Sosyal Hizmet Mesleği

Sosyal Hizmet Alanları

Sosyal Kaynak
Bilgiler

İnsan Kaynakları

       

 


 

Şadiye DÖNÜMCÜ

Sosyal Hizmet Uzmanı  /   dosadoster@gmail.com

 

 
 


Üç yıl müdürlüğünü yaptığım Çemişkezek(*) Huzurevinin, benim için çok yönlü bir “okul” olma özelliğini daha uzun yıllar koruyacağını düşünüyorum.
Bu ilk sosyal hizmet yöneticiliğimde edindiğim deneyim ve donanımlar, daha sonraki iş ve özel yaşamımda katlanarak, işe yarayacaktı.
Yaklaşık yirmi dört yıllık mesleki yaşamımın yarısından fazlası sosyal hizmet yöneticiliğini içeriyor. Ancak Çemişkezek(!) Huzurevi yöneticiliğim;
• yaşama bakışımı değiştiren,
• sağlıklı / kaliteli / anlamlı bir yaşlılık dönemi için yapılma(ma)sı gerekenleri işbaşında içselleştirerek kavratan,
• sosyal hizmet yöneticiliğini sınama-yanılma yoluyla öğreten,
• olayları müdür masasının önündeki “misafir koltuğu”nda oturan bir sosyal hizmet uzmanı gibi değil, “müdür koltuğu”nda oturan bir sosyal hizmet uzmanı “gibi” (nüans !) değerlendirmemi/değerlendirilmemi sağlayan,
• memur/sosyal hizmet uzmanı/yönetici şapkalarımı sıkça değiştirmem - bazen de üst üste takmam- gereken durumlarda beni zorlayan,
• o zamana dek birlikte çalıştığım yöneticilerde gördüğüm, eleştirdiğim eksik- hatalı iş ve işlemleri yapmama çabasıyla başka hatalar yapmama yol açan,
• yaşlılık alanında da, teori ile pratiğin bütünleşmediği (nedenleri daha sonra bir başka platformda tartışılabilir) bazı yönler bulunduğunu yaşayarak öğrenmemi sağlayan,
• sıkça oluşan “kriz”ler nedeniyle “kriz yönetimi” konusunda uzmanlaştıran(!)
• hayatın her alanında (hızlı doğru, zamanında, yerinde) ‘karar verme’ ve muhakeme yeteneğimin gelişmesine olanak yaratan,
• mevzuat merakımı “hayatın getirisi” olarak çeşitlendiren ve geliştiren,
• “insan tanıma” yetimi geliştirse de, insan ilişkilerinde “hüsran”a uğramamı engelle(ye)meyen,
• hayatın içinde –ihtiyaç duyulmadığından olsa gerek- öne çıkmayan bazı kişisel özelliklerimin su yüzüne çıkma fırsatı tanıyan,
• bana anlamlı ‘dostluklar’ ve sayısı az olsa da ‘düşmanlıklar’ kazandıran,
• hayatın içinde ‘büyüme’me (‘olgunlaşma’ daha mı doğru)” yol açan,
• öz güvenimi arttır(t)an,
• iç görü kazandıran,
• yaşarken “acıtan” olayların yıllar sonra çok “ hoş” anılara dönüştüren
yaşantılarla, kazanımlarla, öğretilerle dolu olduğundan şahsım açısından özel bir öneme haizdir.
Aradan uzun yıllar geçti. Ancak hala uygun bir zemin olduğunda“Çemişkezek’te iken....” diye başlayan cümleler kurarken yakalıyorum kendimi.
‘Nereden başlasam ki!’ diye düşünüyorum. Galiba göreve başladığım ilk güne dönmeliyim.
Merhaba diyemeden!
İl müdürü, kuruluşa ait iki-üç anahtar destesi ve mühürü (dikkat:berat yok) tutanakla bana teslim etti. Hakkımda alınan ‘vekalet’onayına ilişkin tebligat il müdürlüğünde, il müdürünce yapıldı. İdari zorunluluk nedeniyle - Valilik onayı gecikmişti-- mesai bitimi sonrası saat 19.25’ te (bir kış perşembesi) kuruluşta göreve başladım.
Nöbetçi arkadaşlara daha “merhaba” bile diyemeden, rahatsızlanan bir yaşlının hastaneye gönderilmesi işlemiyle ilgilenmek durumunda kaldım.
Hamiş: Mühür, beratsız anlam taşımaz.
(Kuruluş mühürünün beratının olmamasına ilişkin olarak ben ayrıldıktan iki yıl sonra soruşturmacı müfettişe ifade verdim. Teslim almadığım beratı, benden sonraki yöneticiye elbette bırakmamıştım. Elimde bu konuda belgem vardı.)
İlk gün: üç icraat
Sabah tüm çalışanlarla tanıştım. Elbette ilk günden tümünün adını öğrenmem olanaksızdı.
Günün ilk saatlerinde yaptığım ilk üç işlem ;
 müdür odasındaki ‘O’ hatlı telefonun ‘şehirler arası görüşme’ye kapatılması için Telefon Müdürlüğüne yazı yazmak,
 kuruluş çay salonu duvarındaki“ Personelin girmesi ve oyun oynaması yasaktır.” yazılı duyuruyu duvardan indirmek, (Yasakçı müdür olmayacağım ya! Bir süre sonra bazı nöbetçi personelin geceleri anılan salonda okey çevirdiklerini öğrenince, KODE toplantısında “olmaması zaten gereken” bir şeyin olmaması gerektiğini hatırlatmak durumunda kaldım.)
 bağışçı / gönüllüleri kaydetme amacıyla bir defter aldırmak.
Defter ne? Akademide ben son sınıftayken, o sıralar Samsun Çocuk Yuvası Müdürü olan ( sonraki yıllarda Genel Müdürümüz olan, meslek büyüğüm, değerli ağabeyim rahmetli) Süleyman Yançatoral’ın bize Akademi’de verdiği bir seminerde “gönüllü kayıtlarını tuttukları defterin, gönüllü kaynaklarını arttırmaya katkı verdiği”deneyiminden hareketle bağışçı defteri aldırmıştım. Bu defter hayata geçti. Gönüllülerimizle birlik olup, güzel çalışmalar gerçekleştirdik. Bayram ve yeni yıl başlangıçlarında gönüllülerimize gönderdiğimiz ‘huzurevi ailesi’ imzalı şiirli kutlama kartlarımızla ayni-nakdi bağışlarımız gerçekten çok arttı.
Hamiş: 1- Senden önce konan bazı yasakların mutlaka bir nedeni vardır!
2- Meslek büyüklerinin deneyimlerini bil, süzgecinden geçir, uygulama ortamı bulduğunda uygula!
İlk gün; yaşlılarla tanışıyorum!
Katlardayız. Müdür yardımcısı arkadaşım; yaşlıları tanıştırıyor bana. Binanın mimari özellikleri bile çok karmaşık geldi başlangıçta. Her biri birbirinden çok farklı özellikte iki yüzden fazla yaşlıyla tanıştım o gün. “Nasıl öğreneceğim tümünün adını? diye hayıflanarak.
Kadın yaşlı bloğunda o gün tanıştığım ‘ihtiyaç fazlası’ değişik Makbuş’u yaşamım boyunca unutmam olanaksız.(**) İki büklüm, küçücük, buruş buruş, yeşil mercimek gözlü, kocaman burunlu, bembeyaz saçlarının perçemi bigudili, rafyaya geçirilmiş anahtardan oluşan kolyesi, sapı çengelli iğne ile menteşeye tutturulmuş tek camlı, siyah kocaman gözlüklü, kombinezonlu, taytlı ‘asır’lık, ‘kolonya sever’ bir kadın olan Makbuş, daka sonra ad-soyadıma akrostişli şiirler yazacaktı.
Özel Bakım Bölümünün koridorunda tekerlekli sandalyedeki konuşulanları anlayan, işaret diliyle yada mukavva üzerinde yer alan harfleri yumruğu ile göstererek iletişim kuran, vücut dili – doğal olarak çok gelişkin- spastik erkek (Adı Erkan olsun!) yaşlıyla tanışmak beni çok etkiledi. Ayaklarını sandalye ayaklıklarına vurarak çıkarttığı tapırtı, boğuntu gibi çıkardığı yüksek perdeli sesin meali: “tanıştığımıza mutlu oldum.” imiş.
Erkan’ı koridordaki ‘köşk’ünde bıraktık. İlk odaya girdim. İçinde yaşayan bireyin kişiliğini yansıtmayan “klasik çıplak bir özel bakım odası işte!” diye düşünürken, gözüm yatağın bulunduğu yerin duvarına oldukça yükseğe asılmış eski bir çerçevedeki fotoğrafa:;Beethoven’ın fotoğrafına takıldı. “Bu huzurevi, buradaki yaşlılar beni sıkça şaşırtacak anlaşılan!” dedim içimden.
Özel bakım bölümünde dört yataklı bir odadayız. Gözlerinin görmediğini sonradan anladığım bir yaşlı (adı Ayşe olsun!) ayakta idi. Odaya birilerinin girdiğinin ayrımına varmış olmalı. Bir yandan oynuyor, bir yandan da –bize yönelerek- “Yaşasın, tavuklu jambonlu özgürlük sandviçim geldi! Hadi verin!“ diye bağırıyordu.
Şaşkınım. Sandviç getirmediğime inanmadı. Ayşe Hanım, odamdaki getirttiğim bisküileri sandviç niyetine yerken, odadan çıktık.
Erkek yaşlı katında bir odaya girdik. Milliyet gazetesi okumakta olan yaşlı ( adı Hasan olsun!) ile tanıştık. İletişim kurma amacıyla yaşlıya yönelttiğim “Ne var, ne yokmuş dünyada, ülkede amca? soruma aldığım yanıtı, kırklı yaşları devirmeme az kalan bu günlerde sıkça hatırlıyorum: “Evladım! Okurken bir alt satıra indiğimde, üst satırda ne yazıldığını unutuyorum.”
Erkek katını gezmeğe devam ederken, çok sert ifadeli bir yaşlının (adı Mehmet olsun!) yanına geldik. Müdür Yardımcısı arkadaşım “yeni müdürümüz” diye tanıtınca, Mehmet Amca “ Ahhhhh, buraya sadece bir tane –ilk açıldığında-erkek müdür geldi. O, ‘müdür’ gibi ‘müdür’dü. Sonra gelenler hep kadın. Ondan başka doğru dürüst idareci gelmedi şuraya. Belki kötü değilsindir ama, sen burayı yönetemezsin. Kadınsın, bir de çok gençsin! Keşke erkek olaydın! “ deyince dumura uğradım.
Daha sonra Mehmet Amca ile dost olduk. Eleştirdiği ve haklı olduğu sorunları çözdükçe, “Bak erkek değilim ama, yapabiliyorum, başarıyorum.“ diye takıldığımda “Yine de erkek olaydın, daha iyi olurdu.” derdi, nur içinde yatsın.
Yeni bir fiziki mekan. Yeni bir sosyal hizmet alanı. Yeni çalışma arkadaşları. Yeni, yeni, yeni...
İlk mesai günüm olan Cuma’nın ardından gelen hafta sonu tatili iyi geldi bana. Bazı şeyleri içime sindirebilmem, planlayabilmem için.
Cumartesi günü kızlarımla alışverişe çıktım. Evim huzurevi çevresinde. Yolda yaşlı birilerini gördükçe, yarı belirsiz gülümseyerek ‘selam verir’ gibi yapıyorum. Gerekçesi: sokakta gördüğüm yaşlıların huzurevi yaşlısı olma olasılığı yüksek. Ben onları tanımam ama onlar beni tanır. Taze müdür yolda yaşlısına selam vermiyor pozisyonuna düşmemek için. beş- altı yaşlıya yolda gülümsedim. Nitekim selam verdiklerimden biri yaşlımız imiş. Huzurevine dönünce hava atmış arkadaşlarına “Yeni müdür, beni tanıdı, selam verdi!” diye.25.6.2006
* Huzurevinin adını “Çemişkezek” ben yaptım.
**14 yıl sonra “bianet.org” ve “sosyalhizmetuzmani.org”da yayımlanan “Makbuş: Kendini Martılarla Bir Tutan Kadın”yazımda anlattığım Makbuş.
***Anılarımı yazmayı sürdüreceğim.
****Sevgili Kemal Gökcan’ın “mesleki anılarımızı yazalım!”çağrısını anlamlı buluyorum. Teşekkürler...

---------------------------------------1BÖLÜM SONU

Çemişkezek(!) Huzurevinde ikinci mesai günüm: pazartesi. Planlaması daha önceden yapılarak, tüm hazırlıkları tamamlanan sektörler arası işbirliği ile gerçekleştirilen “Yaşlı Bakıcısı Eğitimi” Projesi ( o zamanlar AB, Dünya Bankası projeleri modası henüz ülkemize sirayet etmemişti yada sosyal hizmetlere yönlendirilmiyordu.) kapsamında huzurevindeki yardımcı hizmetli personele yönelik eğitim programının ilk günü.
Personel için acil eylem planı hazırlanmalı
Programın ilk saati: tanışma. Taze müdür açılış konuşması yaptıktan sonra, kursiyer huzurevi çalışanları, kendilerini tanıtmaya başladı: yaşı, memuriyet yaşı, huzurevinde çalıştığı süre, çalıştığı birim vb. Ben araya girip soruyorum: “Huzurevinde çalışmak nasıl bir şey?” , “ Yaşlılarla çalışmak zor mu?”, “Yaşlılarla ilk kez çalışacak olan bana neler önerirsiniz?” Aldığım yanıtlar: “Harika”, “Çok keyifli”, “Çok mutluyuz burada çalışmaktan!” Ne diyecekler ki başka! Klasik söylem elbette.
İlk dersin danışmanı meslektaşımız Doğan Karslı’yı dinleyen personeli izliyorum bir yandan. Ağırlıklı erkek olan personelin –neredeyse- tümünün, yaşının çok üstünde gösterdiğini, ‘sanki’ huzurevi sözcüğüyle sıkça yan yana gelen ‘ölüm’ gerçeğini omuzlarının üstünde taşıdıklarını, yaşama sevinçlerini yitirmiş “gibi” olduklarını düşünüyorum. İçlerinden “Sen anlat hoca! Sen mekteplisin, biz de alaylı. Bir de bizi dinle! Sana bilmediğin neler anlatırız.” diye geçirdiklerini hayal ediyorum. Gerçekten süreç içerisinde o personelden ‘hayat’a ilişkin o denli çok şey öğrendim ki! Hani derler ya: “Bunlar kitapta yazmaz. Defterde yazar!” diye.


O gün acilen personel odaklı bir şeyler yapmam gerektiğine karar verdim. Personelin – özellikle yardımcı hizmetlilerin- motivasyonunu arttırıcı çalışmalar yapmam durumunda, sonuçları yaşlılara -ve dolayısı ile idareciye de- ‘yol, su, elektrik’ olarak geri dönebilecekti. Acilen bir eylem planı hazırlamalı.
İdareden arzuhali olanların arzuhalcisi: Zübeyr Bey
Odamda, çalışıyorum. Kadın bloğunda hizmetli olarak çalışan kadın (adı Türkan olsun) personelin hışımla odama girmesine olan şaşkınlığımı üzerimden atamadan, eteğini sıvayarak bacağındaki dikiş izlerini, karnındaki ameliyat izlerini göstermeye başlayınca, ne diyeceğimi bilemedim. Nefes almadan midesinin ağrıdığını, beli dahil bir dolu hastalığı olduğunu anlattı. Uzun sözün kısası, “ hafif bir iş”te çalışmak istiyordu. İdareciliğim çok taze idi, ama söylemi biliyordum. Yanıtım son derece politik: “bakarız!”
Personeli tanımıyorum, personelin dağılımı hakkında bilgim olmadığından, yanıtım makul, ise de, Türkan Hanım’ı mutsuz kılmış olmalıyım ki.......


