|
|
 |
TRAVMA ve YAŞAM; 2
TEMMUZ MADIMAK YANGINI ÜZERİNE GAZİ
ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ PSİKİYATRİ ANABİLİM
DALI ÖĞRETİM ÜYESİ
DOÇ. DR. BURHANETTİN KAYA İLE BİR SÖYLEŞİ...
(Temmuz 2009 / Ankara-Sivas)
|
..2 Temmuz 1993’te Sivas Pir
Sultan Abdal Kültür Şenlikleri yapılırken aydınların/sanatçıların/insanların
kalmakta olduğu Madımak Oteli ateşe verilir. Taşlı, sopalı dinci
göstericilerin çıkardığı yangında 37 insan ölür… Ve tarih Anadolu’da bir kez
daha yüzünü kanla yıkar… Belleklerimize dokunan bu söyleşi haksızlığı,
onursuzluğu ve nice yangınları unutmamak içindir!
Aziz ŞEKER: Kendinizi kısaca
tanıtır mısınız?
Burhanettin KAYA: Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim
Dalında öğretim Üyesi olarak çalışıyorum. Aynı zamanda Türkiye Psikiyatri
Derneği Merkez Yönetim Kurulu Üyesiyim. 2 Temmuzda, katliamın yaşandığı
dönemde Sivas’ta Cumhuriyet Üniversitesi Psikiyatri anabilim dalında asistan
hekim olarak çalışıyordum.
Aziz ŞEKER: “Tarih” ve “travma” olguları insan ve toplum gerçekliğine
olan etkileri bakımdan bir bütün içinde nasıl değerlendirilebilir? Tarih ve
travmadan yola çıkarak Türk/Türkiye tarihi üzerine eğildiğimizde nasıl bir
toplumsal yapı içinde yaşadığımızı söyleyebilirsiniz?
Burhanettin KAYA: Travmayı anlamak, travmanın nedenlerini,
kaynaklarını ve sonuçlarını anlamak, tarihsel bir bakışı zorunlu kılıyor.
Hem tarihin travmalarla örülü oluşu, hem de bir travmatik deneyimin mağduru
olan, travmaya doğrudan ya da dolaylı biçimde tanık olan kişinin bireysel
tarihini örüyor, biçimliyor ya da değişime uğratıyor oluşu üzerine
düşünülmesi gereken bir nokta. Bu nedenle travma ve tarih ilişkisi her iki
açıdan da çok önemli bir ilişki. Yaşanan travmanın da bir tarihi var. Bir an
ya da durum değil, toplumun geleceğini çizen bir süreç olarak yaşanıyor.
Tarihimizdeki travmalar ardı ardına sıraladığımız zaman sayfalar yetmeyecek
denli çok. Bu travmaların en önemli özelliği ise henüz nedenlerinin tam
açığa kavuşmuş, anlaşılamamış olması, hem birey hem de toplum olarak
hesaplaşmasının tamamlanmamış olması. Bireyin zihninde- aynı zamanda
toplumsal belleğinde- bilgi işleme sürecine sokamamış olduğu, bu işlem
sürecinin tamamlayamamış olduğu travmalar etkilerini sonsuza dek sürdürecek
güce sahiptirler. Bireyi ya da toplumun varoluşunun merkezinde yer alan ve
belirleyici olan temel dinamik olma gücü kazanabilirler. 12 Eylül böyledir.
1977 yılının 1 Mayısı. Maraş olayları ya da 2 Temmuzun sıcak yaz güneşini
kirli bir yangının kara dumanlarıyla karartan Sivas katliamı… Tüm bunlar
anlaşılır olmadıkça, yaşayanları tarafından anlamlandırılır olmadıkça
yinelenecek, tahribatını sürdürecek olaylar olarak kalacaktır.
