Göç hayatın ayrılmaz bir parçası ola geldi hep. Ama
savaşların, savaşan tarafların gölgesinde yaşananların doğal sonucu ve
üzerinde durulmasına gerek olmayan bir ayrıntı olarak hep sonlarda önemsiz
bir ilgiyle ele alındı. Savaşlarla dünyanın şekillendiği böylesi bir
ortamda önemsenen savaşan taraflar ve savaşın ihtişamıydı. İnsanların,
hayatlarının göç ile değişmesi, harap olması önemsizdi. Bir taraftan ölüm,
sürgün, savaşın vahşeti diğer taraftan bunun önemsenmeyip savaşa ve
savaşan taraflara methiyeler dizilmesi. Böylesi bir ortamda başat
anlayışlara karşın insanı ve doğayı odağa alan yazarlar için durum
farklıdır. Onlar için savaşlardan, savaşı kazananlardan, kaybedenlerden
önemlisi insanların, doğanın bu savaşlarla değişen, kirlenen yüzüdür. Kimi
savaşlardan sonraki yıkıma, kaybedilen değerlere, hayatlara odaklanır.
Kimi insanın içindeki kötülüğe. Kimi her şeye rağmen umutlu olmaya. Yaşar
Kemal ise hem savaşın çirkin yüzünü en keskin imgelemle anlatabilen hem de
bunun üzerine yaşamı kurabilen, umutlu olmayı hiçbir zaman kaybetmeyen,
destansı anlatımıyla özgün bir konuma sahip yazardır. Her yazdığında
yaşananlara karşın umutlu, mutlu ve o oranda sıradan bir hayata odaklanır.
Ama savaşın insanlığı hırpalayan, yoksulluğu, çaresizliği, düşmanlığı
dayatan acımazlığı üzerine mutlu, ortak bir hayata Bir Ada Hikayesi
üçlemesinde değinir. Yezidilerin katledildiği, gövdelerinin Fırat Nehrine
atıldığı, Fırat Nehrinin Yezidilerin kanı olup aktığı, Allahuekber dağında
ve Sarıkamışta “kazığa kesilmiş” binlerce asker, binlerce yıldır
yaşadıkları topraklardan sökülüp atılan Rumların sürgün manzarası üzerine
umutlu, mutlu bir hayat var bu kitapta.
Savaşın, haksızlığın, ihanetin, sürgünlüğün, zulmün, yoksulluğun üzerine
bir cennet ada kuruludur Yaşar Kemal’in Bir Ada Hikayesi üçlemesinde. Her
kötülüğe karşın iyiliğin olduğunu, dünyanın eziyetlere, haksızlıklara
sahne olduğu kadar mutlu, güzel yaşamaya da sahne olabileceğini sezdirme
çabasını anlar okudukça. Çeçen hanının, dengbejin, Rumların, Çerkezlerin,
askerlerin, Karadenizli balıkçının, Girit’ten sürgün edilen Alevi dedenin
ve ortak paydaları savaşın gölgesinde yeni ve mutlu bir hayat kurma olan
bir çok insanın kusursuz bir anlayış içinde gelişen hikayesi kesişir bu
adada. Ada savaşların acısını derinden yaşamış insanlara hayat verir. Hem
de inanılmaz bir hoşgörü, anlayış ve sevgi içerisinde. Adada kimsenin
diğerine kızdığını, sövdüğünü, fitnelik beslediğini, sorun çıkardığını
göremezsiniz. Her biri dayanılması güç savaş ve sürgün acısıyla adaya
gelmişken hepsi adeta melek olur adada. Ada bir Rum adasıdır. Rumların
zorla Yunanistan’a gönderilmesiyle o güne kadar bin bir çaba ve emekle
yaptıkları her şey bir anda biter onlar için. Sürgünü en acımasız haliyle
yaşarlar. Kimi bu ülke uğruna savaşta kolunu, bacağını yitirmiş, anneler
çocuklarını kaybetmişse de zorla gönderilirler. Yüzlerce yıldır
yaşadıkları topraklardan adeta yüreklerinden koparılıp sürgün edilirken
güzel evleri, bahçeleri, dükkanları, ev eşyaları onlardan sonra adayı
mekan edinecek yersiz, yurtsuz insanlara kalır.
Savaş sonrası Anadolu viran bir yerdir. Anneler savaşa giden, künyeleri
gelen ama öldüklerine bir türlü inanmadıkları çocuklarının köye geleceğine
inanıp köylerini terk etmez. Binlerce annenin, kadının gözü sevdiklerinin
yolunu gözler. Binlerce çocuk babasız kalır. Aileler dağılır. Savaş ve
yaşananlar savaşa katılanların belleğinden silinmez. Kimi zaman
savaştaymış gibi yeniden etkilenir her biri. Herkes göç etmiş gibidir.
Bulunduğu yeri terk etmeyen yok sanırsınız. Ama en büyük sürgünü Rumlar
yaşar.
Rumların sürgünü kolay anlaşılır gibi gözükmez. Milyonların hayatını
etkileyen, telafisi imkansız acılara neden olan sürgünün sebebi nedir?
Romanda bu konuda söylenen şudur; “bu derin kardeşlikten, dostluktan sonra
bu düşmanlıklar neydi? İnsanlar çektikleri acılarda birleşiyorlardı da,
yaşadıkları sevinçlerde niçin bir araya gelmiyorlardı? Savaş bitmiş, ölen
ölmüş, kalan kalmışken, bu adanın güzel insanlarını binlerce yıllık
yurtlarından bilmedikleri, görmedikleri başka diyarlara niçin, hangi hakla
sürmüşlerdi?”
