YAŞLILAR BÜYÜTTÜ BENİ
!
Çemişkezek huzurevinde ‘tanıdığım
yaşlılarla büyüdüm galiba!’ Hayır, ‘galiba’sı yok bunun.
B ü y ü d ü m .
Niye mi? Çetin ALTAN “Çocukluktan
yaşlılığa hiç büyümeden geçiyorum.Bundan da hoşnutum.” diyordu
bir yazısında. Ben mesleğimin ‘çocukluk’ dönemime denk gelen
süreçte tanıştım yaşlılık alanıyla ve alan kapsamındaki bireylerle. Bu
sürecin bana hayata dair kazandırdıkları o denli çok ki.. An’ı yaşarken
de, şimdi de beni hoşnut eden bu deneyimin meslekte gençlik dönemime
geçiş hakkı vermeyip, hemence yaşlılık dönemime geçmiş olmamın önemi
yok... Hayatta her şeyin bedeli var ya!.
Çemişkezek(!) Huzurevinde
iken bana “Ey, iki adımlık yer küre / senin bütün
arka bahçelerini gördüm ben. -Nilgün MARMARA-“ dedirtebilecek
bir çok arka bahçede dolandım, durdum, çoğu kez istemim dışında üstelik.
Çok şey yaşadım, gördüm, duydum, öğrendim... İçim kanadı, ağladım,
güldüm, keyiflendim...
O zamanlar duymamıştım,
Gülten Akın’ın:“ Ahhhhh, kimselerin vakti yok / Durup ince şeyleri
anlamaya / Kalın fırçalarını kullanarak geçiyorlar / evler, çocuklar
mezarlar çizerek dünyaya” dizelerini.
Duymuş olaydık!.. Kalın
fırçaları kullanan hoyrat insanların çizdiği resimlerdeki travmatik
sonuçların izini silmek için kendimizi heder etmek yerine, fırça
kullanımını engellerdik belki de, bilemiyorum..
Bildiğim bir şey var: ben
orada büyüdüm, o yaşantılar beni zenginleştirdi.
Ne insanlar tanıdım!
İnsanı odaklı bir mesleğin
erbabı olunca insan, ufku geniş olmak zorunda. Olmasa da, hayat
genişlettiriyor zaten.
Öyle ‘an’lar,
fotoğraflar var ki!.. An’ı yaşarken “yok, artık bu kadarı da
olmaz! “ dediğimiz bir vukuat sonrası, bu cümleciği yüzlerce kez
yineletecek sairlerini yaşayacağımızı biliyorduk.
‘Rengeahenk’ bir insan
manzarasının verdiği görüntünün ardına baktığınızda rengin
kurşunileşiverdiğini görebiliyordunuz.
Kızını bekleyen
Hicran Hanım
Kuruluşu ziyaret eden
ortaokul öğrencisi Ekin Birol’a “ Huzurevinde gördüğüm allıklı ve
rujlu kadını yadırgamıştım:’kime poz atıyor?’
diye... Sonra düşündüm: hayata poz atıyordu. Bir
zamanlar ona her şeyi veren ve artık ondan her şeyi alan hayata! “
dedirten yaşlıyı (Hicran olsun) anımsadım. Askeri doktor eşi,
-biri Amerika’da- iki kız annesi, üç torun ‘anane’si, parkinson hastası,
baston desteği alan, “nasıl sınız?” dediğinizde ağlamaya
başlayan Hicran Hanım’ı kızının -hiç değilse ayda bir kez- huzurevi
ücretini yatırmaya gelip, annesini ziyaret etmesini sağlamak için ne çok
çabalamıştık!
