|
|
|
|
|
CAMİLA
…düşlerinle
yak Selim ISSIZADA Samatya’daki dostuma sevgilerimle… Bir umutsuzluk ikliminden geçiyor düşlerimiz ıslanarak… Samatya’ya usuldan bir sonbahar yağmuru yağıyordu. Sokaklar hüzün veren bir sessizliğe gömülmüştü. İnsanlar evlerinin pencerelerinden birbirlerinin yalnızlıklarına şaşırarak bakıyorlardı. Yalnızlıktan ürkmelerine rağmen yalnızlığa sadık kalıyorlardı. Ama sevgileri birarada tutan birşeyler olmalıydı; insanları birbirine sevgiyle bağlayan… Yaşamın kırgınlıklarından kurtulmanın bir yolu da buydu çünkü… Yoksa insan yalnızlığa yargılı değildi. İnsan sevgiye yargılıydı… Otuzyaşın duyarlılığıyla yanımda yürüyen Camila’nın gözlerine dalıp bakıyordum. Bir sevgiyi ararcasına. Gözlerinde, kaybettiğime inandığım şeyleri arıyordum. İnsan kendisinden çıkıp bir başka yere gitmek istediğinden olacak ki, hep kaybediyordu. Aslında gidilmeyen, görülmeyen, gezilmeyen yerlere gidilince de mutlu olunmuyordu. İnsan dostlukla bir başınalık arasındaydı; sevmekle unutmak gibi… Samatya’nın eski ahşap evlerinin, balıkçı lokantalarının kiremit kaplı çatılarından bir kanat pıtırtısıyla yükselen yaban güvercinleri Haseki’nin önlerinde tarihe sinmiş birkaç parça kale suruyla eski dostlar gibi sarmaş dolaşken gün yanı başlarından akıp gidiyordu. Ve her gecen gün ömür tüketiyordu... Tükenen ömür insanı da hiçliyordu. Denizi öperek birkaç yaban ördeği, kıyı boyunca uçarak yitip gittiler. Ötelerde denize oturmuş akça martılar, denize serpilmiş kar tanelerini andırıyorlardı adeta. Altın rengi saçlarını sonbahara döken Camila’nın buğulu gözlerinden kurtulmaya çalışıyordum. Gözleri başımı döndürüyordu, beni ona mecbur kılıyordu; aşkla ölüm arasında aşktan yana karar kılarcasına… Gözleriyle bana aşk zulmü yapıyordu. Aşkın zulmüne dayanamıyordum. Samatya açıklarına demirlemiş yorgun yük gemileri… Balık mevsiminin dolgun geçişini gösteren balıkçı teknelerinin hareketliliğinde balık tutma neşesi… Ara ara dalgın sisin içerisinde bir görünen bir kaybolan hareketli deniz araçları. Güzel olan her şey sislerin ardında. Öyle ya, “sis”siz de, hasta bir şehzade gibi İstanbul’un silueti haramilerin elinde kırılıp dökülüyordu. Sirkeci Halkalı arasında çalışan trenin raylarda hep uzaklaşarak çıkardığı gıcırtılara eklenen yolcu gürültüleriyle zamanın canlı yıkılışına tanık oluyordu insan… Gözlerinden gözlerimi alsam gün ikiye bölünecekti. Biri yüreğimde kalacaktı diğeri onda… Camila İstanbul’un son kaybeden prensesi… Havada yağmur kokusu, hep özlem tüten bir acıyla yaşanıyordu ayrılıklar. İnsan sahip olmadıklarıyla da mutlu olabiliyordu. Ne olduysa, arkamdaki otoyol parkının içinden gelen birbirine kenetlenmiş insan çığlıklarıyla irkildim. Ağaçların arasından sahile dökülmüş kayaların üstüne doğru koşarak bir genç kadın gelip dikeldi. Ağlıyordu. Arkasından elinde kırık bir cam şişeyle gelen adam bağırıyordu: “Seni seviyorum, hem de İstanbul kadar.” Kadın: “Artık inanmıyorum sana, sen kendini bile sevmiyorsun” diye karşılık verdi. Sonra susup bir süre karşılıklı bakıştılar. Erkek de ağlıyordu. Erkek ceketini çıkardı. Gömleğinin kollarını yırttı. Az önce yere indirdiği parçalanmış cam şişeyi eline aldı. Sol kolunun üzerinde tutmaya başladı: “Yanıma gelmezsen kollarımı keserim” diye dileniyordu genç kadının varlığına. Parkta dolaşan az sayıdaki insan da bir anda sırra kadem basmışlardı. Parkın yanındaki yoldan geçen araçlar bir şeylere tanık olmamak için öyle bir hızlandılar ki… Onlar yalnız kaldılar. Bu şehir aç insanlarla doluydu. Sabahın köründe fuhuş batağına sürüklenmiş gencecik kızların çığlıklarıyla desenlemişti yüzünü dev tarihiyle İstanbul. Söğüşçü pezevenklerin, artık yan kesici olmuş kart