ULAŞABİLDİĞİN KAYNAK: SENİNDİR
Sosyal hizmet kuruluşlarında –alanda- çalışmanın keyifli
yanları çoğu kez, iş yoğunluğu vb. nedenlerle süreç içerisinde
görülemez, algılanamaz olur. Umudumuzun tükendiği, kendimizi yapayalnız
hissettiğimiz bir anda yakılan ufacık bir umut ışığı, sosyal hizmet
çalışanlarını yeniden hayata bağlar.
Bizden hep ”hizmet” istenir ama: istenen “Parasız,
Elemansız Hizmet” dir, yani “PEH”Bu yüzden biz
sosyal hizmet uzmanları kendi aramızda konuşurken “hep PEH, hep PEH”
deriz. PEH, bazen de yapmak istemediğimiz çalışmalar için anlamlı
bir mazerettir.
Uzman olarak çalışırken birilerinden –başta
müdürünüzden- bir şey(ler) isteme hakkınız –ve de lüksünüz- vardır.
Müdürseniz; istenenleri sağlama-verme göreviniz vardır, isteme hakkınız
işe sınırlandırılmıştır.
Çalıştığınız kuruluşta bir şey yapmak istediğinizde,
önünüze sayılamaz engeller çıkar.
Başladığımız bir çalışmanın sürdürülmesinin önündeki
engel çoğu kez ya eleman yada ekonomik yetersizliktir. Bazen çalışmanıza
verilecek küçük çaplı ekonomik destek size zaman kazandırır, gereksiz
efor harcamanızı engeller, çalışmanıza da yeni boyutlar ekler. En
önemlisi başka çalışmalara da alt yapı hazırlar.
Çemişkezek(!) huzurevinde yapmak istediğimiz
çalışmaların / değişikliklerin önüne çıkan engeller çeşitli olsa da,
para ve eleman yetersizliği hep baş roldeydi.
El işi atölyesine sermaye
Milli Eğitim Müdürlüğünce kuruluşumuza görevlendirilen
usta öğreticilerin yönderliğinde oluşturduğumuz atölyeye katılım
istenilen kadar yüksek değildi. Tam kadrolu dokuz yaşlıyla sonuna kadar
sürdü: arada katılanlar hariç. Bilirsiniz bu tür el işi etkinliklerde
başlangıç çok masraflıdır. Alet-edevat, genel–özel malzeme. Yaşlılar
hevesli. Bağış parayla alabildiklerimiz yetersiz kaldı. Bir şey
yapmalı?
Arkadaşlardan gelen “kısır yapıp sen, ben, bizim
oğlana satma” önerisi kabul görünce, bu amaçla oluşturduğumuz fon
gelirinden malzemeleri aldık. Koca bir kazan kısır yaptık. İlk tabak 5
ETL, ikinci tabak 2 ETL., artı domates dilimi 1 ETL. Laf aramızda en çok
domates para kazandırdı. El işi grubundaki yaşlılar satış yaptılar, biz
yardım ettik. Ne toplandı hatırlamıyorum ama, artık ‘döner sermaye’si
bulunan el işi grubunun idareye gereksinimi kalmadı, kendi yağıyla
kavruldu, hatta bazen bile destek oldu.
Füsun IÇKAM SAYINER’in “Bir Küçük Su
Damlasından Harelere” adlı kitabında el işi atölyesine ilişkin olarak:
“O kadar ciddi havalarda yapardık bu işi. Erdoğan Bey de çok ciddi
muhasebesini tutardı.N.G. ve ben de bilirkişi olarak hesapları kontrol
eder ve harcamaları onaylardık. Bu paranın içinden çay, nescafe, şeker
alırdık. Bazen de fazla kazancımız olursa, dışarıda yemeğe, dansa
giderdik.” yer almaktadır.
Ailemizin eski radyosu
Çocukluğumda evimizin en değerli eşyası ‘radyo’muzdu.