Bugün şiddetle örülü, şiddetin farklı biçimlerde yeniden üretildiği bir
toplumsal yapı içinde yaşadığımızı söyleyebilirim. Öyle ki bu şiddet
yarattığı farklı düzeylerdeki travmayla bireyin ruhsal yapısında süreğen ve
tahripkâr, iz bırakan bir nitelikte… Ki şiddet kimi zaman açık, aşikâr ve
gizlenemez, kimi zaman örtülü, gizli biçimde var. Kimi zaman kaba acımasız,
kimi zaman rafine biçimde… Evde, okulda, sokakta…
Şiddetin bir problem çözme biçimi olarak sunulması, kutsanması, yüceltilmesi
onu meşrulaştıran bir nitelik taşıyor. Üzerine kafa yorulması ve önlem
alınması gereken en yaşamsal konulardan biri de bu…
Aziz ŞEKER: “Radikal” kavramsallaştırması Türkiye tarihinde hangi
“kırımlarla” özdeş?
İnsan yaşam içinde neden “radikal” konumlanır ve neden “varlığı” için bir
ötekini (kimlik-kültür-etnik yapı) tehdit olarak görme gereği duyar?
Burhanettin KAYA: Radikal olma yani köktencilik, günlük hayatımızda
olumlu bir anlamı belki de popüler bir gazetenin ismi olunca yüklendi sanki.
Aslında bu dönemde popülize edilen bir kavram olarak asıl içeriğinden de
uzaklaşıp yabancılaşmış, aslından öte anlamlar biriktiren niteliklere
dönüştüler. Radikallikle ilgisi olmayan muhafazakâr kapitalist söylemler,
post modern kavramlar bir anda radikal oluverdiler. Radikal olmak, bir şeyi
kökten değiştirmek, yıkmak yok etmek değil insanlığı daha ileri bir düzeyde
bir yaşama eriştiren bir köklü değişim olarak çağrışıyor bende. Ama tam
tersi de olanaklı, radikal olmak toplumu gericileştiren köklü değişimlerin
simgesi olmaya da aday. Hangi dünya görüşü penceresinden, hangi insancıl
sınırdan baktığımıza bağlı. Radikal her zaman kırımlarla özdeş mi? Sanırım
bazı “radikallikler” öyle. Radikal olanın ideolojik tercihine ve kullandığı
siyasi araçlarına bakarak karar vermek gerekir. Ama sanırım özgür dünyanın
kuruluşu da radikal “insancıllık”ın güç kazanmasıyla olacak.
Kendini bir başkası üzerinden tarif etmek. Bir kötü öteki yaratarak var
olmak günümüzün en sık gözlenen davranış biçimi. Seçilen öteki ve eylemde
bulunulan mecraya göre ise bir siyaset biçimi... Sporda, cinsel kimlik
farklılıklarında, edebiyatta, basında, siyasette, bilimde, kimi zaman etnik,
kimi zaman dinsel içerik taşıyan “kötü ötekiler” şiddeti üretmenin ve bir
egemenlik aracına dönüştürmenin nesnesi olarak kullanılıyorlar…Yok edilmesi
gereken, yaşama hakkının elinde olması gereken, yakılması ve “şanlı Sivas
kıyamı” adıyla katlinin vacip bulunması gereken ötekiler. Bu ötekileştirici
bakış insanlığın özgürlük umudunu ve mutluluğunun önündeki en önemli engel
kanımca. Radikal söylemlerin yarattığı bu ötekileştirme tarih üzerinden
kalkmadıkça insanlığın acılardan uzak kalması da olanaklı olmayacaktır
kanısındayım. Unutulmamalıdır ki, evrensel barış ortaklıkların belirleyici
olduğu kadar farklılıkların ortaklaştırıcı ve zenginleştirici olduğu bir
dünyanın yaratılmasıyla sağlanacaktır. Ötekileştirmenin, ötekileştireninde
bu sürecin kurbanı olacağı kaçınılmaz bir sonu üreteceği akılda
tutulmalıdır. İnsanlık tarihi bunu birçok örneğiyle dolu. Fransız
İhtilalinin simgesi Giyotini üreten Dr. Giyotin’in yaşamının da kendi
buluşunda son bulması gibi…
Aziz ŞEKER: Travmalar unutulur mu? Siyasal-psikososyal yansımaları
olan travmalar (darbeler, toplumsal olaylar, katliamlar vb.) toplumların
geleceğinde söz sahibi olabilirler mi? Travmaların aktarımında
kültürlendirme ne kadar etkili olabiliyor?
