyesinde kendisinin yaptığı- cenaze
arabasındaki personelimize uzatırken, psikolog arkadaşımız da koşturarak gül
suyunu getiriyordu. İşte o arada hepimizin duyacağı bir sesle “Onun
– babam demek istiyor- ne mal olduğunu bileydiler, bunları yapmazlardı.”
dediğini duyduk Numan Bey’in kızının. Yanıtlamaya gerek yoktu. Odama
döndüğümde oğlunun çalıştığı kamu kuruluşunun verdiği “Sevgili babaları.....”
sözcüklerinin yer aldığı ölüm ilanını getirdi yaşlımızın biri.
Hamiş: “.......
zamanımız dar. Birbirimizi anlamak için de, az bir zamanımız kaldı.
Bütünleşen bir dünyada, diğer insanların kederini anlamadan yaşamak gittikçe
daha tehlikeli olmaya başlıyor.” Türker Alkan-radikal-30,12,1999
Vakti “dar”
olanlar
Huzurevinde çalışırken
insan yıldızları omzunun kenarında hissediyor. “Bir gün herkes yıldızlara
karışacak”sa da, huzurevindekilerin yıldızlara daha yakın olması,
onların ‘dar’alan zamanlarını sündürme çabasına sokuyor insanı.
Nedendir
bilmem:
-
akşam giderken sapasağlam bıraktığınız bir tontiniyi,
sabahleyin bulamadığınızda,
-
rahatsızlanan tontini için ambulans çağırırken içinizden “çok
çekmez inşallah” derken kendinizi yakaladığınızda,
-
huzurevine ön kapıdan girenleri arka kapıdan çıkarırken,
mazide muktedirken “in” olan ana/babaları, muhalefete düştüğünde
yokumsayan evlatların -her şey sona erdiğinde- timsah gözyaşlarını
gördüğünüzde,
-
annesine ayrı- size ayrı ‘oynayan’ yaşlı
yakınlarına satır arasında hayata dair bazı anımsatmalarda bulunduğunuzda
birden ‘itici’ ilan edildiğinizde,
-
annesini ziyarete gelmeye yüksünen oğulun- ve de
karısının-, müteveffanın terekesi -informal- saptanırken; yarım kavanoz
reçeli çöpe atan personel için kıyamet kopardığında söylemek
istediklerinizle- söyleyebileceklerinizin arasından tercih yaparken
zorlandığınızı fark ettiğinizde,
-
güle oynaya izne gönderdiğiniz yaşlınızın artık huzurevine
dönemeyeceğini telefonla öğrendiğinizde
-
babasından kalan maddi değeri çok küçük bir şeye el koyan,
ancak kardeşlerinin haberi olmaması için sizi ikna edemeyince aracı-tefeci
bulmasına karşın istediğini elde edemeyince sizi “aforoz” etmeye
kalkışan yaşlı yakınlarıyla yüz yüze geldiğinizde,
-
her üç aylığını aldığında emanet kasasındaki “kefenlik”
parasını arttıran yaşlının “bir üç daha görürüm inşallah “ demenin
mutluluğunu yaşadığını gördüğünüzde;
kötü olursunuz. Sonra
Turgut UYAR’ın dizeleri gelir aklınıza:
“......Bizim tasalarımızın
eskidir tarihçesi
sonunda umutlanmak, başında gül
bahçesi
bir bayrama su veriyor bu gümüş
çeşme
Çünkü dünyada artık
vakit dardır.
Geçmiş
armağan edemedik!
Ömrünün son baharına
denk gelen dönemine şahit olduğunuz bir insanın geçmişine ilişkin olarak
siz; salt irade beyanıyla size verilen bilgilerle yetinmek durumundasınız.
Ha bir de; onun geçmiş yaşam kültürüne ilişkin minik ip uçlarını
değerlendirebilirsiniz.
Bir insanı tanımak ne
menem zor bir iştir!
Toplu bakım hizmeti
verilen bir kuruluşta siz, ancak yaşlınızın geleceğine müdahil
olabilirsiniz, asla geçmişine değil. İşte bu yüzden;
-
“Güngörmüş” yaşlınızın demans nedeniyle önüne
gelenden ekmek dilendiğini gördüğünüzde,
-
Cumhuriyet balolarında dans eden kadının fotoğrafıyla,
yatakta gördüğünüz iki büklüm-sade kemik aynı insan olduğunu
öğrendiğinizde,
-
Geçmişte çobanlık yapan yaşlının mendilinden yaptığı
çıkında ekmek sakladığını gördüğünüzde,
-
Köyünde sözü geçen biriyken, geldiği kentte -çocukları
dahil- her şeye yabancılaşan, yanlış tercihleri yüzünden ortada kalan,
hiç alışkın olmadığı bir yaşamın içinde kendini bulduğunda yüzleşme
çabasına giren ama beceremeyen yaşlının gözlerindeki pusuyu gördüğünüzde,
-
Hayatın karşısında hep dimdik olan yaşlınızın, bir
başkasının destek alır hale geldiğinde acizliğin acısını tüm bedenine
yaydığını fark ettiğinizde,
-
Hayatın yuvarlak hatlarının keskin-sivri köşelere sahip
olduğu süreçte her şeyin zorlaştığını fark eden yaşlınızın minicik bir
güzellik karşısında duygularını sadece gözyaşı ile ifade edebildiğini
gördüğünüzde de; kendinizi kötü hissedersiniz.