Ertesi sabah odamda sümenimin üstünde; konu bölümünde “hafif bir işte istihdamım hakkında” yazan, Türkan Hanım imzalı bir dilekçe buldum. Daktilo ile yazılmış, ancak kuruluşun daktiloları ile değil. Remington marka daktilo ile yazılmış. Çocukken babamın yazıhanesinde oynadığım, okuma-yazma öğrenmeden, daktilo yazmayı öğrendiğim tuş karakterini her yerde tanıyabileceğim Remington. Arzuhalciye yazdırmış olmalı? Hayır, değil. Dil ağdalı ve usturuplu.
Sonraları bu daktilo ile yazılmış imzalı-imzasız yaşlı yada personele ait pek çok dilekçe buldum masamda. Huzurevinde idareden arzuhali olan herkesin arzuhalcisi astsubay emeklisi yaşlı (adı Zübeyr Bey olsun) tarafından kaleme / daktiloya alınan dilekçelerin çoğunun örneğini saklamışımdır.
Zübeyr Bey, deşifre olduğunu anlayınca ve bana olan güveni artınca dilekçeler süreç içerisinde kesiliverdi. Yanımızda başka birileri olmadığında: ”Büroda yazılacak çok yazı birikti.. Keşke yardımcı olsanız bize!.” diye takıldığımda karşılıklı gülüşürdük. Türkan Hanım’ı hafif bir işte istihdam ettim mi? Hayır!
Müdür (İLK HAFTADAN) devrildi!


Fiziken değil, zihnen çok yoruldum ilk hafta. Yaşamının -çok ta bilmediğim bir dönemindeki- ikinci baharındaki 220 yaşlı insan, yeni mesai arkadaşları, yeni meslektaşlar, yaşlı yakınları, gönüllüler... İsim öğrenme / hatırlama özürüm bu dönemde benim için tam bir handikap... Sehven adını yanlış söylediğim personelin yüzü gölgeleniveriyor, farkındayım. Üstelik ayakta ağır bir grip geçiriyorum ayakta. O haftayı öksürük nöbetlerim ve zihnimdeki karmaşa sayesinde uykusuz geçirdim. Personel kendi arasında benim için “Ağır yükün altında, daha ilk haftadan devrildi kadın!” diye konuşuyormuş, sonradan öğrendim.


Durumdan çıkan vazifeler
Bir çalışma planı yapmıştım, henüz kimseyle paylaşmadığım ve dile getirmediğim. Yavaş yavaş alt yapısını hazırlayarak yola çıkıyordum. Hemen yapılacaklar ve kısa – orta - uzun vadeli hedefleri içeren planlarımın arasına “durumdan çıkan vazifeler” girdi. Bazı hedeflerin vadesi değişti. Bazıları tahminimden zor, bazıları daha kolay gerçekleşti. Saptadığım hedefleri çalışmaya arkadaşlarımla paylaştıkça, başlangıçta farklı tepkiler alıyordum. Süreç içerisinde birbirimiz tanıdıkça aynı dili konuşmağa başladık.
İlk üç-beş ayda meslek elemanı hareketliliği -ayrılanlar ve gelenler nedeniyle- yüksekti. Çok genç ve neredeyse tümü ilk görev yeri olan taşradan gelen genç meslektaşlarımla ve psikologlarla anlamlı çalışmalar yaptık sonraları.
Ben sinerji yaratmağa çabalıyorum. Ben dilini terk etmiştim neredeyse: “Şöyle yapsak! böyle etsek! Ben böyle düşünüyorum! Ya siz?” gibi. Tüm çabam, katılımcılık sağlama.
Huzurevindeki hareketlilik, bir çok dedikoduya da kaynak oluşturmuş o dönem. Daha sonra öğrendiğim dedikodular bana “ben neymişim meğer” cinsinden olsa da, hoşnutsuz kişilerin varlığı beni mutsuz kılmadı hiç.
“Yaşlılık Haftası” kutlamaları
Göreve başlayışımın üç hafta sonrasına denk gelen Yaşlı Haftası program taslağını sosyal servisteki arkadaşlarımızla oluşturmuştuk. Vali yardımcısı nezdinde yapılan toplantıda ‘taslak’ programı detaylandırdık.
Başta sosyal servis çalışanları, tümümüz müthiş heyecanlıyız. Mali kaynaklarımız zayıf, yaratıcılık pekiyi, kaynak yaratma ve kaynakları harekete geçirme lise yıldızlı pekiyi, sonuç kuyruklu yıldızlı pek iyi.


Bize dışarıdan destek veren meslektaşımız Kenan Halis Kızıldağ’ın çektiği siyah-beyaz fotoğraflardan oluşan “Huzurevinde yaşlı olmak” konulu sergimiz –medya dahil- müthiş beğeni topladı. Yaşlılık panelimize katılım yüksekti.
Yaşlıları günaha soktuk(!)
Devlet Tiyatroları ile Opera-Bale Müdürlükleri işbirliğiyle yaşlılarımızı götürdüğümüz temsillerde komik şeyler yaşadık. Uyuyan, horlayan, yüksek sesle konuşan, repliklere yanıt veren,, sıcaktan bunalıp ayağa kalkıp soyunanlar da vardı. “Sıkıldım” deyip dışarıya çıkan, “ben bir şey anlamıyorum” diyen, kostümleri açık-saçık bulup “ bizi günaha soktunuz” diyenler de vardı. Sayısı çok az olan “teşekkür ederiz, yıllardır izlememiştik” diyenlerdi bizim için önemli olan. Sürdürdük bu temsilleri.


Yemekhaneyi ‘restoran’a çevirelim dedik
Hedefler doğrultusunda uygun adımlarla yürüyoruz. Yemekhane fiziki koşullarını iyileştireceğiz. Boya-badana kendi olanaklarımızla, yeni perde ve servis malzemeleri bağışla, masa örtüleri eski perdeleri kesip – biçme yoluyla sağlandı. Cam kola şişeleri camcıya kestirerek, üzerine tül giydirip kordela ile bağladığımız vazolara koyduğumuz nylon mine çiçekleriyle pek şirin oldu. Yaşlıların “huzur restoran” adını taktığı yemekhanede, bazı yaşlılarımızın masa örtülerini peçete niyetine kullanmasını engelleyemiyorduk. Bir de katlara ekmek çıkartılmasını engellemek – her türlü polisiye önleme karşın- olanaksızdı.
Çemişkezek’te görev yaptığım sürece yemek hizmetleriyle ilgili pek çok değişiklik yaptık.Bir kısım değişiklik geride kalan uygulamalara dönüşü de içeriyordu. Örneğin; çatal-kaşık zayiatını önlemenin olanaksız olduğuna epey sonra karar verince, her yaşlıya küçük ve büyük çatal-kaşık dağıtarak yanlarında getirmeleri uygulamasına bile geçtik, kısa süreli.
Huzurevi “‘Gestapo”ları
Blok çalışanlarından oluşan heyetin yaptığı yaşlı odası aramalarında düzinelerle çatal-kaşık toplanırdı. Ahmet Bey adındaki yaşlımız aramayı yapanlara ‘Huzurevi Gestapoları’ adını takmıştı. Gülerek yanıma gelir “Hayl müdür! “ der “senin gestapon ...... yaptı.” derdi.
Yemekhaneye sanayi tipi bulaşık makinesinin monte edildiği gün, çok mutlu olmuştum. Çok pahalıydı, geç ve güç sağlayabilmiştim
Huzurevinde beslenme hizmeti tek düze yaşamlarının en önemli uyaranıdır. Sabah kahvaltısından kalkıp, çay salonunun yemekhaneye en yakın yerinde sandalye üzerinde öğle yemeğini beklemeye başlayan yaşlıları engelleyici çabalarımızın sonuç vermediği bilinmeli.
Anımsamaktan bile utandığım bir olay
Hemşiresi, uzmanı, hizmetlisi, idarecisi bir arada yeni mobilyaları erkek yaşlı odalarına yerleştirirken, köklü temizlik de yapılıyor. Yaşlılar personelin çöp dahil atmasından hoşlanmadıklarından hep aralarında tartışma çıkar. Ehhh, idareci olayın başında olunca durum biraz değişiyor. Yaşlının (adı Nuri olsun) odasındaki eski eşyaları çıkartmamız gerek. İşe koyulduk. Eğildim, karyolanın altındaki -içi gazete dolu- torbalardan birini almak üzere. Torba elimde. Nuri Bey elimi tuttu; “ Müdüre hanım siz çıkın, ben atarım!” dedi. İzin vermedim, atılmayacak çünkü. “N’apcaksınız bunları, toz yuvası!” derken torbanın sapı koptu.Nuri Bey, gazetelerin arasında sakladığı bazı yayınları görmemi engellemek istemişti. Ve ben bunu anlamamıştım. Herkesin görmesini engellemek için eğilip, gazetelerle örtmeye çabaladıysam da, nafile. Kendime o kadar kızdım ki! Yaşlının ısrarına rağmen, kalkıştığım için. Çok özel durumlar hariç yaşlıların özel alanlarına müdahale etmemek gerektiğini bilmek yetmiyor bazen. Anımsadıkça bu anıyı, hala utanırım.
Özel alan müdahalecisi olmak hoş değil!.
İtiraf etmeliyim ki; çok özel durumlar bazı yaşlılar için genel oldu. Şöyle ki; etajerinde pilav saklayanlar, yastığının altına kirli çoraplarını koyanlar, görmeyelim diye ekmek vb.ni akla hayale gelmeyen yerlere koyanlar, paralarını çarşafa düğümleyerek saklayanlar, kim bilir kaç yıllık şekerleri kurtlanmasına karşın özenle biriktirenler, eskimesin diye giymedikleri eşyaları paketleriyle saklayanlar, içmesi gereken ilaçları biriktirenler vb. için çok sık özel alan müdahalesinde bulundum / bulunduk. Beni birey olarak rahatsız eden şeyleri, bir başkasına yapmak hiç hoş bir şey değil. Ama işte idarecilik bazen insanı kendiyle çelişkiye düşürebiliyor.
Okey’in huzurevi versiyonu
Huzurevinde zaman öldürülür çoğu kez, yaşanmaz. Bir grup yaşlı kağıt ve taş oyuncusudur. Bu oyuncu yaşlılar aynı saatlerde bir araya gelerek, marka / çay / en küçük madeni para karşılığında, çevrelerini saran izleyici danışman eşliğinde. saatlerce oynarlar. El sırası gelen / gelecek yaşlıya akıl satmaya kalkan danışmana oyuncu sinirlenince tartışma çıkardı genellikle.
Huzurevinde yeni oyuna başlanırken taşların tümünü 5’li olarak dizmek kireçlenmiş kolları ağrıdığından zor gelirdi tontinilerimize. Çözüm: tüm taşlar karıştırılır, her oyuncu 14’ er taş alır, kalanları 5’li dizerlerdi.
Taş dizmeyi sevmediğimden nadiren okey oynadığımda oyun arkadaşlarıma “huzurevi işi dizme”yi teklifim kabul görmez. Bana “Diz ki, kireçlenmeni engelle! Egzersiz bu! “ önerisi getirdiklerinde söyleyecek sözüm olmaz.
Tokalaşarak kazandıklarını geri veren yaşlı
Füsun İçkam Sayıner adındaki Çemişkezek Huzurevi mukimi yaşlımızın “Bir Küçük Su Damlasından Hareler” kitabıyla aynı adı taşıyan, “bianet.org” ve “sosyalhizmetuzmani.org”da yayımlanan yazımda bir huzurevi okey seansı anlatılmaktadır. “Farklı kültürlere sahip konken arkadaşlarıma alışmam kolay olmadı!.. “Beygirci“ dediğimiz yaşlı hile yapardı, ağzına, burnuna bulaştırarak... Önceden hazırladığı iki jokeri kağıtları kararken, başkasına verirdi... Kağıt çalardı... ‘Topal Hasan’ dediğimiz yaşlı ve ‘beygirci’ ücretsiz yaşlılardı. Çay paralarını ben verirdim hep. Oyunu aldığımda “hadi tokalaşalım“ deyip, kazandığım paraları fazlasıyla avuçlarına geri veriyordum....”
“Müdürden torpilli” çaykolikler
Huzurevindeki yaşlılar arasında en büyük ikram çay ısmarlamaktır. Çay fiyatları çok düşük tutulur. Personel yetersizliği nedeniyle çay ocağını gecenin geç saatlerine kadar açık tut(a)madığım için çok eleştirilmişimdir. Parası az olup ta, çok çay seven bazı yaşlılarımız “müdürden torpilli” idi. Bunun farkına varan bir yaşlımız bana “Ben çok az içiyorum, bana da torpil yapsana, zararın az olur ” dediyse de, ‘torpil’li olamamıştı. Şekersiz içtiği halde, ‘parasını ödediği’ için şekerleri “cep” yapan tontinilerimiz de vardı. Çay ocağına çay kaşığı dayandıramazdık.
İşte böyle..
Hayatın bana o dönem çok uzak gelen demini yaşayan büyüklerimizden her biri ‘hayat bilgisi’ olan bir çok şey öğrendim.Bu yazıyı
yazarken neler öğrendiğimizi hatırladık.
Hamiş:

1 –Müdür bazen kendiyle ters düşer.
2- İdarecilik zor iştir.
3-Her yaşlı (insan) ayrı bir dünyadır,
 

---------------------------------------2BÖLÜM SONU

 

YAŞLILIK ALANINI SEVDİM.

Çemişkezek huzurevi erkek yaşlı bloğu mobilyalarını yenileme hedefimizi gerçekleştirmeye yönelik harcadığımız çok yönlü çabaların ürünü olan demirbaş ödeneğini sağladık. Yaşlı odası gardrop modelini bile foksiyonel olması için biz çizmiştik.

Yeni gardroba çivi

Mobilyalar geldi. Keyifliyiz. Yenileri odalara yerleştirirken, tüm oda elden geçiyor. İlk önce koridor başındaki dört kişilik odayı düzenlemiştik. İlerideki odalarda düzenlemeyi sürdürüyoruz. Tak-tuk sesleri duyduk. Anlayamadık. Ses o dört kişilik odadan geliyordu. İnanılmaz! Yaşlı, (adı İsa olsun) o kadar kısa süre içerisinde nereden bulduysa, kocaman bir keserle, 10-15 cm. uzunluğundaki bir çiviyi dolabın yan dış yüzeyine yarıya kadar çakmıştı. Sinir kat sayım ses desibelimi yükseltti; “İnsaf, İsa Amca” dediğimde, son derece sakin” Ne var! Paltomu asçam” yanıtını aldım.

Hamiş: Giysiler dolap içine değil, dışına asılır(mış)

Eski yatağını arayan yaşlı

Erkek bloğunun mobilyalarını yenileyebilmiştik ama, eskimiş pamuk yatak şiltelerini yenileyemiyoruz. Televizyonda anneler günü kutlama etkinliğimize ilişkin haberi izleyen annesini yeni kaybeden bir hanım, bizimle iletişime geçti. Yüklü bir miktar para bağışlayacağını söyleyince, nakdi değil, elli beş adet yaylı yatak almasını istedik. Aldı, üstelik yatak örtüsü, yastık, nevresim takımları ile birlikte. Tontinilerimiz ‘yepyeni yataklarda yatacak’ diye mutluyuz. Gönüllümüz için küçük bir tören yapacağımız gün, yenileri de sermiştik. Ertesi sabah yaşlının (adı Hüseyin olsun) biri odama geldi. “Hayrola Hüseyin Amca!” soruma aldığım yanıt:“ Ben o yeni yatakta yatamam. Çok rahattır, iyidir belki ama ben yatamayacağım.N’olur bana eski yatağımı verin!” dedi. Şaşırdım. Yaşlının yalvararak bakan gözleri. “Eskiydi, kirliydi, ergonomik değildi!” dememi engelledi. Depoya kaldırdığımız yatakların arasından kendi yatağını buldu, onu kullandı.

Yaşlımızın biri tüm giysilerini çarşafının üzerine koyar, öyle yatardı. Nedenini açıklamıştı: “Çobandım. Rahatsız yerlerde yatmağa alışkınım. Düzgün yatakta rahat edemiyorum.”

Hamiş: 1-‘Rahat’ kavramı görelidir.

2- Yeniye alışmak zordur.

“Kuşlar açlıktan ölmesin, sayemde!”