Burhanettin KAYA: Travmaların unutulacağını düşünmüyorum. Unutulması
gerektiğini hiç düşünmüyorum. Unutulmuyor. Ama nedense unutturulmak
isteniyor. Sivas olaylarının hemen ertesinde Sivas ilinin ekonomik geleceği
gerekçesiyle olayların unutulması gerektiği, bunun tersi çabaların ise
provokasyon olduğunu vurgulayan çok talihsiz açıklamalar yapılmıştır. Ne
yazık ki bu açıklamaların azımsanmayacak oranda vatandaşını koruması gereken
devlet ve kamu görevlileri tarafında yapılmıştır. Bu unutturma çabaları
mağdurların yaslarını yaşamalarını engelleyen acılarını dindirmelerini
engelleyen bir işlev görmüştür. Üzerinden 16 yıl geçmesine karşın bu çabalar
halen ısrarla sürdürülmektedir. Bence travmalar unutulmamalıdır. Aksine
anlamlandırılması, bireyin bu olayı bireysel ve toplumsal belleğinde
işlenmesi onun ruhsal tahribatından arınması sağlanmalı, travma yaşamın
merkezinden çıkarılarak bireyin kaldığı yerden varlığını sürdürmesinin
olanakları oluşturulmalıdır. Bunun en vazgeçilmez gerekliliği faillerin
açığa çıkması, adaletin tecelli etmesi, mağdurların yarasının sarılmasında
ihmali olanların özür dilemesidir. Ancak bu travmanın örseleyiciliğini
azaltacak, kalıcılığını yok edecektir.
Kültürel etkenler, sınıfsal, dinsel, etnik vs. bileşenleriyle yaşanılan
travmanın aktarılmasında en önemli besi yerleri… Fakat hesaplaşmanın
tamamlanmaması durumunda bu kültürel süreçler belirleyici olmaya başlıyor.
Karşı şiddet sürecini üretmek gibi bir riski doğuruyor. Hatta bunun
örneklerini “misilleme” kültürünün bir siyaset biçimi türü olarak
meşrulaştırıldığı, hatta kanıksandığı İsrail-Filistin savaşının can alıcı
örneklerinde görüyoruz…
Aziz ŞEKER: Tutsiler, Naziler, Yezidi Kırımı vb. bakın insanlık
tarihine şiddet ve kan hâkim. Dünya tarihindeki utanç verici katliamlardan
Anadolu’ya gelelim. Kavimler Kapısı olarak kabul gören Anadolu savaşlarla
yaşam bulmuş gibi. Madımak mahşeri ise kendine özgü nedenleriyle son
yılların unutulmaz yangını! İnsanlık neden türünü yok edeci birçok eylemde
ortak davranıyor? Bu şiddetin kaynağı ne?
Burhanettin KAYA: Bu aslında bu röportajın sınırlarını aşan uzun bir
tartışma. Günümüzde, özellikle medyada tartışılan biçimiyle şiddetin
kaynaklarını indirgemeci biçimde ele alma eğilimi var. Oysa şiddet kavramı
daha bütüncül değerlendirilmesi gereken bir konu. Toplumsal ve politik
bileşenlerinden arınmış sadece bireye, bireyin biyolojisine ve ruhsal
yapısına indirgenmiş bir şiddet açıklaması bizi yanlış yerlere götürecektir.
Dünya Sağlık Örgütü, şiddeti “gücün, yaralanma ve kayıpla sonlanan veya
sonlanma olasılığı yüksek bir biçimde bir başka insana, kendine, bir gruba
veya bir topluma karşı tehdit yoluyla ya da bizzat uygulanması” olarak
tanımlıyor. Şiddet bir egemenlik kurma biçimi, bunu güçlü bir aracı olarak
yalnızca ruhsal yapıyla açıklanamaz. Yukarda sizin verdiğiniz örnekler de
bunun tarihsel bazı simgeleri. Aslında şiddet tanımları da değişim
geçiriyor. Artık şiddet yalnızca doğrudan fiziksel acı çektirme ile koşut
tanımlanan bir kavram değil. Bireyin fizik bütünlüğünü bozmanın da dışında
ruhsal bütünlüğünü bozma, yaşam ile kurduğu tarihsel bağı koparma, onu
köksüz bırakma, özgürce kendini ifade edebileceği koşulları ortadan
kaldırma, bunun olanaklarını yaratmamayı da içeren daha “çağdaş”
tanımlamaları içeriyor. Buradan bakıldığında şiddetin ruhsal bileşeni iki
yönden değerlendirilmeli. Birincisi şiddeti üretenin ruhsal yapısı, diğeri,
ise mağdurun ruhsal etkilenmesi.
