|
|
BİREYCİLİK
Can KÜÇÜKALİ
/ Sitemiz Yazarı
Yazarımızın
yayınları hakkında görüşlerinizi ve yorumlarınızı
kucukali@su.sabanciuniv.edu
ulaştırabilirsiniz.
Bireycilik dendiğinde çoğu zaman
akla gelen, egoizm ve hedonizmle harmanlanmış bir tanım oluyor. Bu daha çok
global kapitalizmin düşünce dünyasında yarattığı bir nevi kısırlaştırma
operasyonu olarak algılanabilir. Elbette hedonizm, bilebildiğimiz kadarıyla
Epikür’den beri var. Birey-toplum ikilemini –eğer bu bir ikilemse- açıklığa
kavuşturma çabası da yine bilebildiğimiz kadarıyla ilkçağdan beri
süregelmektedir. Yine de tek faktörlü güdük bir tanımın gerçeklikmiş gibi
kitle üzerine empoze edilmesi sanırım sadece bu sosyal-ekonomik-kültürel
sisteme ait. Halbuki kavramın bundan daha derin ve bu kavrama katılan
anlamların da oldukça çeşitlilik gösterdiğini biliyoruz. Global kapitalizmin
global insanı, korkarım bireyciliğin hazcı yorumundan bile daha yüzeysel ve
daha atomize olma yolunda ilerlemektedir. Kavramın genişliğini göstermek
için hazırda var olan çalışmalardan az da olsa yararlanmak ve bazı sorular
sormak istiyorum. Böylece daralmış algımızı genişletme ve bilgilerimizi
arttırma şansı bulabiliriz. Üskül, Bireyciliğe Tarihsel Bakış’ta şöyle
diyor:
Bireyciliğin göreli basitliğine bakıp da aldanmamak gerekir. Bireycilik,
kendi tarihi boyunca oldukça büyük bir karmaşık dönemden geçerek bugüne
gelmiştir. Bunun sebebi, ortaya çıkışından itibaren çok çeşitli şekillerde
kendisini göstermesidir. Bireycilik, tek bir kimsenin tercihi olarak
marjinal kalabilir ve kişisel bir etik değer olarak kalır, ya da tek bir
grubun veya bütün bir toplumun tercihi olabilir; o zaman da toplumun global
örgütlenmesinin ilkelerini hazırlayan gelişmiş entelektüel bir doktrin
haline gelir. Paradoksun tam da burada ortaya çıktığı görülmektedir: Çok
bireyci bir yaşam sürdürürken, bireycilik karşıtı bir ideolojiye sahip
olunabilir ya da bireyin komünoter bir yaşam biçimi seçip, kerhen istediği,
kabul etmek durumunda kaldığı bireyci bir toplumda yaşaması da mümkündür.
Bir diğer olasılık da özel yaşamda biçimsel olarak çok bireyci bir yaşam
sürdürüp, en konformist modellere öykünmektir. (2003)
Burada vurgulanması gereken kişisel bir etik değer olarak bireyciliği
benimsemenin de, aslına bakılırsa bireyciliğin bir tanımı algılayıp
benimsemek anlamına geldiği ve bunun da içinde yaşanılan toplumla çift
taraflı bir etki sonucunda ortaya çıktığıdır. Halbuki burada yazarın
vurgulamaya çalıştığı bireyciliğin uygulanmasında yaşanan çelişkiler ve
çeşitliliktir. Yine de bu çeşitlilik, bireycilik algısına yönelik bir
çeşitlilik olarak karşımıza çıkmıyor. Paradoksun birinci durumunda kişi
bireyci bir yaşam sürmekte ve toplumsalcı görüşlere sahip olmaktadır. Bu,
büyük ihtimalle bireyci bir toplumda yaşamak zorunda kaldığı anlamına
geliyor. Çünkü onun bireysel hareketi, ona dayatılan olarak karşısına
çıkıyor. İkinci durumda ise kişi toplumsalcı bir yaşamı seçmekte fakat
istemeden de olsa bireyci bir toplumda yaşamaktadır. İkinci durumda da yine
bireyci toplumda yaşanan hezeyanı görmekteyiz. Üçüncü durumda ise, birey
bireyci bir yaşam sürmekte fakat topluma boyun eğici bir yaklaşım
göstermektedir. Yine bu durumda da bireyin toplumsal yaşama boyun eğmesi
onun toplumsalcı bir toplumda yaşadığını göstermez. Bu ayrımlar sadece tek
veya grup içinde hareket etmeye yönelik ayrımlardır ve temel olarak toplum
ve birey arasında karşıtlık olduğunu vurgulamaktadır. Bize ise bunun sadece
birçok yaklaşımdan sadece biri olduğunu biliyoruz. Burada sormak istediğimiz
soru bireyin topluma karışmasından önce birey olarak ne derece var olduğu ve
dolayısıyla toplumla arasındaki karşılıklılık ilkesinin boyutunun ne
olduğudur.