Sosyal hizmet kuruluşlarında yemekhaneden odalara ekmek çıkarılmasının önlenebildiğine ben şahit olmadım. Çemişkezek Huzurevinde de aldığımız tüm polisiye (!) önlemler yetersiz kalıyordu. Genellikle kadın yaşlıların çantalarına, erkekler de ceplerine koyuyordu. Avcılık geçmişi olan bir yaşlımızın (adı Yaşar olsun) kata ekmek çıkardığından sabıkalıydı(!) Bir gün Yaşar Amca. bana suç üstü yakalandı: “Yemek için almıyorum. Gelin de n”aptığımı göstereyim!” deyince, kata çıktık. Meğer, Çemişkezek semalarının tüm kuşlarını Yaşar Amca, odasının penceresinden besliyormuş. Ekmek konulacak saati bilen kuşlar çevrede fır döner, onu beklerlermiş. Bana “ Bakın, hiç bir işe yaramıyorsam da bu dünyada, bir sürü kuşun ölmemesini sağlıyorum hiç değilse” dediğinde kendimi kötü hissettim.

Yaşar Amca için kuşlar, kuşlar için Yaşar Amca önemliydi. Anlaştık. Ekmekleri yangın merdivenine koyacaktı. Böylece alt kattaki yaşlı odası pencereleri kirlenmeyecek, kuşlar da ölmeyecekti.

Hamiş: İnsan, işe yaramalı.

“Lütfen tuvalet yakınında bir oda”

Huzurevindeki yaşlı odaları lavaboluydu, Banyo ve tuvaletler ortak kullanımlıydı. Katta odalarda uzun bacaklı “L” şeklindeki uzun bir koridora sıralanmıştı, tuvaletler koridorun sonundaydı.

Odama gelen kadın yaşlımız (adı Hüsniye olsun) söze “maruzatım var!” başladı. Koridor başındaki tek kişilik odada kalıyordu. Yaşlılıkta insanın tuvaletle samimiyeti çok artıyor ya! Tutmayan, ağrıyan ayaklarıyla kilometrelerce(!) yol gidip, tuvalet ihtiyacını karşılayıp, odasına döndüğünde bitap düştüğünü, özellikle geceleri çok zorlandığını söyleyen yaşlı, tuvalete yakın bir odaya yerleştirilmeyi talep ediyordu.

Bu insani talebi epeyce zorlanarak gerçekleştirebildiğimizde, yaşlımızın mutluluğu görülmeğe değerdi. Bu konudan tüm yaşlılar muzdaripti, ancak yapabileceğim bir şey yoktu. Huzurevi mimarisi odalara tuvalet-banyo eklenmesine cevaz vermiyordu.

Odalardaki tuvalet eksikliğini, bazı kadın-erkek yaşlılarımız özel yöntemlerle çözdükleri malumumuz ise de, engelleyemiyorduk. Bir sabah bahçeyi dolaşırken, yaşlı odası kaynaklı “çıktı” sağanağına yakalanınca, eve gidip üstümü değiştirmiştim.

Yemek beğendirmek zordur yaşlıya!

Yaklaşık üç yüz kişiye verilen beslenme hizmeti veriyorduk. Farklı beğenilere sahip bu denli çok insanı mutlu etmek güç elbette. Pırasa zeytinyağlı piştiğinde “aaaa, pırasa kıymalı olur!” der bir grup yaşlı. Kıymalı piştiğinde de diğerleri “aaaa, niye zeytinyağlı değil! der diğerleri.

Patates bu gün garnitür, iki gün sonra ana malzeme olarak kullanıldığında: “her gün patates yemeği çıkıyor” denir. Sulu köfte yaparsınız, vay niye kuru değil? Sütlü tatlı sevmeyip, hamur tatlısı seven o öğün mutsuz olur.

Yaşlı beslenmesinde çorba özel öneme haizdir. Huzurevinde hafta yedi, en az çorba beştir. Yaşlıya yararlıdır, içine ekmek doğrayarak yemesi kolaydır, besleyicidir, işletmecilik açısından da üçüncü kap maliyeti düşüktür. Diyetisyen arkadaş çorba nedeniyle ne çok laf işitirdi yaşlılardan.

Toplu yemek pişirmede yemek kalitesini tutturmak önemlidir. Bazen ufak talihsizlikler olurdu yemekle pişerken. Yaşlıların, -özellikle akşam ve hafta sonu- yemek kalitesine ilişkin yakınmaları bitmezdi.

Diyabetik yaşlı tatlı yemesini engelleyemezsin!

Çok sevdiği ve de hakkıyla pişirilerek sunulan ‘ankara tava’ yemeğini pazar öğle yemeğinde yiyen yaşlımız aşçıya “Bu gün günlerden ne? diye sormuş. “Pazar” yanıtını alınca, “Ben biliyorum da, siz şaşırdınız herhalde diye düşündüm. Yemek çok güzeldi de! “ demiş. Personel arasında espri olmuştu, yemek kötüyse “Bu gün Pazar mı?” denirdi. Olaya idareci cephesinden baktığınızda bu acizlikti: ancak her zaman istediğiniz gibi –aldığınız tüm önlemlere karşın- olmayabiliyordu, bazı şeyler.

Yemekhanede yemek öncesi yoğurt, salata, cacık, komposto,tatlı ve zeytinyağlılar masalara servis edilir, sıcak yemekler yaşlı yerine oturduğunda servis edilirdi. Yaşlıların yemekhanede oturacağı yer sabit olduğundan, diyetlilerin servisi de yerlerine hazırlanırdı. Diyabetik yaşlı, kendine tatlı yerine yoğurt konduğundan mutsuz olur, diğer masadaki tatlıyı alıp, yerdi. Tatlısı yenen yaşlı olay çıkarır, tatlıyı yiyenin de şekeri yükselirdi. Hemşirelerin konuya ilişkin çırpınmaları işe yaramazdı.

Hamiş: Yaşlının kendi kaderini tayin etme hakkı vardır.

“Bir kez özel olmak istiyorum!”

Özel bakım bölümündeki yaşlılarımız yemeklerini kattaki yemek salonunda yada odalarında yerlerdi. Diğer katlardaki rahatsızlığı olan bazı yaşlılara da hemşire – doktor önerisiyle sürekli/süreli olarak odalarına yemek servisi yapılırdı. Biz çalışanlar; yaşlıların mobilizasyonlarını arttırmak ve sosyalleşmelerini sağlamak için yemekhaneye gelmelerinden yana olduğumuz için oda servislik yaşlı sayısını yüksek tutmamaya çalışırdık. Sağlıklı kadın yaşlımız (adı Müzeher olsun) odasına servis yaptırtmayı başaramayınca, hemşire arkadaşı bana şikayete geldi. Konudan haberdarım, “olmaz” landım. “Lütfen, hiç değilse bir kez” dedi. Sonuç: bir hafta odasına yemek servisi yapıldı. Kendini ‘özel’ hissedip, mutlu oldu.

Hamiş: Hizmette sınır yoktur.

Yaşlılarımız bir yıl daha yaşlanmasını kutluyoruz

Yeni yıl kutlama programımız doğrultusunda, hevesle hazırlık yapıyoruz. Bir yaşlı yakınının yemekhane için aldığı süsler yetmedi. Arşiv çalışmasında boşa çıkan eski karton dosyalara, folyo paket kağıtları yapıştırarak süs amaçlı mobiller, evlerimizden getirdiğimiz artık malzemelerle döngel, kumaşlarla fiyonklar yaptık. Soba yaldızıyla çam yapraklarını boyadık. Maaile balon şişirdik Fon kağıdı ve pamuklarla, yeni yıl dileklerimizi yazdık. Teknisyen arkadaşların demir çubukları eğip-bükerek yuvarlak hale getirdi. Biz de pamukla doldurarak süsledik: noel çelengi oldu. Yaşlılar; balon şişiren müdür, çam ağacı süsleyen hemşire, çiçek boyayan psikolog, kedi merdiveni katlayan sosyal hizmet uzmanı, rafya kıvıran memur, ilaç kutusu paketleyen doktor, hemşire görmekten şaşkın.

Folyoyla paketleyip, rafya bağladığımız boş ilaç kutuları çam ağacımızı daha şık kılmıştı. 30. Aralık mesai bitimi süsleyip, ışıklandırdığımız çam ağacını huzurevi girişine yerleştirdik. Sabah geldiğimizde küçük hediye paketlerini göremedik ağaçta. Yaşlılar merakla açtıkları paketlerde bir şey bulamayınca, mutsuz olmuşlar.

Yemekhane süslenip, bolca ışıklandırılarak “panayır” yerine dönmüştü. Müzik yayımı keyiflerini arttırmıştı. Yaşlılar hareketlilikten hoşnut, bizleri izliyorlardı.

Personel Fadıl Noel Baba oldu!

Günler önceden kadın / erkek her bir yaşlı için değeri küçük bir sürü hediyenin bulunduğu küçük torbalar hazırlamıştık. Noel Baba dağıtacaktı hediyeleri. Yaşlı yakınının aldığı kırmızı kumaştan terzimiz Noel Baba giysisini hazırlamıştı. Terzimiz şeker çuvalından iki grevci gömleği dikmiş, birinin üzerine kırmızı yağlı boya ile “hoş geldin yeni yıl” diğerine de “güle güle eski yıl” yazılmıştı. Emekliliği gelmiş, tombik, sevimli personelimizi (adı Fadıl olsun) Noel Baba yapmak için iknada zorlandık. “Maske- pamuk sakal- bıyık –kostümle seni kimse tanımaz!” dememize kandı sonunda. Grevci gömleklerini de doktor ve uman arkadaş giydi.

Saat 10 sularında, hediye paketlerinin doldurulduğu çuvalı sırtlayan “Noel Baba + eski yıl + yeni yıl” ve bu kumpanyaya eşlik etmek isteyen -ben dahil- tüm personelle birlikte, fizyoterapist arkadaşın boynundaki pilli radyodan yükselen müziğe bağıra bağıra eşlik ederek -yada çocuk yeni yıl şarkıları söyleyerek- katlarda hediye dağıtmış, yaşlılarımıza kırmızı kurdeleli mavi boncuklar takmıştık.

Hisseli Çemişkezek kumpanyası turnede

Huzurevi bangır bangır çalan müzikle inliyordu. Biz personel, –adeta- çocukluğumuza dönmüştük. Şaşkınlığını atabilen yaşlılardan kumpanyamıza katılanlar oldu. Herkes çok mutluydu. Keyfimiz sürmeliydi. Turneye çıktık. Hızını alamayan kumpanya, huzurevinin yanındaki Kreş’e gittiğinde yemek esnasındaki çocukların şaşkınlığı görülmeğe değerdi.

Öğle tatilinde de maaile, huzurevi yakınındaki -kızlarımın da okuduğu- ilkokula gittik. Noel Baba’nın dağıtması için aldığım kağıtlı şekerlerin çocuklara sunulması –fırlatılması diyemedim- esnasında neredeyse okul yıkılıyordu. Bizler de şeker uğruna küçük afacan güruhu tarafından ezile yazdık. Tantana, noel babamızın ayakkabısının tekini kaybetmesine neden olunca kuruluşa taksiyle dönmek zorunda kaldık.

Huzurevinin tüm kadın çalışanları aşçı yada garson

Personele vereceğimiz yeni yıl hediyesini de örgütlemiştik. Psikolog arkadaşımızın eşinin sağladığı bardaklardan hediye ettiğimiz bir kadın personelin söylediği” hayatımda ilk kez yeni yıl hediyesi alıyorum” cümlesi, anlamlıydı.

Akşam menümüz superdi, çok da zengin. Kuruluştaki tüm hatun personel katkı verecekti, ordövr tabağında yer alacak mezelerin yapımına. Mutfak çalışanları ana yemekleri yapacaktı. Yaklaşık yirmi çeşit meze olacaktı, tümü yapıldığında. 31’i sabahı mutfakta mesai yapan personel sayısı azımsanmayacak kadar çoktu. Arkadaşların tümü aşçı-garsondu neredeyse. Ben bir güm önce yoğun çalışmıştım. O gün de sıkça mutfağa girip-çıktığımızdan sarımsak, kızarmış yağ kokuyorduk tümümüz. Getirdiğim yedek giysilerle üzerime sinen kokuyu yok edebilmiştim ama, saçlarım kokuyor olmalıydı.

Akşam üzeri yarımşar saat aralıkla hem bizim bakanımız, hem de Ana Muhalefet Partisi Başkanı gelecekti. O saate kadar kuruluşta tüm hazırlıklarımız bitmişti: son anda yapılacaklar hariç.

Yaşlıları sünnet ettirmedik!

Bakanımızı karşılamak üzere biz huzurevi bahçesinde bekliyoruz. Karşılayıcılar arasında yakalarında kırmızı kurdeleli mavi boncuklar bulunan yaşlılarımız da var. Makam arabası bahçeye girerken, kırmızı kurdeleli mavi boncuklu yaşlılar. bakanımızın dikkatini çekmiş. Ana kapı girişinde Noel Baba, bakanımıza da boncuk taktı. O arada kulağıma eğilen bakanımız: “yaşlıları sünnet ettirdiniz zannettim!” deyince ben kendimi tutamayıp, yüksek perdeden bir kahkaha atarak gülmeğe başladım. Başta Genel Müdürümüz ve İl Müdürümüz olmak üzere kimse anlayamamış kahkahamın nedenini ve sadece Bakan’la ikimizi gülmesini. Konu, peyder pey öğrenildikçe, dalga dalga gülme sesleri yükseldi topluluktan.

‘Mavi boncuk’, Çemişkezek Huzurevi klasiği oldu. Her özel günde değişik renklerde kurdeleler hazırladık, ucu boncuklu. Ancak, kırmızı renk kullanmadık hiç.

Aç bıraktığımız yaşlı bizi şikayet etti

Bakanımızı uğurladık. Bahçede, gelmek üzere olan Ana Muhalefet Partisi Başkanını bekliyoruz. Kalabalık. Basın mensupları ordusu. Ev sahibi olarak, başkanı arabadan inerken karşılamalıyım. Zor bela arabaya ulaşabildim.

Yaşlılar çay salonunda bekliyor konuğumuzu. Başkan, kalabalık yüzünden inemiyor, araçtan. Çok uzun boylu bir milletvekili, ikimizi kollarıyla yaptığı çeperin içine aldı. Korumaların oluşturduğu güvenlik koridoru içinde ilerliyoruz. Yaşlının biri yolumuzu kesti ve Başkan’a hitaben: “Bizi aç bırakıyorlar burada, Başbakan’ım!“ dedi. Tüm olgunluğu ile Başkan: “Sen üzülme, hallederiz!” dedi.

Tam da o esnada yemekhane önüne gelmiştik. Kapı görünce ‘yaşlılar içeridedir” düşüncesiyle o yana yönlendi. Kapalı olan kapının camından üzerinde muz dahil meyve sepeti, ordövr tabağı, kola şişeleri, salatalar bulunan yemek masalarını gördü. Bana dönerek: “İşiniz çok zor, arkadaşım!” dedi. Eşi de “Bir huzurevinde böylesine şık yeni yıl masası olacağına, gözlerimle görmezsem inanmazdım!” dedi.

Başkan, mikrofondan yaşlılara seslenirken, korumaları da getirdiği hediyeleri dağıtıyordu. Bu esnada -sosyal hizmet kuruluşu teamüllerine uygun- arbede yaşandı elbette.

Yalan söyleyen müdür

Yaşlının kimi “Başbakanım” diyor, kimi ben “Sizin partidenim” diyor ama, başka bir parti adı söyleyerek. Kimi, onun yaptığı icraatın tam tersi bir konu için teşekkür ediyor. Derken demanslı bir yaşlı “Beni gözlerimden ameliyat ettir, bunlar benle ilgilenmiyorlar!” dilek / yakınmasında bulununca, Özel Kalem Müdürü isim almaya yeltendiğinde “Yaşlının SSK’lı olduğunu, geçen hafta hastaneye götürüldüğünü, yapılacak bir şey olmadığının söylendiğini” sessizce ilettim. Yaşlı benim gerçeği aktaracağımın bilincinde olarak “yalan söylüyor, dinleme onu! “ diye bağırıyordu.

Ve yeni yıl yemeği

Konuklarımız gittikten sonra, artık sabırlarının son noktasına gelen yaşlılarımızı yemekhaneye aldık. Tontinilere müzik eşliğinde servis yapılıyor. Masalarda sıcak yemekleri koyacak yer yok. Yaşlılar şaşkın: “hangisini yemeli acaba önce” diye. Kalabilen personel eşlik ediyor yaşlılara. O gün çok uzun sürdü yemek faslı.