Medyanın da çok sevdiği noktalardan biri şiddeti üretenin ruhsal yapısını
çözümlemek. Ne yazık ki buna çok hazır psikiyatrlarımız var. Tv
ekranlarındaki görüntülerden yola çıkarak derin ruhsal çözümlemeler hatta
toplumbilimsel çözümlemeler yapan. Bu etik sınırları ihlal eden bir tutum
olduğu gibi önyargı oluşturan bir işlev de görür.
Nedense şiddetin hep sadistik eğilimlerin ya da ruhsal hastalıkların bir
ürünü olduğunu söylemek kolay gelir. Ruhsal hastalıklar damgalanır.
Hastaların toplum dışına itilmesi ve tecrit edilmesi gündeme gelir. Oysa
bizim konumuzu oluşturan şiddet, herhangi ruhsal hastalığı olmayan bir
bireyin ya da grubun bilerek ve istemli oluşturduğu şiddettir. Bazı kişilik
bozukluklarının şiddet üretme potansiyeli yüksektir bu istemli ve amaçlı
şiddeti üretmesine yatkınlığı artırır. 1964 yılında Staney Milgram’ın
gerçekleştirdiği deneyler şiddet üretme ile otorite karşısında boyun eğici
davranış göstermek arasında ki bağı göstererek itaatkâr olmanın şiddet
üretme de belirleyici olduğunu göstermiştir. Bu deneyde otorite figürünün
vurguladığı yüce amaçlar doğrultusunda hiçbir ruhsal bozukluğu olmayan
kişilerin %14 ü deneklere öldürücü dozda elektrik vermiş ve bu
davranışlarını savunmuşlardır. Otorite figürü uzaklaştıkça ve acı çeken
kişiye fiziki yakınlık ve temas artıkça şiddet uygulamadaki kararsızlık
artmıştır. Bu çalışma o güne dek oluşan ezberleri bozmuştur aslında. Bu
çalışmanın sonuçları şimdiye dek aşılamamıştır. Bu bilimsel verilere karşın
şiddeti, bireyin salt ruhsal yapısının bir ürünü olara görme, siyasal,
toplumsal ve kültürel boyutlarından arındırma eğilimi günümüzde sürmektedir.
Sivas katliamında da –anımsarsanız- bazı dergi ve gazeteler oteli yakanların
“piromani” hastaları olduğunu öne sürmüşlerdi. Şiddeti üreten ve insanların
yakılmasını “şanlı Sivas kıyamı” olarak tanımlayan ideolojiyi, bu şiddeti
önlemede etkisiz kalan, hata teşvik eden hükümeti, siyasal iktidarı ve
güvenlik güçlerini sorumluluğunu göz ardı eden bir yaklaşım ortaya çıkmıştı.
Daha önce de vurguladığım gibi olayın daha ertesi gününde pragmatik
gerekçelerle unutturma çabaları bir politik strateji olarak yaşama
geçirilmeye başlanmıştı.
Aziz ŞEKER: 2 Temmuz olaylarında yaşanan ve yaşatılanlara verilen
tepkileri özetler misiniz? Madımak otel yangınına neden olan olayların içi
yüzünden ne anlamalıyız?