Hamiş yerine;
İnsanların birbirine ‘geçmiş’ armağan etmesi,
gelecek armağan etmelerinden daha
zor.
Üzerinde
elbisesi olmayan yaşlılar üzerine
Mevlana’nın: “Çok
insan gördüm / üzerinde elbisesi yoktu/ çok elbise gördüm / içinde insan
yoktu” dizelerini bilmeyeniniz yoktur.
İskoçya’da bir
bakımevinde ölen –‘elbise’li- yaşlı bir kadının eşyaları arasında
bulunan, bizlere yaşlıları anlama yükümlülüğünü hatırlatan yazar ve
çevirenini bilmediğim aşağıdaki şiirin yaşlılık alanında çalışanlar ,için
anlamlı olduğunu düşünüyorum.
Hamiş:
BUNU HUYSUZ
BİR YAŞLI KADIN YAZDI
Ne görüyorsunuz
hemşire,
Ne görüyorsunuz ?
Bakarken
düşünüyor musunuz
Bana
Pek bilge
olmayan, huysuz bir yaşlı kadına.
Sağlığından
kuşkulu, bakışları uzakta,
Yemekleri
ağzından dökülen,
Ve yüksek sesle
Cevap vermeyen,
Yaptıklarınızı
fark etmiyor gibi görünen,
Sonsuza dek
çorabını ya da ayakkabısını
Kaybeden,
İstese de
istemese de
Dilediğinizi
yapmanıza izin veren,
Beslenerek ve
banyo yaparak,
Uzun günü
dolduran.
Düşündüğünüz bu
mu ?
Bu mu gördüğünüz
?
Öyleyse
gözlerinizi açın hemşire!
Siz beni
görmüyorsunuz,
Sizin emrinizle
kalkar, sizin emrinizle yerken,
Burada sessiz
otururken.
Anlatacağım
size kim olduğumu.
On yaşındaki
küçük çocuğum ben,
Bir ana ve
babanın,
Kız ve erkek
kardeşler, birbirini seven,
On altı yaşında
bir kız,
Kanat takmış,
Her an bir
sevgiyle,
Karşılaşmayı
hayal eden.
Yirmisinde bir
gelin,
Yüreği hoplayan
Tutmaya söz
verdiği
Evlilik
yeminlerini hatırlayınca.
Şimdi yirmi
beşimdeyim,
Benim de bir
küçüğüm var,
Güvenli ve mutlu
Bir yuva
bekleyen.
Şimdi otuzunda
bir kadın
Küçüklerim hızla
büyüyor.
Birbirlerine
sımsıkı bağlı
Kırkımda
oğullarım büyümüş ve gitmişti
Yanımdaydı
erkeğim,
Ve yas tutmadım.
Ellimde bir kez
daha
Bebekler belirdi
dizlerimin etrafında.
Yeniden tanıdık
çocukları
Sevdiğim ve ben.
Kara günler çöktü
üstüme,
Kocam öldü.
Geleceğe
bakıyorum
Korkuyla
ürperiyorum
Gençler kendi
yavrularını yetiştiriyorlar
Ve ben yılları,
sevgilerimi düşünüyorum
Doğa acımasız,
Şimdi yaşlı bir
kadınım ben.
Beden yıprandı,
cazibe ve enerji gitti.
Bir taş var şimdi
Bir zamanlar
yüreğimi taşıdığım yerde.
Ama hala genç bir
kız yaşıyor
Bu kalıntının
içinde.
Ve şimdi yeniden
kabarıyor yıpranmış yüreğim
Hatırlıyorum
yılları, acıyı hatırlıyorum
Seviyorum ve
yılları yeni baştan yaşıyorum
Sayılı ve çok
hızlı geçen seneleri düşünüyorum.
Kabulleniyorum,
katı gerçeği
Hiçbir şeyin
sonsuz olmadığını.
Açın gözlerinizi
hemşireler,
Açın ve görün!
Huysuz ve yaşlı
kadını değil,
Yakından bakın,
Beni görün.