Yaşlının biri “Ne bu böyle, kargacık burgacık yemek! dedi. Başka biri “Teşekkür ederim. Bana eski günlerimi hatırlattınız!” dedi. Ne diyelim, yaşlı ‘veli nimet’imiz! Ne derse haklıdır.

Gece 21.00’de kuruyemişlerini, 23.00’de meyvelerini dağıttık. Sonra da evimize gittik.

Yorgunluktan uyuyamadım. Ancak yaşlılık alanını sevmeye başladığıma inandım o gece.

Sosyal hizmet alanlarından yaşlılık alanı, çoğu meslektaşımız için çekici değildir. Hele ki mesleğe yeni başlanılan yıllarda. Ben de itici bulurdum.

Meğer yaşlılık alanı, sessiz ve derinden sevdirirmiş kendini.

HAMİŞ yerine :

“Yaşlılık alanı virüs gibidir.

Kanına girdiği sosyal hizmet uzmanı iflah olmaz! ” der-mi-şim.
 

---------------------------------------3BÖLÜM SONU

 

YAŞLILAR BÜYÜTTÜ BENİ !

Çemişkezek huzurevinde ‘tanıdığım yaşlılarla büyüdüm galiba!’ Hayır, ‘galiba’sı yok bunun. B ü y ü d ü m .

Niye mi? Çetin ALTAN “Çocukluktan yaşlılığa hiç büyümeden geçiyorum.Bundan da hoşnutum.” diyordu bir yazısında. Ben mesleğimin ‘çocukluk’ dönemime denk gelen süreçte tanıştım yaşlılık alanıyla ve alan kapsamındaki bireylerle. Bu sürecin bana hayata dair kazandırdıkları o denli çok ki.. An’ı yaşarken de, şimdi de beni hoşnut eden bu deneyimin meslekte gençlik dönemime geçiş hakkı vermeyip, hemence yaşlılık dönemime geçmiş olmamın önemi yok... Hayatta her şeyin bedeli var ya!.

Çemişkezek(!) Huzurevinde iken bana “Ey, iki adımlık yer küre / senin bütün arka bahçelerini gördüm ben. -Nilgün MARMARA-“ dedirtebilecek bir çok arka bahçede dolandım, durdum, çoğu kez istemim dışında üstelik. Çok şey yaşadım, gördüm, duydum, öğrendim... İçim kanadı, ağladım, güldüm, keyiflendim...

O zamanlar duymamıştım, Gülten Akın’ın:“ Ahhhhh, kimselerin vakti yok / Durup ince şeyleri anlamaya / Kalın fırçalarını kullanarak geçiyorlar / evler, çocuklar mezarlar çizerek dünyaya” dizelerini.

Duymuş olaydık!.. Kalın fırçaları kullanan hoyrat insanların çizdiği resimlerdeki travmatik sonuçların izini silmek için kendimizi heder etmek yerine, fırça kullanımını engellerdik belki de, bilemiyorum..

Bildiğim bir şey var: ben orada büyüdüm, o yaşantılar beni zenginleştirdi.
Ne insanlar tanıdım!

İnsanı odaklı bir mesleğin erbabı olunca insan, ufku geniş olmak zorunda. Olmasa da, hayat genişlettiriyor zaten.

Öyle ‘an’lar, fotoğraflar var ki!.. An’ı yaşarken “yok, artık bu kadarı da olmaz! “ dediğimiz bir vukuat sonrası, bu cümleciği yüzlerce kez yineletecek sairlerini yaşayacağımızı biliyorduk.

‘Rengeahenk’ bir insan manzarasının verdiği görüntünün ardına baktığınızda rengin kurşunileşiverdiğini görebiliyordunuz.

Kızını bekleyen Hicran Hanım

Kuruluşu ziyaret eden ortaokul öğrencisi Ekin Birol’a “ Huzurevinde gördüğüm allıklı ve rujlu kadını yadırgamıştım:’kime poz atıyor?’ diye... Sonra düşündüm: hayata poz atıyordu. Bir zamanlar ona her şeyi veren ve artık ondan her şeyi alan hayata! “ dedirten yaşlıyı (Hicran olsun) anımsadım. Askeri doktor eşi, -biri Amerika’da- iki kız annesi, üç torun ‘anane’si, parkinson hastası, baston desteği alan, “nasıl sınız?” dediğinizde ağlamaya başlayan Hicran Hanım’ı kızının -hiç değilse ayda bir kez- huzurevi ücretini yatırmaya gelip, annesini ziyaret etmesini sağlamak için ne çok çabalamıştık!

Nuriye Teyzeyi rehin alan Nalan Hanım

On üç yaşında, elli yaşındaki akrabasıyla evlendirilen, üç yıl –hemence- felç olan kocasına bakıp ardından terk eden, birlikte yaşadığı annesi yatalak olunca yıllarca bakan, öldüğünde yengesince ağabey evine sığdırılamayan, iki yıldır kaldığı huzurevine apar topar huzurevine yerleştirilen yaşlımızı (adı Nalan olsun) unutmak mümkün mü? Kaldığı iki kişilik odadaki arkadaşı ölünce, yerine gelen ilkokul dergilerinde resmedilen nineler kadar şirin -ve olgun- olan 85 yaşındaki (adı Nuriye olsun) yaşlıyla çok ciddi sorunlar –büyük bölümünü de bilmediğimiz- yaşayan Nalan Hanım, bir gün odayı içeriden kilitleyerek Nuriye Teyzeyi rehin aldı. Olumsuz bir şey olmasına izin vermedik ama, çok kötü bir gündü. Sonuçta: psikiyatr desteği aldığımız Nalan Hanımın, Nuriye Teyzeyi annesi yerine koyduğu, yatalak olduğunda bakmak zorunda kalacağı, -çok baskılanmış kişiliğinin- huzurevindeki göreli özgürlüğünün biteceğini düşündüğü ortaya çıktı. Blokta görevli meslektaşımızın desteğiyle Nalan Hanım, tüm sosyal etkinliklere katılan, el işi sanat atölyesinin faal üyesi, yardıma gereksinimi olan -Nuriye teyze dahil- yaşlıların gönüllü yardımcısı olarak –halen- yaşamının en keyifli günlerini sürdürüyor.

İncidal’ yazdırtamayan müdür

SSK sağlık karneli yaşlıların ilaçlarını yazan doktor sadece perşembe günü kuruluşa yazdığı reçetelerdeki ilaçlar da SSK eczanesinden alınabiliyordu. Fi tarihinde doktorun biri yaşlımız -adı Müzeher olsun- için ‘incidal’ ilacını reçete etmiş. O tarihte bu ilaç reçete edilebiliyormuş, ama artık değil. Doktor bu ilacı yaz(a)mıyor, diye Müzeher Hanım poliklinik esnasında kıyamet koparıyor. Aslında haklı: para verip alıyor. Ancak bizim elimizden gelen yok... Her perşembe sabahı –sonradan adını incidal krizi koyduğumuz- yaşanırdı bu. Birinde devreye girdim, zaten bildiği şeyi anlatıyorum: “Müdüre Hanım! Sen sus! ‘İncidal’ bile yazdırtamıyorsun! “ demişti.

Ne sitemler hak ettim

Kendini martılarla bir tutan Makbuş’la tanıştırmıştım sizi. Dün andacımdak kağıtlar arasında buldum aşağıdaki 9.2.94 tarihli şiirini.

“Şado’ya sitem

Ve

Hem Merhaba...

Hoş geldin Sultanım !


Şad olmuyor gönül, Şado olmazsa nedendir bilinmez

Arıyor göz onu, her zaman her yerde görünmez

Desem vefasız, dil varmıyor söylenmez

İster sever, ister sevmez gönül ondan geçmez

Yaman olurmuş gönül tahtına sultandır gitmez

Esir olmuyor göz bir kez zincire vurulsan kar etmez”.


Yazdığı diğer mektupların tümünü okudum bu gün. Makbuş’a yazdıklarımın da elimde olan örneklerini. Hüznüm, keyfime sarmallandı.

Büyük Hanım, Küçük Hanım

Doğduğu konakta uzun yıllar hizmet eden, büyüttüğü küçük bey ve hanımların bile torunu olan, bunama başlayıp da işe yaramaz olunca huzurevine ücretsiz olarak yerleştirilen (adı Kıymet olsun) yaşlımız, upuzun boylu, dimdik yürüyen, muhacir gözlü, tertemiz pırıl pırıl giyinen, son derece zarif bir kadındı. Alçak –yoksa ürkek mi?- sesle ve İstanbul ağzıyla konuşur, kedi adımlarıyla yürürdü. Gümüşi topuz saçların, inci küpelerin zarif taşıyıcısı Kıymet Hanım, bana “Büyük Hanım” derdi. Beni gördüğünde –saygısından olsa gerek- çevremden uzaklaşır, ancak uzaktan izlerdi. Kendisiyle tokalaşmamdan, bir şekilde dokunmamdan da rahatsız olurdu. Katta kavga benzeri olumsuzluklar olduğunda “Büyük Hanım, duyarsa üzülür!” dermiş. Yaşlılar ‘o müdür” dedikçe sinirlenir, “hayır!” diyerek düzeltirmiş. Bayramlaşırken yanaklarından öpmüştüm. Ardımdan: “ ay gibi, açık gümüş gibi parlak o nurlu yanaklarını değdirdi bana” dediğini duymuştum.

Soy adıyla müsemma olmayan yaşlı


Huzurevinde göreve başladığım ilk gün tanımıştım ( adı Ayşe olsun ama soy adı Durgun) onu. Boynumdaki kolyeye ellerini uzatıp “çıkart” demişti, “sen .... değilsin! Onu ........ler takar!” Ürkmüştüm, “ben bu kolyemi çok seviyorum” demiştim kısaca. Beni gördüğünde o kolye yoksa “aferin, takmamışsın!” derdi. Tek kaldığı – ona özel yapılmak zorunda kalınmış- odasına kimseyi sokmazdı. Ücretsiz yaşlıydı. Bilinen akrabası / yakını yoktu. Paranoyaları bazen bizi zorluyordu. Siyah el çantasıyla, plastik torbası eksik olmazdı elinden. Harçlığını çaya yatırırdı, yazında dondurmaya. Kalın, bitişik kaşları, kıvırcık – ama bir şekilde dikleşen- saçları, yüz ifadesini sertleştiriyordu. Ağzında sadece iki azı dişi vardı. Etli dudaklarına taşırarak sürdüğü kırmızı rujuyla dikkat çekerdi. Sağlıklıydı, beslenmesine de özenli. Yemek israfına sinirlenirdi. Süreç içerisinde zayıfladığını, yemek yemediğini gözleyen hemşire arkadaşların takibiyle rahmindeki kanserin metastas yaptığı anlaşıldığında, yıkılmadı. Sürüklediği ayaklarıyla odası-çay salonu arasında mekik dokumayı sürdürse de, durgunlaşmıştı. Hastalığına ilişkin sorusu yoktu, açıklama yapan da. Gece fenalaşmış. Hastanede yoğun bakıma alınmış. Ziyaretine gittik. Dudaklarına ruj sürmemişti. “Yarın gelirken dondurma getireyim mi?” dediğimde, başıyla ‘evet’ledi, elimi tuttu. Dondurmasını yedi, sonra yıldızlara karıştı.

Feleğine küskün bir yaşlı


Çay salonunda ayak üstü çay içerken, memuriyetinde sosyal hizmetlere emeği geçmiş, çok sevdiğim, entelektüel yaşlımız (adı Hilmi olsun) seslendi.” Bizimle de çay içseniz!” Sandalyeyi çekip, oturuverdim: Hilmi Bey’le arkadaşının (adı Zühtü olsun) yanına. “ Zühtü Bey, izin verirse, size bir şiir okumak istiyorum.” diyen Hilmi Bey, onaylanınca başladı “yaşamım “adlı şiiri okumaya:

Dertlerim depreşti yine;

Karakolda başçavuşum diye,

varmadı bana,

tüccar kızı,

karagözlü,

Sakine...


Zaman tünelinde,

akıyor yaşam;

Yıllar sonra bir yaz günü,

bir akşam.

Parkta gördüm Sakine’yi

Çocukları yanında boy boy

Kocası olmuş, albay!

Bense huzurevinde bir garip.

Feleğine küskün

bir emekli astsubay.

Öykü Zühtü bey’e, şiir Hilmi Bey’e aitti. Masamıza çok çay geldi o gün.

Huzurevi hayatı öğretti

Yukarıda söz ettiğim yaşlıların yanı sıra yazmağa değer o denli çok insan tanıdım ki orada... Yazacağım...


HAMİŞ yerine: (notlarım arasında buldum. Yazarını bilmiyorum.)


“Yaşam,

Size uzatılan bir kahvenin sıcaklığında,

Hiç bestelenmemiş bir şarkının notalarında

Minnettar olabilmenin pırıltısında

Üretebildiğimiz her anda...

Yaşam içimizde”

 

---------------------------------------4BÖLÜM SONU

 

 ULAŞABİLDİĞİN KAYNAK: SENİNDİR

Sosyal hizmet kuruluşlarında –alanda- çalışmanın keyifli yanları çoğu kez, iş yoğunluğu vb. nedenlerle süreç içerisinde görülemez, algılanamaz olur. Umudumuzun tükendiği, kendimizi yapayalnız hissettiğimiz bir anda yakılan ufacık bir umut ışığı, sosyal hizmet çalışanlarını yeniden hayata bağlar.

Bizden hep ”hizmet” istenir ama: istenen “Parasız, Elemansız Hizmet” dir, yani “PEH”Bu yüzden biz sosyal hizmet uzmanları kendi aramızda konuşurken “hep PEH, hep PEH” deriz. PEH, bazen de yapmak istemediğimiz çalışmalar için anlamlı bir mazerettir.

Uzman olarak çalışırken birilerinden –başta müdürünüzden- bir şey(ler) isteme hakkınız –ve de lüksünüz- vardır. Müdürseniz; istenenleri sağlama-verme göreviniz vardır, isteme hakkınız işe sınırlandırılmıştır.

Çalıştığınız kuruluşta bir şey yapmak istediğinizde, önünüze sayılamaz engeller çıkar.

Başladığımız bir çalışmanın sürdürülmesinin önündeki engel çoğu kez ya eleman yada ekonomik yetersizliktir. Bazen çalışmanıza verilecek küçük çaplı ekonomik destek size zaman kazandırır, gereksiz efor harcamanızı engeller, çalışmanıza da yeni boyutlar ekler. En önemlisi başka çalışmalara da alt yapı hazırlar.

Çemişkezek(!) huzurevinde yapmak istediğimiz çalışmaların / değişikliklerin önüne çıkan engeller çeşitli olsa da, para ve eleman yetersizliği hep baş roldeydi.

El işi atölyesine sermaye

Milli Eğitim Müdürlüğünce kuruluşumuza görevlendirilen usta öğreticilerin yönderliğinde oluşturduğumuz atölyeye katılım istenilen kadar yüksek değildi. Tam kadrolu dokuz yaşlıyla sonuna kadar sürdü: arada katılanlar hariç. Bilirsiniz bu tür el işi etkinliklerde başlangıç çok masraflıdır. Alet-edevat, genel–özel malzeme. Yaşlılar hevesli. Bağış parayla alabildiklerimiz yetersiz kaldı. Bir şey yapmalı?

Arkadaşlardan gelen “kısır yapıp sen, ben, bizim oğlana satma” önerisi kabul görünce, bu amaçla oluşturduğumuz fon gelirinden malzemeleri aldık. Koca bir kazan kısır yaptık. İlk tabak 5 ETL, ikinci tabak 2 ETL., artı domates dilimi 1 ETL. Laf aramızda en çok domates para kazandırdı. El işi grubundaki yaşlılar satış yaptılar, biz yardım ettik. Ne toplandı hatırlamıyorum ama, artık ‘döner sermaye’si bulunan el işi grubunun idareye gereksinimi kalmadı, kendi yağıyla kavruldu, hatta bazen bile destek oldu.