Burhanettin KAYA: Bu katliamın nasıl adlandırılacağı ilk günlerden bu
yan bir belirsizlik içeriyordu. Bir olayın adını koyamamak o deneyimi
“işleyememeye” yol açar. Ad vermek anlamlandırmanın ilk koşulu. Sivas’ta
yaşananlar bu bir “felaket” miydi? “Katliam” mıydı? “Facia” demek mi daha
doğru olurdu? “Toplu öldürüm” mü demeliydik? Yalnızca sıradan bir “olay”
olarak mı görmeliydik? Bir “canavarlık” mıydı, yoksa “cinayet” olarak mı
tanımlanmalıydı. Hepsini birden mi söylemek gerekirdi? O dönemde olayları
anlamlandırmadaki belirsizlik ve yanlılık dikkat çekiciydi. Bir gerici
siyasal kalkışma, cumhuriyetin temellerine yönelik bir saldırı, mülki amirin
basiretsizliği, bazı kesimlere ders vermek için göz yumulan dış kaynaklı bir
“provokasyon”, kimin yaptığı anlaşılmayan bir “komplo”, gerici çevrelerle
sürdürülen, uzlaşmacı politikaların bir sonucu, kitle psikolojisinin kontrol
edilemeyen dürtüselliği gibi? Gerçekten olayların iç yüzü ne olduğunun
anlaşılamaması bilgi işleme süreçlerinin tamamlanmasını engelleyen noktaydı.
16 yıl sonra bana göre en net ifade bunun bir gerici siyasal kalkışmanın
sonucu gerçekleştirilen bir katliam olduğudur. Olayların bu noktaya
varmasında en önemli sorumluluk eylemcilere adeta teşvik edici tutumlar
sergileyen güvenlik güçlerinin ve iç işleri bakanlığının tutumu, siyasal
erkin gereken önlemleri zamanında almaması ve göz yummasıdır. Kitle
psikolojisinin yalnızca olayların akışını etkilemiş olduğu düşüncesindeyim.
Aziz ŞEKER: 2 Temmuz Ortaçağ yangınından “gelecek” ne bekliyor? Bilgi
işleme ve travma sonrası stres bozukluğu devam ediyor mu? Yangının toplum
belleğindeki yerini gözeterek kronikleşen ruhsal örselenmeden söz eder
misiniz?
Burhanettin KAYA: O dönem yaptığımız araştırma’da 18 aylık dönem
süresinde ortaya çıkan travma sonrası stere bozukluğunun süreğen hale
geldiğini, özellikle travmadan daha ağır etkilenen grupta süreğenleşmenin
daha fazla olduğunu ve mahkeme sonuçlarının süreğenleşme üzerinde etkili
olduğunu göstermiştik. O günden bu yana travmanın etkilerinin nasıl sürdüğü
oluşan TSSB nin nasıl seyrettiği konusunda bir veriye sahip değilim. Aslında
16 yıl sonra bu araştırmayı yeniden yapmak. Otelden sağ kurtulanlarda TSSB
nin yaygınlığını ve ilişkili diğer etkenleri araştırma bize fikir
verecektir. Fakat şunu söyleyebilirim. Geçtiğimiz yıl 2 Temmuzda Ankara
tabip odasında gerçekleştirdiğimiz bir toplantıda Sivas olaylarına tanık
olmuş ve otelden sağ kurtulmuş bazı katılımcılar olayın etkilerinin halen
sürdüğünü, tetikte olduklarını, halen kâbus gördüklerini, olayı anımsatan
uyaranlardan kaçındıklarını belirtiyorlar.
TSSB, özellikle insan eliyle bilerek oluşturulan travmalara bağlı ortaya
çıkan tablolar yüksek oranda süreğenleşme eğilimi göstermektedirler. 2.
Dünya savaşı ve Vietnam savaşı gazilerinde yapılan çalışmalarda bu eğilim
gösterilmiştir. Buradan Sivas Katliamı mağdurlarının en az yarısında TSSB
nin sürdüğünü, geri kalanın önemli bir kısmında da eşik altı düzeyde
belirtilerin varlığını koruduğunu söyleyebiliriz.
Aziz ŞEKER: Ve sesler: Gerçekçi, riyakâr, yalancı, umut dolu… Genel
olarak yangından kurtulanlar ne dedi? Dışarıdakiler? İzleyenler?
Merkezdekiler?