Nuriye Teyzeyi rehin
alan Nalan Hanım
On üç yaşında, elli
yaşındaki akrabasıyla evlendirilen, üç yıl –hemence- felç olan kocasına
bakıp ardından terk eden, birlikte yaşadığı annesi yatalak olunca
yıllarca bakan, öldüğünde yengesince ağabey evine sığdırılamayan, iki
yıldır kaldığı huzurevine apar topar huzurevine yerleştirilen yaşlımızı
(adı Nalan olsun) unutmak mümkün mü? Kaldığı iki kişilik odadaki
arkadaşı ölünce, yerine gelen ilkokul dergilerinde resmedilen nineler
kadar şirin -ve olgun- olan 85 yaşındaki (adı Nuriye olsun) yaşlıyla çok
ciddi sorunlar –büyük bölümünü de bilmediğimiz- yaşayan Nalan Hanım, bir
gün odayı içeriden kilitleyerek Nuriye Teyzeyi rehin aldı. Olumsuz bir
şey olmasına izin vermedik ama, çok kötü bir gündü. Sonuçta: psikiyatr
desteği aldığımız Nalan Hanımın, Nuriye Teyzeyi annesi yerine koyduğu,
yatalak olduğunda bakmak zorunda kalacağı, -çok baskılanmış
kişiliğinin- huzurevindeki göreli özgürlüğünün biteceğini düşündüğü
ortaya çıktı. Blokta görevli meslektaşımızın desteğiyle Nalan Hanım,
tüm sosyal etkinliklere katılan, el işi sanat atölyesinin faal üyesi,
yardıma gereksinimi olan -Nuriye teyze dahil- yaşlıların gönüllü
yardımcısı olarak –halen- yaşamının en keyifli günlerini sürdürüyor.
İncidal’
yazdırtamayan müdür
SSK sağlık karneli
yaşlıların ilaçlarını yazan doktor sadece perşembe günü kuruluşa yazdığı
reçetelerdeki ilaçlar da SSK eczanesinden alınabiliyordu. Fi tarihinde
doktorun biri yaşlımız -adı Müzeher olsun- için ‘incidal’ ilacını
reçete etmiş. O tarihte bu ilaç reçete edilebiliyormuş, ama artık değil.
Doktor bu ilacı yaz(a)mıyor, diye Müzeher Hanım poliklinik esnasında
kıyamet koparıyor. Aslında haklı: para verip alıyor. Ancak bizim
elimizden gelen yok... Her perşembe sabahı –sonradan adını incidal krizi
koyduğumuz- yaşanırdı bu. Birinde devreye girdim, zaten bildiği şeyi
anlatıyorum: “Müdüre Hanım! Sen sus! ‘İncidal’
bile yazdırtamıyorsun! “ demişti.
Ne sitemler hak
ettim
Kendini martılarla bir
tutan Makbuş’la tanıştırmıştım sizi. Dün andacımdak kağıtlar
arasında buldum aşağıdaki 9.2.94 tarihli şiirini.
“Şado’ya sitem
Ve
Hem Merhaba...
Hoş geldin Sultanım
!
Şad
olmuyor gönül, Şado olmazsa nedendir bilinmez
Arıyor
göz onu, her zaman her yerde görünmez
Desem
vefasız, dil varmıyor söylenmez
İster
sever, ister sevmez gönül ondan geçmez
Yaman
olurmuş gönül tahtına sultandır gitmez
Esir
olmuyor göz bir kez zincire vurulsan kar etmez”.
Yazdığı diğer mektupların
tümünü okudum bu gün. Makbuş’a yazdıklarımın da elimde olan örneklerini.
Hüznüm, keyfime sarmallandı.
Büyük Hanım, Küçük
Hanım
Doğduğu konakta uzun
yıllar hizmet eden, büyüttüğü küçük bey ve hanımların bile torunu olan,
bunama başlayıp da işe yaramaz olunca huzurevine ücretsiz olarak
yerleştirilen (adı Kıymet olsun) yaşlımız, upuzun boylu, dimdik yürüyen,
muhacir gözlü, tertemiz pırıl pırıl giyinen, son derece zarif bir
kadındı. Alçak –yoksa ürkek mi?- sesle ve İstanbul ağzıyla konuşur, kedi
adımlarıyla yürürdü. Gümüşi topuz saçların, inci küpelerin zarif
taşıyıcısı Kıymet Hanım, bana “Büyük Hanım” derdi. Beni
gördüğünde –saygısından olsa gerek- çevremden uzaklaşır, ancak uzaktan
izlerdi. Kendisiyle tokalaşmamdan, bir şekilde dokunmamdan da rahatsız
olurdu. Katta kavga benzeri olumsuzluklar olduğunda “Büyük Hanım,
duyarsa üzülür!” dermiş. Yaşlılar ‘o müdür” dedikçe
sinirlenir, “hayır!” diyerek düzeltirmiş. Bayramlaşırken
yanaklarından öpmüştüm. Ardımdan: “ ay gibi, açık gümüş gibi parlak o
nurlu yanaklarını değdirdi bana” dediğini duymuştum.