Füsun IÇKAM SAYINER’in “Bir Küçük Su Damlasından Harelere” adlı kitabında el işi atölyesine ilişkin olarak: “O kadar ciddi havalarda yapardık bu işi. Erdoğan Bey de çok ciddi muhasebesini tutardı.N.G. ve ben de bilirkişi olarak hesapları kontrol eder ve harcamaları onaylardık. Bu paranın içinden çay, nescafe, şeker alırdık. Bazen de fazla kazancımız olursa, dışarıda yemeğe, dansa giderdik.” yer almaktadır.
Ailemizin eski radyosu

Çocukluğumda evimizin en değerli eşyası ‘radyo’muzdu. İçine yurttan sesler korosunun nasıl olup da sığdığını bir türlü anlayamadığım, ‘arkası yarın’ ve ‘radyo tiyatrosu’nu keyifle dinlediğim bu radyoya yıllar sonra “el koyma”ya yönelik tüm girişimlerimi rahmetli anacığım önlemişti. Tatil dönüşü İzmir’de anneme uğrayan sevgili Hülya-Doğan Keskin (meslektaşlarımız), annemin bana ulaştırılması için verdiği –sürpriz- radyoyu Huzurevi’ne getirmişlerdi. Eve götürememiştim uzun süre, sevgili radyomu. Arkadaşlarla yaşlı haftası taslak programı için odamda çalışırken bir ara gözüm radyoya ilişti: “Radyo sergisi açabilir miyiz?” sorum hararetle karşılandı. Derken iş büyüdü.

Yaşlılardan, evlerimizden, yakınlarımızdan emaneten on dokuz radyo toplamıştık. Her marka, her model. Günlerce iğnesini bulmak için uğraşıp, sonunda bulduğumuz gramofonumuz da vardı: Münir Nurettin’’ler, Safiye Ayla’ların taş plakları da.

Huzurevi lobisinde yaşlılarımızın el ürünlerini sergilemede farklı bir tasarım denedik. Benzer el işi ürünleri ayrı masalarda radyo çevresinde sergiledik. On sekiz masa, on sekiz radyo. On dokuzuncu radyo detaylı ve anlamlı bir dekorla sergilendi. Sallanan koltuğu, antika sandalye, eski kilim, pösteki, daktilo, gazetelik, hazeran koltuk, eski gazeteler, nargile, iğne oyaları bakır kaplar ve aklımıza gelip de bulabildiğimiz pek çok aksesuar... veeeee elbette radyo.

Canlandırma köşesi huzurevini canlandırdı.

Sergi çok ses getirdi. Medya geniş yer verdi. Yaşlıların çok hoşuna gitti. Hafta buyunca isteyen yaşlı orada çayını içti. Akşamları topladık, detayları. Gündüzleri de yaşlılar sahiplendi sergimizi. Bu canlandırma köşesinin bir bölümü kısa süre müdür odasında da yaşatıldı.

Mayıs ayında Sosyal Hizmetler Konferansı yapılacaktı. Sosyal Hizmet Uzmanları Derneği yönetimi bu canlandırma köşesini Konferansın yapılacağı mekanda da sergilememizi istenince, yelek, baş örtüsü, gözlük, nargile, fes benzeri aksesuarlarla isteyen katılımcının fotoğrafını çekerek gelir elde etmeyi önerdik. Anlaştığımız fotoğrafçı çekti, kar koyarak sattık. Kuruluşun elektrikli daktilo, fotokopi kağıdı stoku, masa örtüsü gibi ihtiyaçlarını karşıladık.

Bir kamu kuruluşunun bölge müdürleri toplantısının sosyal etkinlikler kısmında bizim canlandırma köşesi yine gündeme geldi. Bu etkinlikte elde edilen gelir film-tab-emek masrafımız olmadığından çok yüksek oldu. Kamu kuruluşu bu masraflarımızı yüklenmişti.

Cahilliğım teknoloji getirdi

Kuruluş sosyal servis ve döner sermaye saymanlığında bilgisayarlı sisteme geçmek hedefimizin gerçekleşmesi zaman alacaktı. İhtiyaç çok, olanak yoktu. Düşük bellekli bilgisayarımızda bazı kayıtlar saklanabiliyordu. Askere giden personelimizin özel yazıcısını kullanıyorduk.

Her üç aylığını aldığında bize bağış yapan gönüllümüzün sayesinde fax cihazımız olmuştu. Cihazı monte eden servis elemanı beni ve teknik danışmanımı(!) bilgilendirmişti.

Teknoloji cahili olduğumdan, yeni bir aletin tanıtımı esnasında dinler, not alır, saçma sapan sorular sorarım, anlamışçasına ‘hımmm’ filan derim, ancak sorun olduğunda da asla çözemem. Huzurevinde teknisyen, bilgisayar kurdu memur, doktor, hemşire, aşçı vb. teknik danışmanlarım oldu hep. “Ben pek anlamam!” diyebiliyordum sıkça: kaliteli danışman bulma şansım olduğundan.

Fuşya renk kurdelelerle süslenmiş bilgisayar bağışı

Bir gün faks cihazımız bozuldu(!) Danışman işe yaramadı. Firmayı aradık: ‘geliriz’ dendi ama, gelen yok. ‘Sanayi Bakanlığına şikayet edeceğiz!’ şeklinde sekreteri tehdit etmemiz işe yaradı. Servis yetkilisi sorunu buldu: kağıt bitmiş. Bozulmadım: biz sorunu aktardığımızda telefonla yönlendirme yapılmamıştı. Bize de zaten doğduğumuzda fax kullanmayı öğretmemişlerdi. Yetkiliye “Patronunuza söyleyin: ‘Telefonda kağıt olup, olmadığına bakın!‘ denmeliydi bize!“ deyince, “patron, benim” yanıtını aldık. Sohbet esnasında sekreterimden “yazıcı bozulmuş!” müjdesi geldi. “Tüh, vah vah” sözlerini bolca tüketirken, konuğum kalktı. Uğurlarken “yarın sabah yerinizdeyseniz gelmek istiyorum” deyince şaşırdım. Geldi: yazıcı—faks kağıdı kolisi+çikolatalı pasta ile. Acaip mutlu olduk. Üç gün sonra bir kez daha geleceğini söyledi. Geldi: yanında fuşya renk kurdelelerle süslenmiş son model bilgisayarla birlikte. Bu kez ikram bizden: pasta ve Kavacık şişe suyu.

“Bir sandalye de benden” kampanyası

Kuruluşun çok amaçlı birimlerinde kullanılan plastik sandalyelerin değiştirilmesine gereksinim duyuyorsak da; cebimiz izin vermiyordu. Yaşlı yakınlarından birinin bağışladığı renkli kolçaklı plastik sandalyeler, katlardaki ‘niş’lerin havasını değiştirmişti. Yaşlılar hoşnuttu, bu yenilikten. Gönlü bol yaşlılarımızdan (adı Tahir olsun) biri, - ülke çapındaki ‘bir tuğla da sen koy’ kampanyasına nazire- yaşlılara yönelik “ Bir sandalye de benden” kampanyası açmayı önerdi. ‘İdare olarak para toplayamayacağımızı, ister(ler)se yaşlıların kendi arasında bu tür kampanya yapabileceklerini “ söyledik. Yaptılar. Biz ayni bağış kabul ettik. Tahir Bey bu tür konularda. gönüllü huzurevi lideri oldu.

Yaşlılarımızın sempatisini kazanıp, bize olan güvenleri geliştikçe, destek verdiler. Yanlışım yoksa: kıyma makinesini de benzeri şekilde yeniledik.

Danışmanlık ücretim: küçük ölçekli proje hibesi

Dış işleri Bakanlığı aracılığıyla bir ülkenin bir büyükelçilik Sosyal Güvenlik Müsteşarı ile o ülke iktidar partisi milletvekillerinden ikisiyle birlikte ziyarete geleceklerdi. Ülkelerinde yaşlılara yönelik hizmetlerin planlanması aşamasında bilgi alma amaçlı bu görüşme tercüman aracılığıyla gerçekleşti. Konukseverliğimizden, bilgi paylaşımcılığımız ve dayanışmacılığımızdan etkilendiklerini ilettiler. Görüşmenin informal aşamasında zorunlu iki-üç telefon görüşmesi yapmıştım. Bozuk televizyon, koltuk döşemeleri, yeni jeneratör alımı. Tüm konuşmaları dinleyen – anlamadığını düşündüğümüz- konuklarımızdan müsteşar “ kuruluşun gereksinimlerini içeren bir proje hazırlamamız durumunda hükümetlerinin küçük ölçekli proje hibesi programından yararlanmamız için çaba harcayacağını” söyleyince, dilim uçukladı neredeyse. Meğer müsteşar Türkçe biliyormuş. Projeyi sosyal servisteki arkadaşlarla hazırladık. Sunduk. Onaylandı. Bir sonraki yıl bütçesinden ayrılacak olan hibe gelmeden altı ay önce ben kuruluş müdürlüğünden istifa ettim. Huzurevinin önemli gereksinimlerinin karşılandığı hibe nedeniyle düzenlenen törene kerhen davet edildim, teşekkürümü de yaşlılardan ve elçilik müsteşarından aldım.

‘Berberhane’ artık erkek kuaför salonu

Kuruluş içinde yeni mekansal düzenleme ile ‘berberhane’nin yerinin değişmesi gündeme geldi. ‘Yeri değişirken, amortismanı dolan malzeme ve donanımları da değişmeli’ dedik. Ama nasıl? Bir öneri: Açılışın sürprizlerle dolu olduğunu ilan edelim ki katılım artsın. İçeri girişi 1 ETL yapıp, karşılığında içecek+kuru pasta verelim. Konsünye alacağımız sandalye vb.nin parasını daha sonra ödeyelim! Yeni yerinde ilk traşı yaptıracak kişiyi açık arttırmayla saptayalım.”Aynen yaptık. Yaşlı yakınlarından biri alkışlar eşliğinde traş oldu: biz de tüm borçlarımızı ödedik.


Egzersiz salonumuz

İlk memuriyetine kuruluşumuzda başlayan fizyoterapist arkadaşımız -doğal olarak- egzersiz odası olmamasından yakınıyordu. Kendisine ‘bana biraz zaman tanımasını, mükemmeli olmasa da amaca uygun bir salonumuz olacağına inanması”nı söylüyordum. Yaptık.

Bağış yemek masasını, muayene divanına çevirdik. Araba direksiyonundan omuz çemberi, dolap kapağından parmak merdiveni, eski karyola demirlerinden barfix, süngerleri vinleksle kaplayarak yer minderi, eski koltukları şallandırarak modern görüntülü koltuklar, depodaki kalıntı bilumum boyalarla renklendirilen duvarlar..... Terzimizin diktiği kum torbaları... Yaratıcılık tavan yapmış durumda... Bütçe ödeneğinden üç adet cihaz. Bağışlarla kuvvet topları, tartı, dambıllar, jimnastik metleri, kas çalıştırıcılar.... duvar aynası... Yeni perdeler...

Müthiş heyecanlıyız. Hele taze memur fizyoterapisti görseniz... Muhteşem bir açılış yaptık.

İlaç toplama kampanyası

Heyecanlarımızda bize hep eşlik eden kuruluş eczacımızla kafa kafaya verdik: ilaç firmalarından ilaç talebinde bulunacağız. Yazdığımız şık ve anlamlı mektup amacına ulaştı: gereksinimimiz olan ilaçları stokladık. Bütçeye önemli düzeyde –görünmeyen- katkı sağlamıştık. İşimize yaramayacakları da diğer sosyal hizmet kuruluşlarına yönlendirdik. Uzun bir süre sonra eczaneyi kapattık. Çemişkezek Huzurevindeki çalışma sürecimde beni çok üzen bu kararın alınmasına yol açan gelişmeler konusunda ‘masumdum ve engellemek adına yapabileceklerim yetersiz’ kalmıştı.

Şiirli bayram-yeni yıl kartlarımız

Gönüllü ilişkilerimizin kalitesinin arttırılmasının, bize dönüşümünün ‘yol, su, elektrik’ olacağının bilincindeydik.

Son beş yılda kuruluşa ayni-nakdi bağış yapanların işlendiği ‘Bağış Defteri’ne (Bkz:Anılar 1 bölüm), yeni bağışçılarımızı ekledikçe gönüllü ordumuz büyüyordu.

Başlangıçta posta masrafımız göze battıysa da. bayram - yeni yıl kartlarımızla, gönüllülerimizin artı sempatisini kazanıyorduk. ‘Yaşlı Haftası’ndaki davetiyemizde “Uzun yaşamanın altın kuralları” da yer almıştı. Sonradan ahbap olduğumuz gönüllülerimizden biri “isteğiniz; daha uzun yaşayıp, daha çok bağış yapmamız mı?” dediğinde “evet”lemiş, ardından gülmüştük.

Kart metinlerimiz “Yaşlılarımız ve çalışanlarımız adına” diye başlar “kuruluşumuza olan yakın ilginizin devamını dileriz” diye biterdi. Araç-amaç meselesi anlayacağınız.

Bir yeni yıl kutlama kartımızda meslektaşımız Ali Erkan Güneri’nin aşağıdaki şiiri de yer almıştı.

Gözlerimin önünde akıp giden,
Tarih
Geçmiş günleriniz,
Anılarınız.
Yavrularınız
Yaşadıklarınız geliyor aklıma.
Aklıma bu günü hazırlamanız geliyor
Dünden,
Yarına
Bende yaşayacak umudunuz
Gözümde
Işığınız var.

Yeni yıl menüsündeki tavuk için pazarlık

Sevgili –artık rahmetli- Valimiz SYDV’ndan yaptırdığı huzurevinin, tefrişi için yardımımızı ve konuya ilişkin toplantıya katılmamı –emretmezdi- rica etti. Gittim. Onun heyecanı bize de geçti. Tefriş Detay’ı hazırlayacağım elbette. “Sayın Valim yaparım ama 88 kg. tavuk butu karşılığında yaparım” deyince diğer üyeler şaşırdı.Valimiz anlamıştı niyetimi. “Yıl sonu: ödeneğimiz bitti. Yılbaşı menüsü için tavuk gerekli” açıklamam sonrası, emniyet müdürü 120 kg tavuk bağışlatacağını söyledi. Tavuk geldi: tefriş yapıldı.


Dernek kurmadım

Huzurevi derneği kurmadım, çok zorunlu olmadıkça nakdi bağış almazdım. Nakdi bağışları Döner Sermaye’ye yönlendirirdim. Sümenimin altında her miktardaki bağışa uygun bir listem hazır olurdu. Gönüllülük ruhuna daha uygun olduğundan ayni bağışı hep yeğledim.

Süreç içerisinde “hemen, şimdi” gereksinimlerimiz olduğunda –elbette küçük bütçeli- -her daim yanımda olan gönüllülerimiz oldu. Biz de hastalık, sağlık durumları olduğunda çiçeklerimizle yalnız bırakmadık onları.

Veeeeen hep, “bir demet çiçek”imizle gittik, hedefe ulaşmamızda bize destek verebileceklerin yanına.

Ve de, “teşekkür çanta”mızdaki teşekkürleri bolca harcadık. Harcadıkça çantamız doldu-boşaldı: bereketi arttı.

*Yazdıklarım anımsadıklarımdan oluşuyor. Aradan çok uzun yıllar geçti. Yaptıklarımız çok “matah” değildi. Bu satırları okuyan meslektaşlarımız çok daha anlamlı çalışmalar yapmıştır, inanıyorum.

Hamiş yerine:

Yaşam her şeyi deneyerek öğrenmek için yeteri kadar uzun değil; eğer başarılı olmak istiyorsak, mutlak başkalarının deneyimlerinden yararlanmalıyız. (Ali Polat)

 

---------------------------------------5BÖLÜM SONU


‘ALKIŞ’DA, ‘YUHA’DA ALMADIM

Hepimizin “hoca”sı Emre Kongar Hoca; müsteşarlık anılarını anlattığı kitabını okurken not almışım: “Adam olan alkışları üzerine almaz. Çünkü onlar ya içinde bulunduğu gruba yada savunulan genel çözümlere ilişkindir. Ama ‘yuha’ lardan ders alır. Çünkü onlar mutlaka kişisel bir yanlışı vurgular. En azından yanlış insanlarla yanlış yerde bulunma yada yanlış şeyler söyleme veya yanlış anlaşılma gibi.” sözlerini.

Tüm memuriyetimde resmi “alkış” bir kez aldım. Toptan verilen bu “alkış”ı önemsemedim: memuriyet özgeçmişimi yazarken işe yaradı sadece.