Burhanettin KAYA: O dönemin kayıtlarına bakıldığında olayların hemen
başlangıcında insanların umutlu oldukları görülüyor. Herkeste “Nasılsa
dağıtırlar, dağıtacaklardır, İnönü güvence verdi, bizlerin kılına bile zarar
gelmeden kurtulacağız” inancı vardı. Saatler ilerledikçe kaygılarının
arttığı, iç konuşmalarının değiştiği görülüyor. Artık otelde kurtulma
düşüncesinin yerini “Bu azgın güruh can almadan gitmeyecek” düşüncesi
alıyor. Ölüm korkusu, ölümle savaşmak, ölümle hesaplaşmak çatışması içinde
bir bekleyiş var. Bir yandan “öleceğiz” diyorlar, bir yandan ise “korkak
ölmek istemiyorlar. 8 saat süren kuşatmanın ardından çıkarılan yangında
ikisi otel görevlisi olan 35 kişi öldü. Kurtulanlar ise kurtulduklarına
hiçbir zaman sevinemediler. Şunu söylüyorlardı artık. “Sivas’ta kurban
bizlerdik. Yarın kimin ve nerede olacağını bilemiyoruz”. Bildikleri bir tek
şey var, o da artık hiçbir şeyin eskisi gibi olamayacağıydı.
Kapının hemen dışında ise kentin Valisinin umutsuzluğu ve kendisinin bile
yönetemediği bir süreç vardı. Verdiği hiçbir kararın hayata geçirilmediği
söylüyor, “sonumuz geldi, sonumuzun geldiğini düşündük” diyordu. Belediye
başkanı kitleyi sakinleştirmek adına, “gazanız mübarek osun, bunların ruhuna
bir fatiha okuyalım” ifadesini kullanıyordu. Şenliklerin iptal edilmesini,
şenlik için gelen yazarların, şairlerin, sanatçıların kenti terk etmesini,
ozan heykelinin kaldırılmasını istiyordu. Bu taleplerle aslında bu katliamın
oluşmasındaki sorumluluğunu hatırlatıyordu. Ama yargının ve yönetim
mekanizmalarının bunu hiç bir zaman göremediğini, görmediğini
söyleyebiliriz. Otelde Aziz Nesin’i koruma görevini üstlenmiş polis
memurlarına diğer arkadaşları “Bunların neyini kurtarıyorsun? Bırakın
gebersinler” diyorlardı. Yangın sonrasında yan binaya geçerek kurtulmaya
çalışanlara Büyük Birlik Partisi İl başkanlığında bulunan parti üyeleri
“O...lar gidin yanın, girdiğiniz kapıdan çıkın” önerisinde bulunuyorlardı.
İtfaiye merdiveninden inmeye çalışan Aziz Nesin’e “kurtarmayın onu, ölecek
adam o, o insan değil hayvan, ölmesi gerek…” diyen belediye meclis üyesinin
talimatına itfaiye erleri uymakta tereddüt etmemiş ve saldırmaktan
çekinmemişlerdi. Saldırganlar “Cumhuriyet Sivas’ta kurulmuştu, Sivas’ta da
yıkılacak” diyorlardı. Vali gidecek, şeriat gelecekti. Saldırıya maruz
kalanlar ise Sivas’ta devletin olmadığını, devleti yargısız infaz yaparken
gördüklerini, devlet gözetiminde cinayet işlendiğini anlatıyorlardı.