Laurent ise bireyciliğin çeşitliliği konusunda şunları diyor:
Bireyci bir yorum ya da uygulamalara elverişli alanlar da çok çeşitlidir:
Sosyolojik bireycilik, siyasal bireycilik, ekonomik bireycilik hatta dinsel,
etik, epistemolojik ve felsefi bireycilik vardır ve bunların biri diğerinin
tamamlayıcısı değildir. (1993)
Yazar burada yine farklı bireycilik alanlarının birbirlerinin tamamlayıcısı
olmadığını söylüyor. Yine burada bireyciliğin nasıl algılandığı konusunda
bir tanımlama yok. O halde biz de Marksist bir tavır alalım ve bireyciliği
kendini gerçekleştirme ve kendini gerçekleştirme araçlarına eşit derecede
sahip olma hakkı olarak tanımlayalım. (Yani Marksist sayılabilecek bir
özgürlük tanımını bireycilikle eşitledik) Bu durumda ekonomik olarak bireyci
olamayan birinin siyasal olarak bireyci olması ne derece mümkündür? Derece
burada önemlidir çünkü ancak kendimizi gerçekleştirme araçlarına eşit
hakkımız olduğunda kendimizi birey olarak tanımlıyoruz. Ya da soruyu tersten
sormak gerekirse ekonomik olarak bireyci olmuş biri, siyasal ve sosyal
yaşamda diğerlerinin bireyciliklerine ne kadar izin verir? Dolayısıyla
burada ne kadar sorusunu sormak bizi bireyciliğin dereceleri olduğu ve bu
derecelerin her birey tarafından özgürce seçilemediği noktasına
götürmektedir. Bu noktadaki sorular çoğaltılabilir ama biz alıntı yapmaya
devam edelim.
Bireycilik, her şeyden önce insanlığın toplumsal birliklerden değil,
bireylerden oluştuğu kanısına dayanır. Bu varlıklar, biri diğerinden
ayrılamaz ve indirgenemez varlık özelliği taşırlar. Duygulanımları,
hareketleri ve düşünceleri kendilerine aittir. (1993)
Yine oldukça iddialı bir ifadeyle karşı karşıyayız. Burada sorulacak soru bu
varsayımın nereden çıktığıdır. Sanki bize aydınlanma düşüncesinin ve
modernleşmenin söylemlerini hatırlatıyor. Yoksa bunun dışında insan doğasına
yönelik bu tip genellemelerin pek de doğrulanabilir yanı yoktur. Tüm sosyal
bilim kitapları insanın sosyal bir varlık olduğu cümlesiyle başlar ve insanı
sosyal olmadan önce özgür ve bilinçli bir birey olarak tanımlamak oldukça
idealist bir yaklaşım gibi görünüyor. Böyle bir durum olsa bile bu durumdaki
bir varlığın bugünkü anladığımız anlamıyla insan olduğu da oldukça
tartışmalıdır. İnsanların duygulanımlarının, hareketlerinin ve
düşüncelerinin en azından bazı durumlarda kendisine hiç de ait olmadığını
görmek için ise biraz sosyal psikoloji bilmek yeterlidir. O halde bu güdük
ve hiç de bilimsel olmayan bireycilik anlayışı nasıl oluyor da tek ve doğru
tanımmış gibi her defasında önümüze çıkıyor?
Buradan hareketle şunu söylemek mümkündür ki bireyciliğin tanımı ve
imkanları oldukça tartışmalı bir konunun öznesidir. Üskül’ün kitabında
bireyciliğe komünotaryanist bakış açıları da incelenmiş ve bireyciliğin
tarihsel gelişimi oldukça kapsamlı bir şekilde ele alınmıştır. Benim
vurgulamak istediğim ise, bireyciliği tek taraflı ve tek tanımlı bir şekilde
anlamaya çalışmanın, tarihsel olmayan idealist bir bakış açısı olduğudur.
KAYNAKÇA:
Üskül, Z. (2003). Bireyciliğe Tarihsel Bakış. İstanbul: Büke.
Laurent, A. (1993). Historie de I’Individualisme. Paris: PUF.
Can Küçükali / Aralık 2006
|