Asıl önemlisi “yuha”lanmamış olmam. Yenilerde ortaya çıkan profesyonel yuhalayıcı ‘’Kerinçsiz’ler var ya! Onların kötü karbon kağıtlı kopyalarının, “yuha”dan öte giden “linçvari” salvoları oldu sıkça. Püskürttüm. Kısa vadede kaybedip, uzun vadede kazandım.

Çemişkezek(!) Huzurevindeki yıllarım da dahil, memuriyetimde ‘bilerek’ hata yapmadım Yaptıysam da “gören- bilen” olmadı herhalde.

‘Alkış almadım.’ dedim ama, ‘kendi kendimi kutladığım zamanlarım’ olduğunu itiraf etmeliyim. Özellikle insan ilişkilerinde “eh artık: bu kadarı da olmaz” dediğim vukuatlara şahit olurken içimden ‘yuha’ladığım insanlar olduğunu da bilesiniz.

Yöneticilikte hasbelkader mühür sizde olduğundan “Süleyman” olursunuz. Süleyman’lığınız sona erdiğinde, şapkanızı önünüze koymanız fazlaca bir işe yaramaz. Aslolan: arada bir şapkayı kafanızdan çıkarıp, kafanızı, saçlarınızı havalandırmanızdır.

Bu bölümü yazarken notlarıma daldım yine. Hala anımsaması bile rahatsız eden bir olay sonrası yazdıklarımı okudum. Derinlere daldım.

Saksıdaki mor menekşeler

Olayı geçelim: ama konuya ilişkin kendimi yüksek amperli akümle şarj etme örneği olacağından aşağıdaki satırları paylaşmak istiyorum.

“ Evet, duygular bu merkezde iken;

yani bunları düşünür / yazar iken:

davetsiz bir misafir....

OKTAV tekerlekli sandalyesiyle kapıda...

Kucağında bir saksı mor menekşe ile..

‘Mavi gözlü dev’ vardı ya..

Hani bahçesinde ebruli mor menekşeler açan..

Bizim ev pembe panjurlu olmasa da,

Şado’nun odasında

-her zaman demek yanlış olur-

böyle mor menekşeler açar.

Ve de Şado

“gel de bu huzurevini sevme “

diye zırlar.”


İnsanların kederini anlayabilmek

Huzurevine kabul edildiğinin akşamı dinlenme salonundaki yaşlıyı döven yaşlımızın (adı Numan olsun) bizi uğraştıracağına olan inancımız çabucak yok oldu. Kattaki meslektaşımızın Numan Bey’le kurduğu iletişim kuruluşa uyumunu hızlandırdı. Kendi sorunlarına benzer sorunları olan insanların huzurevinde bulunduğunu bilmek onu rahatlattı. “Şeker” gibi bir yaşlı oldu: çocukları onu “şeker” gibi baba olarak görme Galatasaray’ı şampiyonluğa götürecek maçı gece odasında tek başına izleyen, maçı alınca kalbi duran Numan Bey’in ölümü huzurevindeki herkesi etkiledi. Ölüm haberi bana kontrol için gittiğim hastane kapısında ulaştı. Kuruluşa döndüğümde gözlerimi kıpkırmızı gören -genel teftişçi- müfettiş arkadaş “bir durum mu var?” demişti Mezarın üzerine konacak sarı gülleri -el işi atölyesinde kendisinin yaptığı- cenaze arabasındaki personelimize uzatırken, psikolog arkadaşımız da koşturarak gül suyunu getiriyordu. İşte o arada hepimizin duyacağı bir sesle “Onun – babam demek istiyor- ne mal olduğunu bileydiler, bunları yapmazlardı.” dediğini duyduk Numan Bey’in kızının. Yanıtlamaya gerek yoktu. Odama döndüğümde oğlunun çalıştığı kamu kuruluşunun verdiği “Sevgili babaları.....” sözcüklerinin yer aldığı ölüm ilanını getirdi yaşlımızın biri.

Hamiş: “....... zamanımız dar. Birbirimizi anlamak için de, az bir zamanımız kaldı. Bütünleşen bir dünyada, diğer insanların kederini anlamadan yaşamak gittikçe daha tehlikeli olmaya başlıyor.” Türker Alkan-radikal-30,12,1999

Vakti “dar” olanlar

Huzurevinde çalışırken insan yıldızları omzunun kenarında hissediyor. “Bir gün herkes yıldızlara karışacak”sa da, huzurevindekilerin yıldızlara daha yakın olması, onların ‘dar’alan zamanlarını sündürme çabasına sokuyor insanı.

Nedendir bilmem:

akşam giderken sapasağlam bıraktığınız bir tontiniyi, sabahleyin bulamadığınızda,

rahatsızlanan tontini için ambulans çağırırken içinizden “çok çekmez inşallah” derken kendinizi yakaladığınızda,

huzurevine ön kapıdan girenleri arka kapıdan çıkarırken, mazide muktedirken “in” olan ana/babaları, muhalefete düştüğünde yokumsayan evlatların -her şey sona erdiğinde- timsah gözyaşlarını gördüğünüzde,

annesine ayrı- size ayrı ‘oynayan’ yaşlı yakınlarına satır arasında hayata dair bazı anımsatmalarda bulunduğunuzda birden ‘itici’ ilan edildiğinizde,

annesini ziyarete gelmeye yüksünen oğulun- ve de karısının-, müteveffanın terekesi -informal- saptanırken; yarım kavanoz reçeli çöpe atan personel için kıyamet kopardığında söylemek istediklerinizle- söyleyebileceklerinizin arasından tercih yaparken zorlandığınızı fark ettiğinizde,

güle oynaya izne gönderdiğiniz yaşlınızın artık huzurevine dönemeyeceğini telefonla öğrendiğinizde

babasından kalan maddi değeri çok küçük bir şeye el koyan, ancak kardeşlerinin haberi olmaması için sizi ikna edemeyince aracı-tefeci bulmasına karşın istediğini elde edemeyince sizi “aforoz” etmeye kalkışan yaşlı yakınlarıyla yüz yüze geldiğinizde,

her üç aylığını aldığında emanet kasasındaki “kefenlik” parasını arttıran yaşlının “bir üç daha görürüm inşallah “ demenin mutluluğunu yaşadığını gördüğünüzde;

kötü olursunuz. Sonra Turgut UYAR’ın dizeleri gelir aklınıza:

“......Bizim tasalarımızın eskidir tarihçesi

sonunda umutlanmak, başında gül bahçesi

bir bayrama su veriyor bu gümüş çeşme

Çünkü dünyada artık

vakit dardır.

Geçmiş armağan edemedik!

Ömrünün son baharına denk gelen dönemine şahit olduğunuz bir insanın geçmişine ilişkin olarak siz; salt irade beyanıyla size verilen bilgilerle yetinmek durumundasınız. Ha bir de; onun geçmiş yaşam kültürüne ilişkin minik ip uçlarını değerlendirebilirsiniz.

Bir insanı tanımak ne menem zor bir iştir!

Toplu bakım hizmeti verilen bir kuruluşta siz, ancak yaşlınızın geleceğine müdahil olabilirsiniz, asla geçmişine değil. İşte bu yüzden;

“Güngörmüş” yaşlınızın demans nedeniyle önüne gelenden ekmek dilendiğini gördüğünüzde,

Cumhuriyet balolarında dans eden kadının fotoğrafıyla, yatakta gördüğünüz iki büklüm-sade kemik aynı insan olduğunu öğrendiğinizde,

Geçmişte çobanlık yapan yaşlının mendilinden yaptığı çıkında ekmek sakladığını gördüğünüzde,

Köyünde sözü geçen biriyken, geldiği kentte -çocukları dahil- her şeye yabancılaşan, yanlış tercihleri yüzünden ortada kalan, hiç alışkın olmadığı bir yaşamın içinde kendini bulduğunda yüzleşme çabasına giren ama beceremeyen yaşlının gözlerindeki pusuyu gördüğünüzde,

Hayatın karşısında hep dimdik olan yaşlınızın, bir başkasının destek alır hale geldiğinde acizliğin acısını tüm bedenine yaydığını fark ettiğinizde,

Hayatın yuvarlak hatlarının keskin-sivri köşelere sahip olduğu süreçte her şeyin zorlaştığını fark eden yaşlınızın minicik bir güzellik karşısında duygularını sadece gözyaşı ile ifade edebildiğini gördüğünüzde de; kendinizi kötü hissedersiniz.

Hamiş yerine; İnsanların birbirine ‘geçmiş’ armağan etmesi, gelecek armağan etmelerinden daha zor.

Üzerinde elbisesi olmayan yaşlılar üzerine

Mevlana’nın: “Çok insan gördüm / üzerinde elbisesi yoktu/ çok elbise gördüm / içinde insan yoktu” dizelerini bilmeyeniniz yoktur.

İskoçya’da bir bakımevinde ölen –‘elbise’li- yaşlı bir kadının eşyaları arasında bulunan, bizlere yaşlıları anlama yükümlülüğünü hatırlatan yazar ve çevirenini bilmediğim aşağıdaki şiirin yaşlılık alanında çalışanlar ,için anlamlı olduğunu düşünüyorum.

Hamiş:

BUNU HUYSUZ BİR YAŞLI KADIN YAZDI
Ne görüyorsunuz hemşire,
Ne görüyorsunuz ?
Bakarken düşünüyor musunuz
Bana
Pek bilge olmayan, huysuz bir yaşlı kadına.
Sağlığından kuşkulu, bakışları uzakta,
Yemekleri ağzından dökülen,
Ve yüksek sesle
Cevap vermeyen,
Yaptıklarınızı fark etmiyor gibi görünen,
Sonsuza dek çorabını ya da ayakkabısını
Kaybeden,
İstese de istemese de
Dilediğinizi yapmanıza izin veren,
Beslenerek ve banyo yaparak,
Uzun günü dolduran.
Düşündüğünüz bu mu ?
Bu mu gördüğünüz ?
Öyleyse gözlerinizi açın hemşire!
Siz beni görmüyorsunuz,
Sizin emrinizle kalkar, sizin emrinizle yerken,
Burada sessiz otururken.
Anlatacağım size kim olduğumu.
On yaşındaki küçük çocuğum ben,
Bir ana ve babanın,
Kız ve erkek kardeşler, birbirini seven,
On altı yaşında bir kız,
Kanat takmış,
Her an bir sevgiyle,
Karşılaşmayı hayal eden.
Yirmisinde bir gelin,
Yüreği hoplayan
Tutmaya söz verdiği
Evlilik yeminlerini hatırlayınca.
Şimdi yirmi beşimdeyim,
Benim de bir küçüğüm var,
Güvenli ve mutlu
Bir yuva bekleyen.
Şimdi otuzunda bir kadın
Küçüklerim hızla büyüyor.
Birbirlerine sımsıkı bağlı
Kırkımda oğullarım büyümüş ve gitmişti
Yanımdaydı erkeğim,
Ve yas tutmadım.

Ellimde bir kez daha
Bebekler belirdi dizlerimin etrafında.
Yeniden tanıdık çocukları
Sevdiğim ve ben.
Kara günler çöktü üstüme,
Kocam öldü.
Geleceğe bakıyorum
Korkuyla ürperiyorum
Gençler kendi yavrularını yetiştiriyorlar
Ve ben yılları, sevgilerimi düşünüyorum
Doğa acımasız,
Şimdi yaşlı bir kadınım ben.
Beden yıprandı, cazibe ve enerji gitti.
Bir taş var şimdi
Bir zamanlar yüreğimi taşıdığım yerde.
Ama hala genç bir kız yaşıyor
Bu kalıntının içinde.
Ve şimdi yeniden kabarıyor yıpranmış yüreğim
Hatırlıyorum yılları, acıyı hatırlıyorum
Seviyorum ve yılları yeni baştan yaşıyorum
Sayılı ve çok hızlı geçen seneleri düşünüyorum.
Kabulleniyorum, katı gerçeği
Hiçbir şeyin sonsuz olmadığını.
Açın gözlerinizi hemşireler,
Açın ve görün!
Huysuz ve yaşlı kadını değil,
Yakından bakın,
Beni görün.
 

---------------------------------------6BÖLÜM SONU

 

..... / İNCECİKTİ / GÜL DALIYDI / DOKUNSAN KIRILACAKTI / .....

Yaşlılık: Hayata katlandığımız, eski yılları aradığımız, geçmiş günleri özlemle andığımız bir dönem mi?

Bu dönemdeki insan(ı); geçmişte yaşadığı acılar -artık- olgunlaştırdığından -varsa- hayalleri gerçeklik kazanır, değişim-değişiklik-yenilikler -artık- ürkütür, ölüm korkusu; geçmişteki güzellikleri unutturur,giderek daha fazla şeye hasret duyar, daha çok şeye hayret eder, hüzünlenecek pek çok şey arar-bulur, daha önce olmadığı kadar kalite-sever olur, yaşam kalitesini arttırmaya çalışır, bolca zamanı olduğundan, -cesareti var ise- yüzüne sıkça ayna tutarak :kendiyle yüzleşir / yüzleşmelidir.
Yaşlılık döneminin getirdiği olumlu / olumsuz yeniliklere uyum güçlüğü çeken bireyin, kurum bakımında yaşlılık dönemini geçirme tercihi yapması durumunda yaşamında bazı şeyler kolaylaşır iken, diğerleri de zorlaşabilir.

Hiç de alışkın olmadığı bu yaşam biçiminde, -elinde olmadan ve haklı olarak- kalabalığın içinde, yapayalnız kalıverdiğini düşünür(müş) insan. Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun “Yalnız” şiirindeki

“ Yalnızlığın kadarsın,
Yalnızlığın mis kokmalı,
Yalnızlık dediğin büyük bir zindan
Dünyanın en büyük zindanı
Dinden imandan çıkarır,
Ama öyle bir adam eder ki insanı “ dizelerinin kendisine yazıldığını da düşünür(müş)

Huzurevinde yaşam sürdürme kararı alanların kaleminden ‘ilk günler’i okuyalım şimdi.

Diplomasını zarif taşıyan yaşlı: Füsun Hanım

Füsun İçkam Sayıner’in, huzurevindeki ilk günlerini anlatan “bianet.org” sitesinde de yayımlanan “Bir Su Damlasından Harelere” başlıklı yazı: “........ İki kişilik odaya yerleştim. Her önüme çıkan yaşlıya ‘Siz buradan memnun musunuz?’ diye sormaya başladım. Bu esnada başında bonesi, gözünde kocaman gözlükleri ile tanıdık bir yüze, Nilüfer Hanım’a rastladım. Şurdan- burdan derken Cebeci’den tanıştığımızı anladık. 40 yıl öncesi bir ahbabın burada olması beni biraz rahatlattı ve alışmamı sağladı. Ben, o ve rahmetli Sabahat Hanım’la gece on ikilere kadar TV. izlerdik. O saatten sonra da odama giderdim.İkisi beni huzurevine çok bağladı. İlk tanıştığımız günlerde Sabahat Hanım bana ‘Sizin gibi diplomasını zarif taşıyan birini görmedim. ‘ dedi. O yıllarda huzurevinde fakülte mezunu yaşlı pek yoktu”. diye devam eder.

Huzurevinin yorgan gülü: Füsün Hanım

Sayıner’in anılarında: “Huzurevinde çok büyük bir boşluk içindeydim. Bütün eşyalarımdan, aksesuarlarımdan, kitaplarımdan arıtılmış idim. Kimseyle hiç bir şey paylaşamıyordum. Ne derdimi, ne sevincimi anlatamıyordum. Büyük bir suskunluk içindeydim. Gördüğüm yaşlılar hemen ertesi gün ölecekmiş gibi geliyordu. Şerife Hanım hiçbir şeyin farkında olmayan bir arkadaşımdı.. Bir gün dışarı çıkarken ‘İstediğin bir şey var mı? ‘dedim .O feri gitmiş gözleriyle bana baktı ve

‘Ne kadar güzelsin! Yorgan gülü gibi.!’ Dedi. Sonra uyum sağlamağa başladım. Çok fazla zorluk çekmediğimi düşünüyorum.

Huzurevinde akran eğitimi / terapisi

Huzurevindeki bir yaşlıdan söz ettiğim bianet.org ve sosyalhizmetuzmani.org sitesinde yayımlanan “iki asır, iki aşk” yazımın konuya ilişkin bazı bölümlerinden alıntı yapmak istiyorum.