İçine yurttan sesler korosunun nasıl olup da sığdığını bir türlü
anlayamadığım, ‘arkası yarın’ ve ‘radyo tiyatrosu’nu
keyifle dinlediğim bu radyoya yıllar sonra “el koyma”ya yönelik
tüm girişimlerimi rahmetli anacığım önlemişti. Tatil dönüşü İzmir’de
anneme uğrayan sevgili Hülya-Doğan Keskin (meslektaşlarımız), annemin
bana ulaştırılması için verdiği –sürpriz- radyoyu Huzurevi’ne
getirmişlerdi. Eve götürememiştim uzun süre, sevgili radyomu.
Arkadaşlarla yaşlı haftası taslak programı için odamda çalışırken bir
ara gözüm radyoya ilişti: “Radyo sergisi açabilir miyiz?” sorum
hararetle karşılandı. Derken iş büyüdü.
Yaşlılardan, evlerimizden, yakınlarımızdan emaneten on dokuz radyo
toplamıştık. Her marka, her model. Günlerce iğnesini bulmak için
uğraşıp, sonunda bulduğumuz gramofonumuz da vardı: Münir Nurettin’’ler,
Safiye Ayla’ların taş plakları da.
Huzurevi lobisinde yaşlılarımızın el ürünlerini
sergilemede farklı bir tasarım denedik. Benzer el işi ürünleri ayrı
masalarda radyo çevresinde sergiledik. On sekiz masa, on sekiz radyo. On
dokuzuncu radyo detaylı ve anlamlı bir dekorla sergilendi. Sallanan
koltuğu, antika sandalye, eski kilim, pösteki, daktilo, gazetelik,
hazeran koltuk, eski gazeteler, nargile, iğne oyaları bakır kaplar ve
aklımıza gelip de bulabildiğimiz pek çok aksesuar... veeeee elbette
radyo.
Canlandırma köşesi huzurevini canlandırdı.
Sergi çok ses getirdi. Medya geniş yer verdi. Yaşlıların
çok hoşuna gitti. Hafta buyunca isteyen yaşlı orada çayını içti.
Akşamları topladık, detayları. Gündüzleri de yaşlılar sahiplendi
sergimizi. Bu canlandırma köşesinin bir bölümü kısa süre müdür odasında
da yaşatıldı.
Mayıs ayında Sosyal Hizmetler Konferansı yapılacaktı.
Sosyal Hizmet Uzmanları Derneği yönetimi bu canlandırma köşesini
Konferansın yapılacağı mekanda da sergilememizi istenince, yelek, baş
örtüsü, gözlük, nargile, fes benzeri aksesuarlarla isteyen katılımcının
fotoğrafını çekerek gelir elde etmeyi önerdik. Anlaştığımız fotoğrafçı
çekti, kar koyarak sattık. Kuruluşun elektrikli daktilo, fotokopi kağıdı
stoku, masa örtüsü gibi ihtiyaçlarını karşıladık.
Bir kamu kuruluşunun bölge müdürleri toplantısının
sosyal etkinlikler kısmında bizim canlandırma köşesi yine gündeme geldi.
Bu etkinlikte elde edilen gelir film-tab-emek masrafımız olmadığından
çok yüksek oldu. Kamu kuruluşu bu masraflarımızı yüklenmişti.
Cahilliğım teknoloji getirdi
Kuruluş sosyal servis ve döner sermaye saymanlığında
bilgisayarlı sisteme geçmek hedefimizin gerçekleşmesi zaman alacaktı.
İhtiyaç çok, olanak yoktu. Düşük bellekli bilgisayarımızda bazı kayıtlar
saklanabiliyordu. Askere giden personelimizin özel yazıcısını
kullanıyorduk.
Her üç aylığını aldığında bize bağış yapan gönüllümüzün sayesinde fax
cihazımız olmuştu. Cihazı monte eden servis elemanı beni ve teknik
danışmanımı(!) bilgilendirmişti.
