BİLİMSEL BİLGİ ERİŞİMİNDE VE KULLANIMINDA ETTİĞİN ÖNEMİ
Prof. Dr. Süheyla Ünal
Bilmek ya da bilmeye çalışmak insan için kaçınılmaz bir gereksinim. Bizi
diğer canlılardan farklı kılan beynimiz bizi istesek de istemesek de
çevremizde olan bitenleri anlama ve olaylar üzerinde kontrol sağlama amacına
yöneltiyor.
Bu amaç ilk insanın varolmasından bu yana süregelmekte.Bu amaca ulaşmak
üzere gösterilen çabalar sonucu ilk insandan bu yana biriken, eklenen,
gelişen bilgi birikimi, insanı içgüdüsel davranışlarla hareket eden hayvan
olmaktan kurtarıp, daha geniş bilişsel yetiler kullanan bireyler haline
getirmiş, insana nesnelliği yanı sıra öznelliğini, özgünlüğünü
kazandırmıştır.Yine bu bilgi birikimi evrenin insanoğlu için sır olan
yanlarını ve işleyişini anlama, açıklama ve betimlemede önemli bir araç
olmuştur. Doğa güçlerini denetim altına alma çabasında insana güç katmış,
doğa olanaklarının yaşamı kolaylaştırma, daha rahat, daha güvenilir ve daha
uzun yaşama yolunda kullanılmasını sağlamıştır.
Bilgi edinimi ve birikiminin teknolojideki yansımaları günlük yaşamımızda
bir çok şeyi dönüştürürken, dünyanın görünümünü de değiştirmektedir.Bilgi,
iletişim ve teknoloji çağında yaşıyoruz. Her an yüzlerce yeni bilgi
ekleniyor insanoğlunun dağarcığına. Bu da bilginin kullanımı ile ilgili
sorunları dile gündeme getiriyor. Bilgiyi kullanmada yasalar, sınırlar
koydurma gereği yaratıyor. Nükleer ve biyolojik silahlar, nükleer
santraller, gen müdahaleleri gibi konularda bu sınırlar insanlığın gündemini
oluşturuyor. Çünkü doğayı dönüştürme gücünün, bütün dengelerini altüst etme
tehlikesi kapımızda.
Bilgi edinirken ve bilgiyi kullanırken ''insan'' yararına olmasını gözetmek,
öncelik taşımak zorundadır. Ne var ki bilgi güç demektir ve gücü elinde
tutanın bunu kendi çıkarları ya da bir grubun çıkarları adına kötüye
kullanımı işten bile değildir. Bu yüzden gerek bilgi edinme sürecinin önemli
bir aşaması olan araştırmalarda, gerekse bilginin kullanıma dönüştürüldüğü
uygulamalarda ''kimin yararına olduğu'' sorusu insanlık adına birileri
tarafından sorulmalıdır. Herşeyden önce bilim adamının kendisi tarafından
sorulmalıdır bu soru. O bilgiyi kullanan hekim, mühendis, teknisyen, mimar,
gazeteci de sormalıdır bu soruyu. Kendisi sormuyorsa insanlık adına
oluşturulmuş kurumlar sormalıdır. Ancak bu sorgulama işin gereği ya da
usulen yapılan bir işlem olmaktan çok, bilim adamına ve uygulayıcılara
sorumluluklarını hissettiren bir süreç olmalıdır.
''Bu araştırmadan elde edeceğim bilgiyi kim, nasıl kullanacak?'' sorusunun
yanıtı ''bilim adamı'' olma yolundaki her birey için ''insanlık'' olmalıdır.
Oysa ne yazık ki gerçek bilim yerine sözde bilimin gözde olduğu günümüzde
gerçek bilim adamlığı yerine sözde bilim adamlığı geçer akçe durumdadır.
Bilimsel bilgi üretme çabası yerine insanlar doçentlik ya da profesörlük
dosyasını kabartmak, o statüleri almak için özgünlükten uzak, yöntem
hataları içeren, jüri üyeleri dışında kimsenin okumayacağı çalışmalar
yapmayı tercih etmektedir.İnsanların bilimsel bilgi dağarcığına pek de
katkısı olmayan bu çalışmalar, ülke ekonomisi için ''israf'' yaratmaktan
öte, bilimsel bilgi üreticisi olmak durumunda olan üniversitelerin
''nitelikten'' çok niceliğe öncelik vermeleri tehlikesini doğurarak, gelişme
yerine ''sahte bir genişleme'' görüntüsü sergilemelerine neden olmaktadır.
Bilimsel bilginin teknolojiye ve diğer uygulamalara yansımasında da etik
sorunlar bulunmaktadır. Kendi alanımdan, psikiyatriden örnek vereyim.
Sınıflandırma sistemlerimiz bir çok günlük yaşam sorununu hastalık sınıfına
alıverdi.Örn. çekingen, yeterince atak olmayan, yeterince verimli olmayan
herkesi ''sosyal fobik'' olarak ''hasta'' sınıfında görmeye başladık. Daha
da ötesi bu ''hastalığı'' biyolojik temelli varsayarak tedavisinde ilaçları
kullanır olduk. İlaç kullanması gerekli psikiyatri hasta sayısı birden üçe
beşe katlandı.