Rumlarla kardeşçe yaşayan yöre insanı Rumların sürgününe çok üzülür.
Aralarında gelişen güçlü dostluk bağları onları birbirine sevgi
sıcaklığında yaklaştırır. Sürgün edilince kimi en güzel teknesini armağan
eder, kimi evini, bütün eşyalarını, dükkanını. Romandaki bir diyalogda
şunlar söylenir “ne dediler de bu Rumları buradan gönderdiler! İşte burada
kardeş kardeş yaşayıp gidiyorduk. Onlar bize hiçbir şey yapmadılar ki…
Onlar gidince betbereket de gitti. Evimizi yapacak bir duvarcı, bir
marangoz, söküğümüzü dikecek bir terzi, saban demirimizi dövecek bir
demirci, bir doktor, bir baytar, bir tekne ustası, bir motor tamircisi de
kalmadı” der.
Bir başka diyalog ise şöyledir; “kanun, kanun! Hristonun bir kolu
Çanakkale’de kaldı benim şu ayağımla birlikte, Anafartalarda… bu mu kanun?
Hiç kimse onu vatanından süremez. Sol kolu Çanakkale’de kaldı, yüreği de
burada kalmasın.”
Rumların bütün yaptıkları onlara zarar olarak dönmüş gibidir. Yüzlerce
yıldır yaşadıkları topraklardan zorla gönderilirler. Hikayenin geçtiği Rum
adası bir hayalet ada olur Rumların sürgününden sonra. Mastikaları, etrafa
yayılan balık kokuları, tekneler dolusu balıkla gelen yörenin en iyi
balıkçıları, marangozlar, terziler, demirciler, motor tamircileri bir anda
yok olur sürgünle beraber. Güzel evleri, tekneleri, bahçeleri, arıları,
dükkanları hep içlerini acıtacak bir sürgünlüğün yalnızlığındadır.
Her zaman yaşananların tadını tuzunu kaçıran insanlar vardır. Bir şekilde
yaşadıklarınıza sadece kendi istedikleri açısından bakarlar. Savaş mı var
o zaman ölen insanlardan kalan evleri, arsaları kapma derdine girerler.
İnsanlar mı aç satacak bir şeyleri alıp kar kapma derdinde olurlar.
Sefalet mi var bana ne benim suçum mu diye bakarlar. Romanda bu
insanlardan ikisi dikkat çeker. Bunlardan biri Hacı Remzidir.
Rumların sürgününden önce adaya giden Hacı Remzi arkadaşı Perikles’i
ziyaret eder. Hacı Remzi yüzünde zerre kadar karşılık bulmayan hüzün
havasını yansıtabilmek için arkadaşı Perikles’i iltifatlara boğar. Onların
sürgün edilmesinin inanılmaz, kabul edilemez bir haksızlık olduğunu
söyler. Beraber savaşıp hayatını kurtaran Perikles’in sürgününü önlemek
için her şeyi yaptığını söyler. Uğruna savaşıp bedel ödediği ülkeden
sürgün edilmesinin haksızlık olduğunu söyler. Hacı Remzi en sonunda
ağzından dökülen şu sözcüklerle belli eder niyetini ve Perikles’e şöyle
der; “ Ben de senin için, son gittilik, bir şeyler yapayım, dedim, bu
arkadaşları da yanıma aldım ki, teknesi, şu koltukları, şu güzel halıları,
senin İtalya’dan gelmiş yemek takımların vardı ya altın yaldızlı, onları,
başkaca neyin varsa satın alalım da başkasına gitmesin. Geldim ki hem
başsağlığına, geçmiş olsuna, hem de mallarını yok pahasına satmayasın,
diye. Ne diyorsun, Perikles?”
Perikles söylenenleri sonuna kadar büyük bir kayıtsızlıkla dinler.
Perikles’in sessizliği çaresizliği, haksızlığı, ihaneti ve ülkesinden
sürülmeyi kabullenememenin hüznünü yansıtır. Buna dayanamayan Hacı Remzi
istediklerini duyamamış ve içindeki fitneliği, ihaneti güzel sözlerle
gizleyememiş olmanın öfkesiyle Perikles’e bir anda ateş püskürür. “konuş,
konuş, bir şey söyle aşağılık namussuz. Ulan konuşsana kokmuş domuz
taşağı, ulan konuşsana uyuz köpek. Konuşsana ulan dinsiz oğlu dinsiz….”
Hacı Remzi istediklerini Perikles’in rızasıyla alamayacaksa bunun sorun
olmayacağını bütün istediklerini güç kullanarak alabileceğini söyleyip
tehditler savurarak, artık bu toprakların onların olmadığını bin yıllardır
bu topraklarda yaşadıklarını ama artık bu toprakları kokuttuklarını
söyleyip ayrılır adadan. Hacı Remzi felaketlerden, zulümlerden kar kapma
peşinde olan ve beraber aynı cephede savaştığı insana bile sadece
çıkarlarına hizmet ettiği sürece değer biçen bir hayırsızdır. Ama bu güzel
hikayede hak ettiği gibi o sadece ibretlik bir manzara olarak nakşedilir.
Rumların gidişiyle ada, güzel evleri, yarım kalmış işleriyle gelecek
insanların gelip adayı doldurmasını bekler gibidir. Artık ada Anadolu’nun
dört bir yanından ve Yunanistan’dan gelen insanlara yaralarını sarması
için eşi bulunmaz bir mekandır.