Soy adıyla müsemma
olmayan yaşlı
Huzurevinde göreve
başladığım ilk gün tanımıştım ( adı Ayşe olsun ama soy adı Durgun) onu.
Boynumdaki kolyeye ellerini uzatıp “çıkart” demişti, “sen
.... değilsin! Onu ........ler takar!” Ürkmüştüm, “ben
bu kolyemi çok seviyorum” demiştim kısaca. Beni gördüğünde o
kolye yoksa “aferin, takmamışsın!” derdi. Tek kaldığı –
ona özel yapılmak zorunda kalınmış- odasına kimseyi sokmazdı. Ücretsiz
yaşlıydı. Bilinen akrabası / yakını yoktu. Paranoyaları bazen bizi
zorluyordu. Siyah el çantasıyla, plastik torbası eksik olmazdı elinden.
Harçlığını çaya yatırırdı, yazında dondurmaya. Kalın, bitişik kaşları,
kıvırcık – ama bir şekilde dikleşen- saçları, yüz ifadesini
sertleştiriyordu. Ağzında sadece iki azı dişi vardı. Etli dudaklarına
taşırarak sürdüğü kırmızı rujuyla dikkat çekerdi. Sağlıklıydı,
beslenmesine de özenli. Yemek israfına sinirlenirdi. Süreç içerisinde
zayıfladığını, yemek yemediğini gözleyen hemşire arkadaşların takibiyle
rahmindeki kanserin metastas yaptığı anlaşıldığında, yıkılmadı.
Sürüklediği ayaklarıyla odası-çay salonu arasında mekik dokumayı
sürdürse de, durgunlaşmıştı. Hastalığına ilişkin sorusu yoktu, açıklama
yapan da. Gece fenalaşmış. Hastanede yoğun bakıma alınmış. Ziyaretine
gittik. Dudaklarına ruj sürmemişti. “Yarın gelirken dondurma
getireyim mi?” dediğimde, başıyla ‘evet’ledi, elimi
tuttu. Dondurmasını yedi, sonra yıldızlara karıştı.
Feleğine küskün
bir yaşlı
Çay salonunda ayak üstü
çay içerken, memuriyetinde sosyal hizmetlere emeği geçmiş, çok
sevdiğim, entelektüel yaşlımız (adı Hilmi olsun) seslendi.”
Bizimle de çay içseniz!” Sandalyeyi çekip, oturuverdim: Hilmi
Bey’le arkadaşının (adı Zühtü olsun) yanına. “ Zühtü Bey, izin
verirse, size bir şiir okumak istiyorum.” diyen Hilmi Bey,
onaylanınca başladı “yaşamım “adlı şiiri okumaya:
Dertlerim
depreşti yine;
Karakolda
başçavuşum diye,
varmadı
bana,
tüccar
kızı,
karagözlü,
Sakine...
Zaman
tünelinde,
akıyor
yaşam;
Yıllar
sonra bir yaz günü,
bir
akşam.
Parkta
gördüm Sakine’yi
Çocukları
yanında boy boy
Kocası
olmuş, albay!
Bense
huzurevinde bir garip.
Feleğine
küskün
bir
emekli astsubay.
Öykü Zühtü bey’e, şiir
Hilmi Bey’e aitti. Masamıza çok çay geldi o gün.
Huzurevi hayatı
öğretti
Yukarıda söz ettiğim
yaşlıların yanı sıra yazmağa değer o denli çok insan tanıdım ki orada...
Yazacağım...
HAMİŞ yerine:
(notlarım arasında buldum. Yazarını bilmiyorum.)
“Yaşam,
Size uzatılan bir
kahvenin sıcaklığında,
Hiç bestelenmemiş bir
şarkının notalarında
Minnettar olabilmenin
pırıltısında
Üretebildiğimiz her
anda...
Yaşam içimizde”