En dışarıda ise başka şeyler söyleniyordu. Dönemin başbakanı Tansu Çiller
yaptığı durum tespitinde “Otelin etrafını saran vatandaşlarımıza hiçbir
biçimde zarar gelmemesinin huzurunu ve oteli hissedarlarından biri yakmıştır
inancının rahatlığını yaşıyordu. Dönemin Refah partisi genel başkanı
Necmettin Erbakan Sivas halkının doğal tepkisini gösterdiğini, bu olayların
arkasında CIA’nin olduğunu öne sürüyordu. BBP Genel Başkanı Muhsin
Yazıcıoğlu ise “…Sivas’a Aziz Nesini davet edenleri olaylardan birinci
derecede sorumlu tutuyordu. Aydın Menderes “Devletin temel görevi
vatandaşının can ve mal emniyetini sağlamak olduğundan olayların sorumlusu
idaredir. İşin ucu validen içişleri bakanlığına kadar dayanıyor…” diyerek
sorumluluk alması gerekenleri anımsatıyordu. Başbakan bu
olayların“Alevi-Sünni çekişmesi” olmadığında ısrarcıydı. İçişleri bakanı
Mehmet Gazioğlu ise kendi sorumluluğunu görmezden
gelip, yangının önceden planlanmış olmadığını, kitle psikolojisi ile ortaya
çıktığını söylüyordu. Erdal İnönü ise “güvenlik” güçlerinin vatandaşların
zarar görmemesine dikkat ederek olayları kontrol etmeye çalıştıkları
inancındaydı. Emniyet müdürü ise göstericilerin dağıtılmadığını ama kontrol
altında tutulduğunu, olayların bu duruma geleceğini öngöremediğini ifade
ediyor, takdir-i ilahi olarak tanımlıyordu. Bölgenin MİT yöneticisi ise
Emniyet müdürlüğüne telefon ettiğini, hiçbir yetkiliye ulaşamadığını,
karşıma çıkan görevli bir polise şifaen olaylar çıkabileceğine ilişkin
istihbarat geldiğini aktardığını belirtiyordu. Süleyman Demirel “Devlet
güçleri ve halkın karşı karşıya getirilmemesi gerektiğine vurgu yapıyordu.
Mesut Yılmaz ise “Devletin valisi halkımızın dini duygularını rencide eden,
dini değerlerle alay eden bir konuşmacıya tepkisiz kalmışsa milletin o
valiye güvenmesini bekleyemezsiniz, fikir özgürlüğü halkımızın mukaddes
değerleri karşısında geçersizdir,” açıklamasını yaparak sorumluluğu valiye
yüklüyordu. Aydınlar cephesinden ise olayların düşünce özgürlüğüne bir
tehdit olduğuna ilişkin açıklamalar yapılıyordu. Zaman gazetesi ve yerel
basında daha çok tahrik suçlamaları, provakasyon iddiaları ve tuhaf çözüm
önerileri yer alıyordu. Cumhuriyet gazetesi ise devletin olaylara seyirci
kaldığı, polisin gözü önünde katliam işlendiği, devletin şeriata teslim
olduğu, laikliğin temellerinin sarsıldığı yorumlarına yer veriyordu. Basının
ortak gözlemi askerin geç geldiği, ve müdahale etmekte geciktiği, polisin
eylemcilerin sırtını sıvazladığı, eylemcilere müşfik davrandığı, İtfaiyenin
yangını söndürmekte ve insanları kurtarmakta isteksiz olduğu, içişleri
bakanının günlük rutin işlerine daldığı, belediye başkanının ise bilinçli ve
sürekli olarak bakanı yanılttığı yönündeydi. O dönemde Sivas olaylarının
ardından dikkati çeken önemli noktalardan biri de yasadışı İBDA-C örgütünün
yasal yayın organı TARAF dergisinin, olayları “ŞANLI SİVAS KIYAMI” olarak
kutsaması, şiddeti ve cinayeti övmesi, ama bu nedenle ya da azmettirici
olarak hiçbir yasal işlemle karşılaşmamasıydı. Bunun çok düşündürücü
olduğunu ifade etmeliyim. Mahkeme sürecinde de yaşananlar da yaraları
sarmayı engelliyordu. Kanıtlar eksikti, var olanlar da karartılmıştı.
Olayların iç yüzüne ulaşmak için toplanan veriler yetersizdi. Araştırmalar
eksik yapılmıştı. Olayların bireysel bir girişim olduğu iddia ediliyordu.
Örgüt vurgusu yoktu. Mahkeme sürecince tutuklulara yüreklendirici
davranılıyordu. Vesaire. Vesaire. Yaklaşık yedi yıl süren yargılama sonunda,
ölen 33 aydın ve sanatçıya nazire yapar gibi 33 kişiye idam verilecek, fakat
bu karar daha sonra Yargıtay tarafından bozulacaktı.
Aziz ŞEKER: TBMM raporu 2 Temmuz olaylarıyla ilgili nasıl bir bakış
açısıyla tarihe bilgi notu düşüyordu?