Teknoloji cahili olduğumdan, yeni bir aletin tanıtımı esnasında
dinler, not alır, saçma sapan sorular sorarım, anlamışçasına ‘hımmm’
filan derim, ancak sorun olduğunda da asla çözemem. Huzurevinde
teknisyen, bilgisayar kurdu memur, doktor, hemşire, aşçı vb. teknik
danışmanlarım oldu hep. “Ben pek anlamam!” diyebiliyordum sıkça:
kaliteli danışman bulma şansım olduğundan.
Fuşya renk kurdelelerle süslenmiş bilgisayar bağışı
Bir gün faks cihazımız bozuldu(!) Danışman işe yaramadı.
Firmayı aradık: ‘geliriz’ dendi ama, gelen yok. ‘Sanayi
Bakanlığına şikayet edeceğiz!’ şeklinde sekreteri tehdit etmemiz işe
yaradı. Servis yetkilisi sorunu buldu: kağıt bitmiş. Bozulmadım:
biz sorunu aktardığımızda telefonla yönlendirme yapılmamıştı. Bize de
zaten doğduğumuzda fax kullanmayı öğretmemişlerdi. Yetkiliye “Patronunuza
söyleyin: ‘Telefonda kağıt olup, olmadığına bakın!‘
denmeliydi bize!“ deyince, “patron, benim” yanıtını aldık.
Sohbet esnasında sekreterimden “yazıcı bozulmuş!” müjdesi geldi.
“Tüh, vah vah” sözlerini bolca tüketirken, konuğum kalktı.
Uğurlarken “yarın sabah yerinizdeyseniz gelmek istiyorum” deyince
şaşırdım. Geldi: yazıcı—faks kağıdı kolisi+çikolatalı pasta ile. Acaip
mutlu olduk. Üç gün sonra bir kez daha geleceğini söyledi. Geldi:
yanında fuşya renk kurdelelerle süslenmiş son model bilgisayarla
birlikte. Bu kez ikram bizden: pasta ve Kavacık şişe suyu.
“Bir sandalye de benden” kampanyası
Kuruluşun çok amaçlı birimlerinde kullanılan plastik
sandalyelerin değiştirilmesine gereksinim duyuyorsak da; cebimiz izin
vermiyordu. Yaşlı yakınlarından birinin bağışladığı renkli kolçaklı
plastik sandalyeler, katlardaki ‘niş’lerin havasını
değiştirmişti. Yaşlılar hoşnuttu, bu yenilikten. Gönlü bol
yaşlılarımızdan (adı Tahir olsun) biri, - ülke çapındaki ‘bir tuğla
da sen koy’ kampanyasına nazire- yaşlılara yönelik “ Bir
sandalye de benden” kampanyası açmayı önerdi. ‘İdare olarak
para toplayamayacağımızı, ister(ler)se yaşlıların kendi arasında bu tür
kampanya yapabileceklerini “ söyledik. Yaptılar. Biz ayni bağış
kabul ettik. Tahir Bey bu tür konularda. gönüllü huzurevi lideri oldu.
Yaşlılarımızın sempatisini kazanıp, bize olan güvenleri geliştikçe,
destek verdiler. Yanlışım yoksa: kıyma makinesini de benzeri şekilde
yeniledik.
Danışmanlık ücretim: küçük ölçekli proje hibesi
Dış işleri Bakanlığı aracılığıyla bir ülkenin bir
büyükelçilik Sosyal Güvenlik Müsteşarı ile o ülke iktidar partisi
milletvekillerinden ikisiyle birlikte ziyarete geleceklerdi. Ülkelerinde
yaşlılara yönelik hizmetlerin planlanması aşamasında bilgi alma amaçlı
bu görüşme tercüman aracılığıyla gerçekleşti. Konukseverliğimizden,
bilgi paylaşımcılığımız ve dayanışmacılığımızdan etkilendiklerini
ilettiler. Görüşmenin informal aşamasında zorunlu iki-üç telefon
görüşmesi yapmıştım. Bozuk televizyon, koltuk döşemeleri, yeni jeneratör
alımı. Tüm konuşmaları dinleyen – anlamadığını düşündüğümüz-
konuklarımızdan müsteşar “ kuruluşun gereksinimlerini içeren bir
proje hazırlamamız durumunda hükümetlerinin küçük ölçekli proje
hibesi programından yararlanmamız için çaba harcayacağını”
söyleyince, dilim uçukladı neredeyse. Meğer müsteşar Türkçe
biliyormuş. Projeyi sosyal servisteki arkadaşlarla hazırladık. Sunduk.