“Huzurevinde ilk günler zordur. Ben üstelik iki travma birden yaşıyordum. Hem tüm mal varlığımı yitirmiştim, hem de huzurevinde yeni bir yaşama başlamıştım. Son derece çekingen ve ürkektim.Kendime güvensizdim, her ortama uyumda güçlük çekmeyen ben bu kez zorlanıyordum. Neyse ki, ben çevremi, çevremdekiler beni tanıdıkça uyum sürecim hızlandı, değişik gruplara dahil oldukça. Okeyciler, konkenciler, okuma grubu, gezi grubu, egzersiz grubu filan. Zaten aktif yaşlı sayısı da çok yüksek değildi....... Ei işi grubumuz çok keyifliydi... Pastalar, çaylar, Doğaner Bey’in çaldığı mandolin eşliğinde şarkılar, danslar, dışarıda yemeğe gitmeler....Birbirimize ‘akran eğitimi’ uyguluyorduk, bazen de ‘akran terapi’si. Çocuklarımız yada oda arkadaşlarımızla yaşadığımız sıkıntıları paylaşıyor, hastaneye yada alışverişe giderken birbirimize eşlik ediyorduk.Birbirimize özenliydik. Grubumuzdaki bir arkadaşımızı aniden kaybedince bundan böyle ki yaşamımızda hiçbir şeyi dert etmeme kararı aldık. Günü gün edecektik.”

Sami Hoca’nın günlüğünden
Yaşamını bir huzurevinde eşiyle birlikte sürdüren Sami Hoca’nın “bianet.org” sitesinde yayımlanan günlüğünde: huzurevindeki ilk zamanlarına ilişkin yazılanlara bir bakalım şimdi de.

“Anlatacaklarım var: Eşim ve ben Mart başından beri huzurevindeyiz. Yazgıda burada yaşamak da varmış. Ben hep son durağın Silifke’deki evimiz olacağını tasarlardım. Şimdi görünen ise öte dünyaya göçün, büyük bir olasılıkla, buradan gerçekleşeceği yolunda.Bahçeli üç evin kapısını kilitleyip, burada tek odaya tıkılmak, buna razı olmak kolay olmadı. Özellikle çalışma odamdan ayrılırken gözlerim doldu. Avunmak için yazı makinemi aldım yanıma. Sonrada ‘neyse ki beynim benimle’ diye düşündüm. Yazma uğraşımı sürdürürsem pek bir şey değişmemiş olacak gibi geldi bana. Ve daha fazla üzülmemek için de bahçe kapısını kaparken arkama bakmamaya çalıştım.”

Sami Hoca, huzurevine gelişini anlatıyor!
“Yazmayalı epey zaman geçmiş. Akıp giden bu süre içinde yeni yerimize, daha doğrusu yeni yaşam biçimimize uymaya, alışmaya çalıştık. Burada usa bir soru gelebilir: Neden huzurevi? Evet, kızımız var, oğlumuz var; ikisinin de evleri, ocakları var. Onlardan herhangi birinde kalmamızı engelleyen bir sorun da yok. Dahası, bu girişimimizi gelinimiz öğrendiğinde bizi gözyaşlarıyla engellemeye çalışmıştı.Ancak yaşlılıklarımızdan kaynaklanan çeşitli sorunlarımızla onları huzursuz etmeğe hakkımız yok. Ayrıca onlar ne hekim, ne hemşire ve ne de hastabakıcı. Kanımızca kişi zorda kalmadıkça evlatlarına yük olmamalı. Burada hekim de var hemşire de. Gerektiğinde ücret karşılığı hastabakıcı bulmak da olası.Burada bize büyücek bir oda verdiler. Odayı yöneticilerle ortaklaşa donatıyoruz. Buzdolabı, TV vb.ni biz getirdik. Geri kalanını kurum sağladı. En önemlisi de, bana geniş bir çalışma masası verildi. İki gün sonra da kitaplarım için büyük bir kitaplık gelecek. Sözün özü olanla yetinmesini bilirsek, konforumuz tamamdır.”

Sami Hoca’nın gözünden insan manzaraları
“Biliyorum, huzurevinin imajı ürkütücü. Bunun nedeni burada barınanların genelde yoksul, yaşlı ve sağlıksız olmaları. Bu insanlar için huzurevi son durak, son bir sığınma yeri. Ve bu nedenle de görüntüler iç açıcı değil. Bir başka deyişle burada ‘insan manzaraları’ acı verici. Bizim huzurevinde 80 kişi yaşıyor. Bunların birkaçı yatalak, yemekleri ayaklarına geliyor. Geri kalanlar yatılı okullarda olduğu gibi, saati gelince yemekhanede birlikte yiyoruz. Bir bölümünün beli bükük. Bunlar içinde ancak bastonla yürüyebilen, hatta çift baston kullanmak zorunda olanlar bile var. Kimi iyi göremiyor, kimi de yeterince işitmiyor. Akıl ve mantıktan yoksun olanlar da var. Yok yere kavga bile ediyorlar. Aramızda kravatlı bir kişi var, onun da sol ayağı yok.

Bu görüntüler benim hiç dinmeyen başkaldırımı iyice azdırıyor. Yüce Tanrı ne ister biz kullarından? Belimizi bükmeden, gücümüzü sıfırlamadan, yüzümüzü buruşturmadan, bütün bunlara bir yığın da hastalık eklemeden de dünyamızı değiştirebilir, bizi yok edebilir. Çünkü onun her şeye gücü yetermiş? Gel gör ki...?”

Sami Hoca ve özlemleri
“Yöneticiler bu seksen yaşlı insana karşı ise kırıcı değil, tersine sevecen. İkimize karşı olan tutumları ise saygı dolu. Bu gidişle, müdür oğlumuzun, yardımcısı da kızımızın gönlümüzdeki yerlerini alacak gibiler. İşte, özellikle bu son neden bizi rahat ve mutlu etti. Ama memleketimdeki yaşantımı da arıyorum. Önce her yanı kitap dolu çalışma odamı. Sonra yıllardır beni mutlu eden bahçemi. Ben o bahçenin ot, ağaç ve çiçekleriyle yaşadığımı duyumsuyordum.Bir de umutsuz yere arkadaşlarımı anıyorum. Umutsuz yere, çünkü söyleşebileceğim arkadaşlarım hep göçüp gitti. Rahmetli İsmet İnönü gibi, ben de giderek uzun yaşamaktan doğan yalnızlığın burukluk ve acısını tadacağım.”

Huzurevinde yaşlı olmak zor

Huzurevlerinin bazı yaşlılar için ilk, bazı yaşlılar için son, bazıları içinde ilk ve son tercih olduğu bir gerçek. Daha önce aile içinde saygınlığı, ağırlığı olan yaşlının kendi / yakınlarının istemiyle aile dışı yaşlı bakım modeli olan huzurevine yerleştirilmesi -özellikle- yaşlı açısından kolayca kabullenilememektedir.

Yaşlı; huzurevine gitmekle toplumsal statüsünü yitirdiğini düşünür. Alıştığı yaşamdan vazgeçmek, bildiği, hakim olduğu, kendini güvende ve özgür hissettiği, anılarıyla beraber olduğu evinden ayrılmak yaşlı için zordur. Çevre denetimini göreli olarak yitirdiği, ilk kez karşılaştığı farklı kültürlerden gelmiş insanlarla birlikte yaşamak zorunda olduğu huzurevi; yeni bir ortamdır. Bu ortamda yaşlının ortak kullanım alanlarını diğer yaşlılarla paylaşması çoğu kez sorunlara yol açar. Yaşlı; değişik savunma mekanizmaları geliştirerek tahammülsüz davranışlar geliştirir.

Dokunsan kırılan, dokunmasan kuruyanlar

“Huzurevinde yaşlı olmanın ilk bir günü, bir haftası, ilk bir ayı, ilk bir yılı zordur.”derim hep. Bu her türlü yeni köklü yaşam değişiklikleri için geçerlidir aslında. İştahı azalan, iletişim kırmakta zorlanan, yeni kuralları öğrenmek ve uygulamakta güçlük çeken, psiko-somatizasyon geliştiren, minicik aksamalara katlanamayan, çoğu kez sergilediği davranışları başta kendisi onaylamayan yaşlıları anlamaya çabanızda her zaman başarıya ulaşmanız olası değil. Geçmişte hiç bir yaşantınızı paylaşmadığınız, hayatınıza hiç dahil olmadığınız bir insanla 75 yaşında iken aynı odayı paylaşmak durumunda kalmak elbette çok zor.

“Sizi anlıyorum“ demeniz de yeterli değil çoğu kez. Zira anlamaya çalışmanız karşınızdakinin duygularını değiştirmez. Uzun yıllardır yaşlılık alanında çalışıyorum. Meslektaşlarımızın konuya ilişkin çok anlamlı çabalarına ve çalışmalarına şahit oldum. Ancak: insanın uyum yeteneğinin çok azaldığı yaşlılık döneminde, huzurevi gibi köklü bir ortam değişikliğine uyum sağlayabilmesi çok zor. Her yaşlıyı anlayabilmek, onun duygu dünyasına da girmek -çoğu kez- kuruluş olanakları nedeniyle zorlayıcı.

Ozan Hasan Hüseyin’in “incecikti / gül dalıydı / dokunsan kırılacaktı / dokunmadım kurudu “ demesi gibi. Yeni yaşlınızın kırılmasına da, kurumasına da izin vermemek gerek...Ama nasıl? Bu sorunun yanıtı bu yazı dizisini amacını aşar...
Hüznün coşkusu, coşkunun hüznü

Her yaşlının bir öyküsü var: birbirinden farklı geliş ve ayrılış öyküsü olduğu gibi. Dün gece düşündüm: ne çok ölüm öyküsü biriktirmişim elimde olmadan. Yazmayacağım onları, ancak bende bıraktıkları izi de silemiyorum.

Huzurevlerinde hüzün kadroludur, coşku geçici. Bazen ikisi birbirine sarmal olur. Yaşamın her döneminde olduğu gibi. Hele ki bir de artık olmaz diye düşündüğünüz bir yaşta, huzurevinde aşık olursanız!!!!. Yaşamınızdaki her şeyin rengi değişiverir.

İki asıra iki aşk sığdıran şanslı kadın
bianet.org ve sosyalhizmetuzmani.org sitesinde yayımlanan “iki asır, iki aşk “yazımdaki ikinci aşk bir huzurevinde geçiyordu. Gelin ikinci aşka tanık olalım birlikte.

“Huzurevinde en iyi Doğaner Bey’le anlaşıyordum. Kendisi bando astsubayı emeklisiydi.Tüm müzik aletlerini çalabiliyordu. Sesi çok güzeldi. Engin bir müzik bilgisi vardı. Yaşam kültürü zengindi. Kibar ve zarifti. Neşeliydi. İlkeli bir insandı. Dayanışmacı kimliği ve göreli gençliği ile grubumuzun doğal lideriydi adeta. Cinsiyeti olmayan bir arkadaşlık ve dostluk oluştu başlangıçta aramızda. Bir gün çay salonunda tek başına dalgın bir şekilde oturduğunu görünce “hayrola dostum“ der demez, cam kırığı yeşili gözlerinden hızlıca iki damla yaş aktı. Ama galiba o iki damla yaş biraz da ikimizin yüreğine aktı.

Sevdi bir yaşlı kadını

Birbirimize duygularımızı sözel ifade yoluna pek başvurmadık. Hep gözlerimizle sevdik birbirimizi. Bazen de tesadüfen (!) ellerimiz değdi birbirine. Bir gün dans ederken nasıl becerdiyse kimseye çaktırmadan zarifçe ellerinin arasına ellerimi alarak bir öpücük kondurdu kaçamak. Bu öpücüğü hala hissettiğimi söylesem....

İkimizin de odasında özel telefonumuz vardı. Sabahları 07.10’da telefonum çalardı. Açtığımda “sevdim bir genç kadını“ yada “günaydınım, nar çiçeğim, sevdiğim” melodisi dökülürdü tellerden.Kahvaltıya 07.45’de gider, salonun iki ayrı kapısından aynı anda girerken o arada da göz göze günaydınlaşırdık.

Masalarımız birbirinden uzak olsa da, “afiyet olsun” diyebiliyorduk gözlerimizle. Çay salonunda keyif çayımızı bir şekilde her gün içtik birlikte, ama asla yalnız kalmadık, hep yanımızda maydonoz, dereotu kabilinden birileri oldu.

Sevgi sözcüklü notlar

Bizim özel bir vücut dilimiz ve söylemimiz oluşmuştu. Yanımızda saatlerce duran birisi bile anlayamazdı ne konuştuğumuzu.

Mesela bazı sabah yada akşam yemeklerinde boyunbağı takardı kravat yerine. Bu, ‘atölyeye çık, malzeme dolabını aç, orada sana ait olan şeyi al’ anlamına gelirdi. Giderdim bir kavanoz içinde salep. Kağıda sarılmış yedek tarçında kapağa bantlanmış. Yada boza yanında leblebi ile. Dışarıda yemeğe gittiğimiz bir günün sabahında işkembe çorbası bile bulmuştum dolapta. Ve bu kavanozların yanında da mutlaka içine sevgi sözcükleri yazılarak rulo hale getirilmiş bir kağıt da bulunurdu. Liseli kızlar gibi kızarır, bozarırdım okurken. Ödüm kopardı birisi görecek diye, hemen imha eder ardından da kavanoz içeriğini afiyetle yerdim.

Grup içinde, kel alaka bir şey anlatırken bana kompliman yapardı çaktırmadan. Ben onun kadar kurgucu olmadığım için beklerdim yanıt verecek ortamı. Yada gözlerimle yanıtlardım. Bazen huzurevinde hiç beklemediğim bir anda karşılaşırdık, nasıl heyecanlanırdım. Hoş, sonradan bunların planlı olduğunu anladım ama.

Bir gün elişi malzemesi için Çıkrıkcılar’a gidilmesi gerekiyordu. Nasıl oldu bilemiyorum, sadece ikimiz taksideydik. Birlikte geçirdiğimiz o 3-4 saat çocuk gibiydik. Akman’da muhallebi yerken 75 değil, 15 yaşındaydık. Uzun süre geçmişti: çınlayan kahkahalarımın sesini duymayalı. O gün kulaklarımın pası gitti.

Gözleriyle seven zarif adamı çok sevdim

Daha sonraları da ayrı taksilere binerek gittik buluşacağımız yerlere. Ödümüz kopuyordu birileri bizi görecek diye.O erkek irisi bir adam, bende kadın miniği bir kadındım. Ama birbirimizi iyi okuyorduk.Nasıl zarifti beni gözleriyle severken. Türk sanat müziği parçaları mırıldanırdı hafifçe eğilerek kulağıma.En çok günün özetini yaptığımız gece telefonlarını severdim. ‘Saatli Maarif Takviminde bugün’ diye başlar, fıkra ve şarkılarla sürdürürdü. Bu seranatları özlüyorum....... Doğaner bana iyi gelmişti. İkimiz birbirimize iyi gelmiştik daha doğrusu. O kurşuni huzurevi günlerini reng-ahenk hale getirmenin ne sakıncası olabilirdi? Evet, sakıncası yoktu ama, herkesin gözünde basite indirgenmekti galiba korkum...... Böylece on beş ay geçti. Nasıl güzeldi her şey.”

Öykü böyle sürüyor, işte.
Yazı dizisi de öyle...

Hamiş yerine:

"Nasıl mı yaşıyorum ?
Bu da mı sorun !
Yaşıyorum ya siz ona bakın !
Gençken bir şiirimde
"İş doğmakta değil" demiştim
"Gelmişken yaşamakta"
Dekart gibi düşünüp
Dekart gibi konuşursam eğer;
Yaşıyorum… "Eee şu halde ?
Canım anlayıverin gerisini
Hiç kuşkunuz olmasın ki, "Varım"

Rıfat ILGAZ

 

---------------------------------------7BÖLÜM SONU

 

YAŞA YAŞA, GÖR TEMAŞA

Vakti zamanında birileri tarafından söylenmişse de, o kişi çoktan unutularak dilden dile, kulaktan kulağa yayılarak söylene gelen atasözlerinden yaşlılık dönemine ilişkin olanlarından çok “Yaşa yaşa, gör temaşa”yı severim.

