“BİR GÜL BAHÇESİNDE DİNLENDİM SENİN SAYENDE”
SHU Selim ISSIZADA
“Yaşamak: birer birer Ve hep beraber
ipekli bir kumaş dokur gibi…
hep bir ağızdan sevinçli bir destan okur gibi
yaşamak…” Nazım Hikmet
Kalbi bedeninden etmiş eli kanlı bir soytarıdır artık düşlerden ağıp gelen
yaşamı da hiçleyen zaman… Tarih hep halk düşmanı, hep kan deryası…bundandır
ütopyasını yitirmiş gibi insanlık. Bir solukta tüketilmiş özgürlük. Bir
solukta tüketilmiş sevgi ve aşka dair ne varsa yaşadıklarımızda…
Öldürmekten sevgisiz demokrasiler türetiyor, ölmekten onur duyuyor büyük
insanlık. Yaşayanlar ağrılı bir ezgide hep dağınık, hep yenik. Duyguları
infaz edilmiş. İnsanlık bu yüzden başını önüne eğmiş. Dünya bu yüzden
katillerin, militarize edilmiş iktidarların, ağlayan anaların, yurtsuz
mültecilerin, yetim kalmış çocukların dünyası… Kefensiz kaç ölü var tarihin
koynunda; kaç katliam gecesi, kaç soykırım hikayesi var? Bilinmiyor. Kim
bağışlayacak insanın insana yaptığı bu zülümü? Duyulmuyor...
Yüzünü yitirdiğimiz insanlık değerleri umutlarımıza mezar oluyor, kanlı
teninde çırpınsak da tarihin ve yine yazılmayan ölümler kalıyor yeni
tarihler yazmak adına. Yoksa tarih dilsiz midir? Kekeme midir? Çocuklar hâlâ
savaşırken, üşürken bir düşte yüzleri, öldürülürken bilmem hangi ülkelerin
kanlı bıçaklı deryalarında… tarih nedir?
Ve insanlara, çocuklara yapılan her kötülüğe inat, Nazım’ın ayak izleridir
gezinir durur dünya haritasında, insanlık her defasında bir savaş çığlığıyla
uyansa da: “Kapıları çalan benim / kapıları birer birer. Gözünüze görünemem
/ göze görünmez ölüler. Hiroşima’da öleli / oluyor bir on yıl kadar. Yedi
yaşında bir kızım, / büyümez ölü çocuklar. Saçlarım tutuştu önce, gözlerim
yandı kavruldu / Bir avuç kül oluverdim, / külüm havaya savruldu. / Benim
sizden kendim için / hiçbir şey istediğim yok. / Şeker bile yiyemez ki /
kâat gibi yanan çocuk. / Çalıyorum kapınızı, / teyze, amca, bir imza ver. /
Çocuklar öldürülmesin / şeker de yiyebilsinler.”
Ya savaşta ölür ya da açlıktan günümüzde çocuklar Nazım! Oysa daha yaşadığın
o yıllarda sen demiyor muydun dünyayı çocuklara verelim “hiç değilse bir
günlüğüne” oynasınlar “hiç değilse bir günlüğüne doysunlar…”diye.
Sen gittin 3 Haziran 1963 günü sırrı bilinmez bir karanlığa, çocuklar da
mutsuz hâlâ. Akdeniz gibi gülümsemiyorlar. Hangi coğrafyayı sorarsan sor,
çocuklar mutsuzlar, gülümsemiyorlar işte!..
İnsanlar bir sevgisizliğe doğru çekiliyorlar Nazım. Sonra unutmadan ne
diyordu hani sen ölmeden birkaç hafta önce sana mektubu ulaşan dostun Yaşar
Kemal?: “Yaşayan her yaratık, ekmek, su, uyku kadar bir şeye daha gerek
duyar, o da sevgiye…” İnsanlar neden birbirlerini öldürüyorlar ki?
Sevgisizlikten mi olsa gerek Nazım… Uyu şimdi sen yüzyıllar kadar, çok
sevdiğin memleketinden uzaklarda Novodeviçya isimli bir Rus mezarlığında.
Çok acı çektin. Topraklarında dahi ölmek için büyük bir özlem duyduğun
Vatanın, yazdığın sıcak ve uzak sevda şiirleriyle yanıp tutuştu. Sen ise hep
bekledin, “bir gül bahçesinde dinlendim senin sayende” diyerek sevginin.
Unutulmadın Nazım unutulmadın!.. Çocukların öldürüldüğü, demokrasi adına
kıyımların yapıldığı, açlıktan, bakımsızlıktan, gıdasızlıktan her gün
binlerce insanın öldüğü bu sevgisiz dünyada…
Evet şiir gibi sevdiğin o güzel şehrinde “yumuşacık kararırken ortalık”
seviyoruz seni. Türkiye’den selam olsun sana. Biz yine umutlardan alıyoruz
balımızı Nazım…