Onaylandı. Bir sonraki yıl bütçesinden ayrılacak olan hibe gelmeden altı
ay önce ben kuruluş müdürlüğünden istifa ettim. Huzurevinin önemli
gereksinimlerinin karşılandığı hibe nedeniyle düzenlenen törene kerhen
davet edildim, teşekkürümü de yaşlılardan ve elçilik müsteşarından
aldım.
‘Berberhane’ artık erkek kuaför salonu
Kuruluş içinde yeni mekansal düzenleme ile
‘berberhane’nin yerinin değişmesi gündeme geldi. ‘Yeri değişirken,
amortismanı dolan malzeme ve donanımları da değişmeli’ dedik. Ama
nasıl? Bir öneri: Açılışın sürprizlerle dolu olduğunu ilan edelim ki
katılım artsın. İçeri girişi 1 ETL yapıp, karşılığında içecek+kuru pasta
verelim. Konsünye alacağımız sandalye vb.nin parasını daha sonra
ödeyelim! Yeni yerinde ilk traşı yaptıracak kişiyi açık arttırmayla
saptayalım.”Aynen yaptık. Yaşlı yakınlarından biri alkışlar
eşliğinde traş oldu: biz de tüm borçlarımızı ödedik.
Egzersiz salonumuz
İlk memuriyetine kuruluşumuzda başlayan fizyoterapist
arkadaşımız -doğal olarak- egzersiz odası olmamasından yakınıyordu.
Kendisine ‘bana biraz zaman tanımasını, mükemmeli olmasa da amaca
uygun bir salonumuz olacağına inanması”nı söylüyordum. Yaptık.
Bağış yemek masasını, muayene divanına çevirdik. Araba
direksiyonundan omuz çemberi, dolap kapağından parmak merdiveni, eski
karyola demirlerinden barfix, süngerleri vinleksle kaplayarak yer
minderi, eski koltukları şallandırarak modern görüntülü koltuklar,
depodaki kalıntı bilumum boyalarla renklendirilen duvarlar.....
Terzimizin diktiği kum torbaları... Yaratıcılık tavan yapmış durumda...
Bütçe ödeneğinden üç adet cihaz. Bağışlarla kuvvet topları, tartı,
dambıllar, jimnastik metleri, kas çalıştırıcılar.... duvar aynası...
Yeni perdeler...
Müthiş heyecanlıyız. Hele taze memur fizyoterapisti görseniz...
Muhteşem bir açılış yaptık.
İlaç toplama kampanyası
Heyecanlarımızda bize hep eşlik eden kuruluş
eczacımızla kafa kafaya verdik: ilaç firmalarından ilaç talebinde
bulunacağız. Yazdığımız şık ve anlamlı mektup amacına ulaştı:
gereksinimimiz olan ilaçları stokladık. Bütçeye önemli düzeyde
–görünmeyen- katkı sağlamıştık. İşimize yaramayacakları da diğer sosyal
hizmet kuruluşlarına yönlendirdik. Uzun bir süre sonra eczaneyi
kapattık. Çemişkezek Huzurevindeki çalışma sürecimde beni çok üzen bu
kararın alınmasına yol açan gelişmeler konusunda ‘masumdum ve
engellemek adına yapabileceklerim yetersiz’ kalmıştı.
Şiirli bayram-yeni yıl kartlarımız
Gönüllü ilişkilerimizin kalitesinin arttırılmasının,
bize dönüşümünün ‘yol, su, elektrik’ olacağının bilincindeydik.