Çemişkezek(!) Huzurevinde; “İnsanlar, yaşlanınca kadar ki ömür sürecinde, iyi yada kötü gerçek şeyler görür. Hiç düşünülmeyen, umulmayan, beklenmedik durumlarla karşılaşırlar.” anlamına gelen “Yaşa yaşa, gör temaşa” atasözünü sıkça kullanmamı –yaşım engel olmadı- gerektiren bir çok olay yaşadım, insan tanıdım.

Yaşayan üç eşi ve sekiz çocuğuna mal varlığını koklamalarına bile izin vermeyip, tümünü başka kadınlarla yeyip bitiren, kalça kemiği kırılınca kendisiyle ilgilenilmediğinden yakınan yaşlı,
Oda arkadaşının kendisine ait eşyaları aldığını herkese anlatıp, hatta bazı eşyalarını onun eşyalarının arasına koyup ardından yönetime ihbarda bulunup, suçüstü yaptırarak tek başına odada kalmak isteyen, oyunu bozulduğunda yönetime saldırganlaşan yaşlı,
Yemekhanedeki masalara koyduğumuz tuzluğu kullanarak tansiyonunun yükselmesine neden olduğumuz için dava açacağını söyleyen yaşlı,
Giydiklerini kendine yakıştıran hep şık ve bakımlı gezen kattaki arkadaşını yaşlılık aylığı dışında geliri olmadığından hareketle ahlaksızlıkla suçlayan yaşlı,
Tapusu kendine ait eve, zamanında çok çile çektirdiği eşi tarafından kabul edilmediği için huzurevindeki bir yaşlıya satmağa kalkan yaşlı,
Sabah hediye ettiğiniz diş fırçasını ziyaretine gelen dört aylık -torun çocuğu- bebeğe dişlerini fırçalamasını hediye eden yaşlı,
Ücretini herkesin kendisinin karşılayacağı öğlen yemeği etkinliğinde garsonlara bahşiş amaçlı para vermemek için direnen, ertesi gün torununa ‘O’ Km. araba alan yaşlı,
Sessiz çoğunluğa dahil, kibar, duyarlı diye nitelendirdiğiniz, geçmiş vukuatlarını tesadüfen öğrendiğinizde sizi –gerçekten- ürküten yaşlı,
Tüm gün sigara içtiği odayı havalandırmaya kalkıştığınızda asla hiçbir yerde duyamayacağınız küfürleri tüm şirinliğiyle size, yakınlarınıza gönderen yaşlı,
”Pamuk Dede “ adı takılan, ancak banyo yaptırmaya kalkıştığınızda adının yumruklarının gücü yüzünden “Demir Dede “ olarak değiştirilmesi gereken yaşlı,
Amerika’daki oğlunun, annesini evde bırakıp, huzurevinde kaldığını öğrenmesinden korkan yaşlı,
Oda arkadaşının yediği meyve kabuğu çöp tenekesinin dışına düştüğü için bastonuyla kafasını yaran “düzensizlik ve pislik üstadı” yaşlı,
Gereksinimi olmadığı sürece kimseyle iletişim kurmayan, kendi dünyasında yaşayan ancak başı ağrısa herkese dünyayı dar eden yaşlı,
Dış görünümüyle başlangıçta karşısındakine itici gelen, tanıdıktan sonra yardımseverliği- dayanışmacılığıyla sevilen, bir fazla sözcük kullanmamak için çaba harcayan, geçmişine ilişkin bilgi vermeyen yaşlı,
Sigara içen astım hastası oda arkadaşına “içme şu mereti“ dediğinde “astımıma iyi geliyor” yanıtına inanan ve önüne gelene “sen de sigara iç, iyileşirsin! diyen iyiliksever yaşlı,
90 yaşında kalça kırığı ameliyatı olan ablasının bakımını üstlenen 82 yaşındaki erkek yaşlıyı,
Paranoid kişilik yapısındaki kızına ve onu her dem kollayan eşine tahammül edemeyip huzurevine yerleşen, arada bir ziyaretlerine gittiğinde dezenfekte edilmekten bıkan, kendinin para makinesi olarak algılanmasına isyan eden yaşlı,
İşitme engelli torununu her sabah evinden alıp, okuluna götürüp, akşam tekrar almaya gitmekten yüksünmeyen yaşlı,
Herkese müdahale edebileceğini düşünen asker emeklisi yaşlı,
Kaldığı iki kişilik odanın yüzde doksanını işgal eden, hiç bir yüzeyde boş yer bırakmayıp eşyayla-yazıyla dolduran ancak oda arkadaşının bastonuna tahammül edemeyen yaşlı,
Çocuklarından habersiz huzurevine yerleşen, bunu öğrenen oğlu “Baba, ele güne mahcup oluyoruz. Huzurevinden ayrıl, bizde kal!” dediği için kayıt sildirip, oğlunun evinde yarım saat bile kalamadan kuruluşa geri döndüğünde “kurt kocayınca, köpeğin maskarası olurmuş!” diyen yaşlı,
Askerlik dönüşü evlendiği eşiyle güllük gülistanlık yaşayıp-giderken, kendilerine sığınan dul baldızıyla birlik olan eşinin kendini boşamasını engellemek için –hiç te yadsınamayacak miktardaki- mal varlıklarını peyderpey satarak karşılığını ayrı yaşadığı eşine yediren, 65 yaşında akrabalarının vereceği harçlığa talim eden ardından ücretsiz olarak huzurevine gelen yaşlı,
İnsanın toplum içinde sahip olduğu güç ve statünün önemine inanan, geniş sosyal çevresini, yaşa bağlı sağlık sorunları nedeniyle daraltan, güçsüz ve hasta –ölüme yakın- halini, çocukları dahil kimsenin görmemesi gerektiğini düşünen yaşlı,
Çocuklarının özlemine dayanamayan, bozuk ilişkiyi onarma amacıyla devreye giren meslektaşımıza “eşek kocamakla tavla başı olmaz “ (Anlayışsız kişi ne kadar yaşlanırsa yaşlansın, baş olacak, buyruk verecek, sözü dinlenecek olgunluğa ulaşmaz) atasözüyle öz eleştirisini yapan yaşlı,
Eşinin ölümünden sonra dokuz çocuğunun evinde sırayla ikişer hafta kalan, damadının önerisiyle geldiği huzurevindeki ilk günün ertesi kahvaltı sonrası kat uzmanına “Zehir verseniz yerim. Kimseye minnet duymayayım yeter ki!” diyen yaşlı, “Boş ver be yaşı başı!
“Boş ve be yaşı başı!

gönlün ne kadar şık sen ondan haber ver?..

şöyle atıp koyu grileri-siyahları sabahtan,

sarı bir kaşkol atabiliyor musun boynuna, ondan haber ver?

koyma bir kenara yüreğini, aç kapılarını,

gelene geçene yol verme girsin diye içeri ama

gömme başını toprağa bir çift güzel göz uğruna

Bilirim yine yeşerecek bir çiçek bulursun bir dalda

ama aklını kaybedecek kadar bir aşk varsa avuçlarında,

bırak aksın yollarına.

yağ geç, yık geç, kimse inanmazsa inanmasın.

sen inan yüreğine,

hem ona geçmezse kime geçer sözün?..

büyü büyü...

bak ellerin ayakların kocaman.

aklında maşallah yerinde,

e ne diye tutarsın yüreğini uçmasın diye.

akıllı ol, yüreğin gelir peşinden,

boş ver yaşı başı,

aşk var mı aşk, sen ondan haber ver?

takılmışsın yüzündeki gözündeki çizgilere,

o çizgilerin yüreğine neler kazıdığını düşün,

atmak mı istiyorsun, kendini bir dereye soğuk bir kış günü.

öl gitsin...

parayı pulu savurup,

bir balıkçı köyünde balık tutmak mı istediğin.

savrul gitsin...

Boş ver be yaşı başı,

kim tutar seni kim,

kendi yüreğinden başka kim?..

Aklını al da öyle git,

ister bir duvara, ister bir odaya, ister kura bayıra vur da git.

Dert etme ellerini, onlar da gelir seninle bırakmadıkça birine.

O biri de gelir gerçekten istediğin oysa,

seveceksen ve öleceksen uğruna...

yaşa be, yaşa da öyle git, gireceksen toprağa...

Yaş 70e gelse bile, hayat daha bitmemiş,

Sen mi biteceksin?

Çekeceksen bile bayrağı,

Yaşadım ulan dibine kadar diyemiycek misin?

CAN YÜCEL

* Şiir için teşekkürler sevgili meslektaşım: ÖZGE ÖZGÜR.

Huzurevinde her şeyden habersiz bir kadın yaşlımıza platonik aşk duyan yaşlının konuyu bana açtığında “ Vücut kocar, gönül karımaz (kocamaz) “ diyen yaşlı,
Psikolog arkadaşımızın her defasında tutarlı ifadeler kullanarak “Bazı yaşlıların kendisini idareye şikayet ederek, huzurevinden attırmak” istediklerine ilişkin paranoyasını, böyle bir şeyin olamayacağı defalarca söyleyerek zaman içinde azalttığı, bu kez zemin+2inci katta kaldığı halde “Bir alt katta aynı hizadaki odada kalan yaşlının, her akşam camı tıklatarak kendisine ait eşya ve giysileri almak” istediklerine ilişkin paranoyaya kapılan yaşlı,
İTÜ mezunu bir mühendis olarak ülkemizde ve yurt dışında büyük mesleki başarılara imza atmış, emeklilik sendromunun üzerine, eşini yitirmesiyle birlikte yas sendromu da eklenince, alkolle samimiyetini arttıran, girdiği şeker koması sonucu bacağı kesilen, tekerlekli sandalyesiyle banyo hariç her türlü işini yapabilmek için bedenini zorlayan yaşlı,
Kuruluş dışında aldığı alkolün etkisiyle, aralarında o gün kuruluşa kabulü yapılan yaşlının da bulunduğu bir grup yaşlıya -inanmayacaklarına olan inançla-; “İdareden haber geldi. Evlenmek isteyen yaşlıların idareye gidip, isimlerini yazdıracakmış. Yazılanlar en yakın zamanda evlendirilecekmiş!” diye şaka yapıp, yeni yaşlının sosyal servise ismini yazdırmaya gitmesiyle olay ortaya çıkınca çok utanan yaşlı,
Her hafta oynadıkları ‘spor toto’dan kazanacakları parayla yapacaklarının hayalini kuran iki kafadar oda arkadaşının sükut-u hayale uğradıkça “bu artık son olsun” deyip vazgeçemeyen yaşlıları,
Sohbet anında “Bu devletin hiç aklı yok. Bizim gibi işe yaramazları boş yere besliyorlar. Hepimizin ağzına dayayacaklar hortumu, verecekler gazı, ölüp gidicez. Boş yere yaşıyoz. Ölme vaktimiz çoktan geldi, geçti” diyen ancak başı ağrıdığında ödü kopan yaşlı,
Yaz sıcağında bile ‘cereyan olur da hastalanırım’ diye gömleğnin düğmelerini açmayan yaşlı,
Çapkınlıklarına dayanamaz hale gelince ayrı yaşamaya başlayan ardından oğlunun yanına Almanya’ya giden, dönüşte de aynı ilde başka bir huzurevine yerleşen eşini 28 yıl aradan sonra kendisine geri dönmeye ikna etmeye çabaları çerçevesinde her hafta çiçek gönderen, beni de aracı yapmak isteyen yaşlı,
Annesini terk ettiği için yıllardır kendini affetmeyen kızına eşinden boşanması aşamasında mali destek olmasıyla tekrar kazanınca “iyi ki boşandı:bu sayede kızıma kavuştum” diyen yaşlı,
“Anadan üryan soyup, ekmek aradılar!” diyen yaşlı,
Doğup büyüdüğü toprakları, Bulgaristan’ı özlediğini her fırsatta dile getiren yaşlı,
Oğlu tarafından günde iki kez ziyaret edilerek her türlü gereksinimi karşılanan, her gelişinde -küs olduğu- gelinini oğluna kötüleyen yaşlı,
Uzun yıllar özel bir okulda yönetici sekreter olarak çalışmış, son derece zarif, ilişkilerinde ölçülü, tüm personelin sevdiği bir insan iken, hızla ilerleyen alzheimer hastalığı nedeniyle kabalaşan, küfürbaz olan, saldırgan hale gelen, yaşamında baskıladığı şeyleri su yüzüne çıkan, bu haliyle içimizi acıtan yaşlı,
Yaşamında uzak-yakın çevresindeki herkesle sorun yaşayan, memnuniyetsiz – ve dolayısıyla mutsuz- , insanlara güvensiz, tekerlekli sandalye kullandığından diğer yaşlılardan destek görmesine karşın bir teşekkürü bile çok gören yaşlı,
Evlenmek amacıyla geldiği huzurevinde beklentisinin gerçekleşemeyeceğini anlayınca, şansını başka bir huzurevinde denemek için nakil isteyen yaşlı,
Ticarette kazandığı paranın keyfini(!) çıkarıp, geleceğini düşünmeyen “Evladım unutma atalarımızın sözünü: “ ‘Gençlikte taş taşı, kocalıkta ye aşı.’ Ben dinlemedim büyüklerimizi, bak sonuç; huzurevi.” diyen yaşlı,
Yeni tanıştığı her insanla tokalaştıktan hemen sonra el falına bakan yaşlı,
Ayrıldıklarında annelerinden yana tavır aldıkları için affetmediği oğullarına ders vermek için –hiç de ihtiyacı olmadığı halde- her yıl nafaka arttırma davası açan yaşlı,
İmam nikahı kıydırarak ev tutan ancak huzurevinde kalmağa devam eden – gelişmelerden habersiz olduğumuz- çiftin, erkeğin kadının bankadaki parasını yemesi yüzünden çıkan kavga sonucu karakolluk olunca “yetişin, beni kurtarın! “diyerek, bizleri arayan yaşlıları,
Oğlundan fiziki şiddet gören, torunundan ekonomik şiddet gören, ‘ölmüş aslanlara, tavşanlar bile saldırır’ diyen yaşlı,
Anne-babası çok küçükten ölünce, Keçiören’deki yuvaya yerleştirilen, evlendirildiği eşinden ‘namus(!)’ sorunu nedeniyle ayrılan -ancak boşanmayan-, huzurevindekileri ‘bunak-sakat’ olarak niteleyen, kendisi dahil herkesle küs olan yaşlı,
12 yaşında pencereden düşerek tekerlekli sandalyeye bağımlı kalan, kendi işini kendi görebilen, kavgacı kişiliğine karşın ‘acıma’ duygusuyla çevresindekilerden destek gören, hata yaptığını anladığında “hadi, çay içelim!” diyerek özür dileyen yaşlı,
Votkayı, gazoz-meyve suyu ile karıştırarak huzurevine getiren, gördüğümde “Vallahi, serinliyeyim diye aldım. İçinde alkol filan yok!” diyen yaşlı,
“Tapon kadını bana kakaladılar!” diyen demanslı yaşlıyı
ve daha nicelerini tanıdıkça “Yaşa yaşa, gör temaşa Şado” dedim kendi kendime.

Yıllar sonra Mina Urgan’ın “Bir Dinazorun Anıları” kitabının “Yaşlılık ve Ölüm” bölümünde yer alan:

“O Japon filminde olduğu gibi,

Onu kucağına alıp, sevgiyle ölüme taşıyacak

Bir oğul bulunmadığından,

Yaşlı kadın elini tutmuş ölümün.

Uslu bir çocuk gibi

Tırmanıyor dağın doruğuna

Ak saçlarına kar yağarken.....”

şiiri okuduğumda da, şimdi bu bölümü yazarken de aynı şeyleri düşündüm:

Bir oğul / kız çocuğu olarak; karlı saçlarıyla dağın doruklarına çıkarak yıldızlara karışacak olanları sevgiyle kucağımıza alıp, –ölümün değil bizim- elimizi tutmalarını sağladığım(ız) için şanslı olduğumuzu düşündüm.

TOPLAM 8 BÖLÜM HALİNDE SUNULMUŞTUR.

 

 
 

 

Yasal Uyarı , Gizlilik Beyanı ve Künye
 

sosyalhizmetuzmani.org © Bütün hakları saklıdır.