Öte yandan hastaların ilaçları kullanmaları gereken süreler de üçe beşe
katlandı. Daha beş yıl öncesine kadar depresif hastalarımızda 6 ay
kullanmamızın yeterli olduğu söylenen antidepresif ilaçlar, birden bire
neredeyse ömür boyu kullanması gereken ilaçlar içine giriverdi. Sadece
depresyona girmişlerin değil, depresyona girme olasılığı olan ''eşikaltı
depresyonlu'' bireylerin de ömür boyu kullanmaları gereği doğuverdi!
Neredeyse çocukluktan ölünceye dek ''ilaçlanma'' konumuna geldik insanları.
Daha etkinliklerin ve uzun dönemdeki yan etkilerinin ne olduğu konusunda
elimizde kesin veriler yokken ortalığı bir çok ilaç sarıverdi. İlaç
firmaları ''pazar''da pay kapmak amacıyla hekimlerin reçetelerine
ilaçlarının girmelerini sağlamak için ellerinden geleni yapmaya başladılar.
Tıp alemi birden hareketlilik kazanıverdi! Kongre kongre üzerine düzenlenir
oldu. Bilgi o kadar hızlı artıyordu ki kongrelere yetişebilmek için
nefesimiz yetmez olmuştu!
Şimdi eğri oturup, doğru konuşalım, artan bilgi miydi gerekçe ilaç
firmalarının iştah kabartan kar payını kapmak için hekimleri, bilim
adamlarını ''çengele alma'' operasyonları mıydı? On yıl önce niye olmuyordu
bunlar? Çünkü ilaç sayısı sınırlıydı, olanlar da oldukça ucuzdu, bu kadar
büyük masraflar yapmaya değmiyordu.
Benzeri görünümler teknolojinin girdiği her tıp dalı hatta her bilim dalı
için geçerli. Ortadaki büyük pazar payının paylaşılması için pek çok şey
gözardı ediliyor. İlaç firmalarının hekime yaptığı yatırımın bedelini
hastaların ya da devletin ödediğini görmezden geliyoruz. Sömürünün farklı
bir görünüme araç olduğumuzu bilincimizden uzaklaştırıp, firmaların önümüze
attığı güzel gezi olanaklarının cazibesine kapılabiliyoruz. Yirmi hastaya
''x'' ilacı yazmanın karşılığı yurt içi kongre oluveriyor. Bilmem kaç
hastaya ''y'' ilacı yazan bir pratisyen hekim İtalya tatiline hak kazanıyor.
Reçete yazarken firma etkisi altında kalmaksızın uygun ilacı yazma
özgürlügümü kullanmak, firma temsilcilerinin odama uğramaktan korkar hale
gelmeleri ile mümkün kalabildi.Bir tür yaşam biçimi haline gelen kongre
turizminin cazibesine kapılmamaya çalışıyorum.''Reçete''mi pazarlık aracı
yapmamaya, kalemimi satmamaya özen gösteriyorum. İlaç firmalarından gelen
araştırma tekliflerinde kendime soruyorum. Önerilen bu araştırma kimin
yararına olacak? Dünyadan vazgeçtim, Türkiye'de psikiyatrinin gelişimine
katkısı olacak mı?Yöntemi ile gerçek bir ''araştırma'' görüntüsü veriyor mu?
Soruların yanıtı evetse araştırmaya katılmayı kabul ediyorum. Kliniğime
bilgisayar, kitap, araç-gereç olacaksa da katılıyorum.''Şu kadar hastaya
ilacımızı yazdığınızda şunu alırız'' gibi bir pazarlığa girişildiğinde
tüylerim diken diken oluyor. Ne var ki oyun üstesinden gelemiyeceğim
boyutta. Seeding çalışmalarını ''kliniğe bir katkıları olsun bari'' diye
kabul eder hale geldim. Beynimin bazı bölgelerindeki reseptörler tekrarlayan
impulslarla duyarsızlaşmaya başladı, bazı değerleri de yok ederek...
Tıp camiasında yaşanan değişme bir gelişme mi, bir yozlaşma mı? Nereye
gidecek bu oyunun sonu? Oyunun dışında kalamıyorsunuz. Akıl almaz bir ilişki
ağı içinde siz de günün birinde oyuna katılıveriyorsunuz. Oyuna katılmayan
''Don Kişot’lara da gülüp geçiyorsunuz. İnsanoğlunun o muhteşem ''akla
uygunlaştırma'' yeteneği sayesinde kendinizi aklayacak gerekçeler
buluveriyorsunuz. Çeşitli ülkeleri görerek görgünüzü, 5 yıldızlı otellerde
kalarak yaşam standardınızı artırmış olmanın gönül rahatlığı ile
uykularınızı uyuyorsunuz