Son beş yılda kuruluşa ayni-nakdi bağış yapanların
işlendiği ‘Bağış Defteri’ne (Bkz:Anılar 1 bölüm), yeni
bağışçılarımızı ekledikçe gönüllü ordumuz büyüyordu.
Başlangıçta posta masrafımız göze battıysa da. bayram -
yeni yıl kartlarımızla, gönüllülerimizin artı sempatisini
kazanıyorduk. ‘Yaşlı Haftası’ndaki davetiyemizde “Uzun yaşamanın
altın kuralları” da yer almıştı. Sonradan ahbap olduğumuz
gönüllülerimizden biri “isteğiniz; daha uzun yaşayıp, daha çok
bağış yapmamız mı?” dediğinde “evet”lemiş, ardından
gülmüştük.
Kart metinlerimiz “Yaşlılarımız ve çalışanlarımız
adına” diye başlar “kuruluşumuza olan yakın ilginizin devamını
dileriz” diye biterdi. Araç-amaç meselesi anlayacağınız.
Bir yeni yıl kutlama kartımızda meslektaşımız Ali Erkan Güneri’nin
aşağıdaki şiiri de yer almıştı.
Gözlerimin önünde akıp
giden,
Tarih
Geçmiş günleriniz,
Anılarınız.
Yavrularınız
Yaşadıklarınız geliyor aklıma.
Aklıma bu günü hazırlamanız geliyor
Dünden,
Yarına
Bende yaşayacak umudunuz
Gözümde
Işığınız var.
Yeni yıl menüsündeki tavuk için pazarlık
Sevgili –artık rahmetli- Valimiz SYDV’ndan yaptırdığı
huzurevinin, tefrişi için yardımımızı ve konuya ilişkin toplantıya
katılmamı –emretmezdi- rica etti. Gittim. Onun heyecanı bize de
geçti. Tefriş Detay’ı hazırlayacağım elbette. “Sayın Valim yaparım
ama 88 kg. tavuk butu karşılığında yaparım” deyince diğer üyeler
şaşırdı.Valimiz anlamıştı niyetimi. “Yıl sonu: ödeneğimiz bitti.
Yılbaşı menüsü için tavuk gerekli” açıklamam sonrası, emniyet müdürü
120 kg tavuk bağışlatacağını söyledi. Tavuk geldi: tefriş
yapıldı.
Dernek kurmadım
Huzurevi derneği
kurmadım, çok zorunlu olmadıkça nakdi bağış almazdım. Nakdi bağışları
Döner Sermaye’ye yönlendirirdim. Sümenimin altında her miktardaki bağışa
uygun bir listem hazır olurdu. Gönüllülük ruhuna daha uygun olduğundan
ayni bağışı hep yeğledim.
Süreç içerisinde “hemen,
şimdi” gereksinimlerimiz olduğunda –elbette küçük bütçeli- -her
daim yanımda olan gönüllülerimiz oldu. Biz de hastalık, sağlık durumları
olduğunda çiçeklerimizle yalnız bırakmadık onları.
Veeeeen hep, “bir
demet çiçek”imizle gittik, hedefe ulaşmamızda bize destek
verebileceklerin yanına.
Ve de, “teşekkür
çanta”mızdaki teşekkürleri bolca harcadık. Harcadıkça çantamız
doldu-boşaldı: bereketi arttı.
*Yazdıklarım
anımsadıklarımdan oluşuyor. Aradan çok uzun yıllar geçti. Yaptıklarımız
çok “matah” değildi. Bu satırları okuyan meslektaşlarımız çok
daha anlamlı çalışmalar yapmıştır, inanıyorum.
Hamiş yerine:
Yaşam her şeyi deneyerek
öğrenmek için yeteri kadar uzun değil; eğer başarılı olmak istiyorsak,
mutlak başkalarının deneyimlerinden yararlanmalıyız. (Ali Polat)