Burhanettin KAYA: TBMM raporu, çok ilginçtir, olayların sorumlusunun
doğrudan ölenler olduğunu ima etmiştir. Hatta eylemciler tarafından atılan
bazı sloganları işaret ederek eylemin meşruiyeti yönünde değerlendirmeler
yapmıştır. Emniyet müdürlüğünün yönetim zaafı ile ilgili bir değerlendirme
yapmaktan kaçınmıştır. Aziz Nesin’in tahrik edici olduğuna vurgu
yapılmıştır. Raporda örgüt vurgusu yoktur. Bir gün önce emniyet müdürlüğünün
faksından çekildiği öne sürülen bildiriler ciddiye alınmamıştır. Sivas
olaylarının örgütlü bir eylem olmadığı, Pir Sultan şenliklerinin
düzenlenmesi ve buna izin veren mülki amir’in sorumluluğunda olduğu iddiası
yapılmıştır.
Aziz ŞEKER: Politik psikoloji açısından bir “katletme olayı” neden
övülür? Nasıl bir psikodinamikpolitik yapı bunu meşru kılma uğraşı güder?
Burhanettin KAYA: Bu da çok uzun soluklu bir tartışma.
Ötekileştiremeden şiddete karşı oluşan duyarsızlaşamaya varan yelpazede
söylenecek çok şey var. Bu tartışmayı da bütüncül bir çerçeve de
indirgemecilikten uzak bir yaklaşımla yapmak gerekir.
Aziz ŞEKER: Son olarak sağlıklı birey-sağlıklı toplum olabilmemize
yön verirken hesaplaşılması gereken travmalar ekseninden Türkiye toplumunun
geleceği üzerine neler söyleyebilirsiniz?
Burhanettin KAYA: Şunu vurgulamam gerekir. Sivas olayları tek başına
ele alınacak, kendi sınırları içinde değerlendirilecek bir olay değildir.
Onu 12 Eylül 1980 sonrasında egemen kılınan anlayışın bir uzantısı olarak
görmek gerekir. 12 Eylül’ün amacı asıl olarak Türkiye’de giderek yeşeren
özgürlüğün, barışın, toplumcu dönüşümün, sömürüsüz bir dünya umudunun,
toplumun özgürleşme çabasının önüne set çekmekti. Bunu başardığı gibi devlet
destekli dinci oluşumlar yaratarak, toplumun tüm dokularına dinci bağnazlığı
yayarak bir yedek ordu oluşturmak sürecinde de büyük yol aldı. Bunun büyük
oranda başarıldığını gösteren birçok örnek var. 12 Eylül darbesinin
yarattığı bu yapı şimdi onu tehdit eder hale gelmiştir. Bugünün gündemi tam
da bu çatışmanın gündemidir. Sermaye sınıfı bu kez dinci gericiliğe karşı
ulusalcılık vurgusuyla, örtük milliyetçiliği görünür kılan, antikapitalist
olmadan antiemperyalist söylemler içeren tepkiler vermektedir. Amacının
gericiliği engellemek değil, onu da ehlileştirmek olduğu izlenimi
edinilmektedir. Fakat kimin kim ehlileştireceği tartışmalıdır ve bunu zaman
gösterecektir.
Türkiye tarihinde birikmiş travmaların nedenlerinin anlaşılması, örtük
yanlarının açığa çıkması, faillerin bulunması, cezalandırılması, adaletin
tecelli etmesi, bu travmaların bir kez daha yaşanmayacağı bir kültürel,
toplumsal ve siyasal barış ortamının oluşması, mağdurların yaralarını
saracak çabaların sergilenmesi, en azından Almanya’nın “Solingen” şehrinde
olduğu gibi devletin sorumluluğunu kabul ederek özür dilemesi, travmanın
izlerini silmek, acıları dindirmek ve yaraları iyileştirmek için atılan çok
değerli ve büyük adımlar olacaktır.
Aziz ŞEKER: Teşekkürler…
Burhanettin KAYA: Ben duyarlılığınız için teşekkür ederim.
|
|

SÖYLEŞİLERİMİZİ SİTEMİZ YAZARI
AZİZ ŞEKER GERÇEKLEŞTİRMİŞTİR.
UYARI!
©Sitemize ait
yazılarımızı izin almadan yayınlanmamasını talep
etmekteyiz.Her hakkı saklıdır. |
|