orospuların şehriydi İstanbul. Kazandıklarını yabancı pazarlarında tüketmeyi insanlık bilenler bu şehri yok etmişlerdi. İnsanlar umutsuzdu. Nankördü. Kördür insanoğlu. Dünyanın tadını bilemeyen insanoğlu!... Erkek dinginlemişti. Genç kadın: “Bu son olsun, seni bir daha görmeyeceğim” diyerek dikeldiği yerden ayrılıp genç adamın yanına geldi. Sarılıp koklaşmalarını bekliyordum. Genç kadın, “yalnız hep onu sevdiğini” söylerken, genç adamın elinden aldığı kırık şişeyi ana bile fırsat vermeden güzel boynuna vurdu. Onun için o anda hayat selamı sabahı kesti. Oracıkta düştü. İnsanın içi karanlıktı. İnsanoğlunun içi kapkara bir umutsuzluktur. İnsanoğlu mutsuzdur… Bir anda kan gölü oluştu genç kadının çevresinde. Az önce iliklerine kadar sevdiğini sayıklayan genç adam arkasına bakmadan kaçıp gitti oradan. Neden bu sevgisizlik? Neden bu öfke? İnsanoğlu neden bu kadar kötülük dolu Camila?.. Babam anlatırdı. Ferman padişahınken İstanbul’da aç, uğursuz insan yokmuş. Daha Çakırcalı, Gizik Duran, eşkıya İnce Memed ortaya çıkmamışken. Karacaoğlan Elif’e aşık değilken, Dadaloğlu’nun aşireti kaybetmemişken. Nazım memleketinden kaçmak zorunda kalmamışken… İnsanoğluna birşeyler oldu. İnsan yoksullaştı. İnsan sevinç türküsünü yitirdi. Umut insana küstü Camila… Bu akşam Camila’yı Beyoğlu’na götürmeliyim. Ona, Lezginka çalan bir bar bulmalıyım. Onu dostlarımla tanıştırmalıyım… Karaköy, Kadıköy, Moda, Topkapı, Harem, Bakırköy, Çamlıca ona tüm İstanbul’u gezdirmeliyim. Sait Faik’in mezarına götürmeliyim. Karşılıklı öyküler okumalıyız Burgazlı’nın mezarının avlusunda. Ben Camila’ya insanın nasıl sevebileceğini anlatmalıyım İnsanın yüzü paramparça. Her parçasında yunus, palamut, mezgit, her parçasında ay ışığı, martılar, kırlangıçlar, her parçasında kaygan aşk hikayeleri. Her parçasında yüreğimizden düşüp kırılan kimsesiz ürpertici geceler… Yalnızlık akıyor İstanbul’un üzerinden… Beşiktaş parkında koşuyorum. Ardımda köpekleriyle serseriler. Bir liseli kız ellerinde. Çığlık çığlığa itfaiye sirenleri… Çöplüklerden aç ve kimliksiz ölüleri toplayan cankurtaranlar. Duyan yok!.. Dedemanın çatısına tünemiş aç martı kuşları. Mimar Sinan’ın ellerine yıldızlar düşmüş. Sıkış sıkış… Haliç’te hiç gitmeyen bir lağım kokusu. Necip Fazıl Piyer Loti ile Haliç’in sırtlarında sonsuz bir uykuda… Neon lambalarının ışığında rüyasız romansız bir çingene, bir saray cariyesi dansıyla azgın düşleri pembeliyor. Ardında rüzgâr bir şehvette savrulup duruyor… Genç kadın kan içinde kıvranırken bir iki inleme bıraktı dudaklarından. Kan içinde kaldı yüzü… İstanbul balçığa batmış. Konstantinopolis insan pisliği içinde yüzüyor… Eyüp karman çorman. Laleli de salkım saçak ve yenik Camila… Kayıyor dünya. Denize düşmüş gibi. Gül verirken yağı alınan yunuslara. Gül verilirken sevgisizlik adına dalgalara. Kan kan, kımıl kımıl, sası sası genç bir kadının yağmurda ıslanan kanı… Beşiktaş parkı köpürmüş acısıyla bir liselinin avazesini gizliyor. Düş kızılı… Beyhude yarınlara kendi çarmıhından vuran bir ömrün avazesini… Umut sızmıyordu insandan. Büyülü bir korkunun esiri olmuştu insan. Aydınlık sular da uzak umut şarkılarını dillendirmiyordu artık. Deniz çöpten, pislikten kararmıştı dünya gibi... Öpüşler sevgisiz, ölümler yetim, çocuklar bayramsızdı… Güzel olan ne varsa alıp gitmişti insanlık. Güzel olanı bir daha bulamamak uğruna… Ustura ağzı bir sabahtı. Her şey sanki kaputsan da kötü bir gerçekti… Yarası her dem sızlayan bir ayrılıktı yaşamak… Bir umutsuzluk ikliminden geçiyor düşlerimiz ıslanarak… Artık sevginin dahi doldurmayacağı bir yokluktan geçiyor dünya yaşlanarak… Kasım 2005 Samatya
|
| |||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
|
|
|