|
|
İnsanlık bugüne kadar bir
belleği olduğunu fark ederek gelebilmiştir. Doğanın en zayıf varlığından en
güçlü varlığı haline gelmesi sürecine etki eden zeka ve düşüncenin yanına
belleği bir temel taş olarak koymak gerekir. Bellek diğer adıyla hafıza
deyince aklımıza neler gelmez ki! Bilim, sanat, edebiyat, felsefe, siyaset,
din, İlkellik, modernlik, kültür... ve bu kavramlara ait olan literatür ve
tarih.
Bir toplumu toplum yapan diğer toplumlardan ayıran öğeler ona has olan
özellikleridir. Bunları toplumsal kimlik ve yaşam felsefesini temsil eden
dil, inanç, kültür, adet, gelenek görenek vb. öğeler olarak sıralayabiliriz.
Bunların hepsi yaşantı, deneyim, birikim ve hafıza temelinde gelişir. Bir
insanın, bir toplumun hayatta kalması, kendini geliştirmesi ve medeniyet
oluşturup onun bir parçası olabilmesi hafızayla olur. Hafıza canlı ve
dinamik kalabilmek için literatür ve tarihi kullanır.
Kişi veya toplum istediği kadar güçlü, zeki, büyük, yaratıcı, üretken ve
zengin olsun mutlaka bir öğrenme süreci ve belleğe ihtiyacı vardır. Belleği
olmayanlar veya belleği olupta yok gibi davrananlar her şeyini kaybetme
riskiyle karşı karşıya kalmanın yanı sıra başkasının elinde bir araç veya
kukla olmaktan öteye gidemez. Uygarlık tarihinde önde ve kalıcı, yaşanan
süreçte de güçlü ve gelişmiş olmak iyi bir belleğe bağlıdır.
Birçok ünlü psikoloji bilim adamı belleği kısa ve uzun süreli olarak ayırır.
Kimisi de bunlara ek olarak duygusal bellek kavramını ortaya koyar. Hafıza,
tarama, depolama ve arabul geriye getir sisteminden oluşur. Diğer bir
değişle çevrenin ve yaşantıların taranması, algılanması bunların işlenip
depolanması ve gerektiğinde açığa çıkarılması sürecidir. Toplumsal bellek
daha çok uzun süreli belleği temsil eder. Çünkü içinde sanata,
antropolojiye, siyasete, hukuka, ekonomiye vb birçok alana dair bir tarihi
bir literatürü, yani bir toplumun yaşamsal sistemini barındırır. Bütün
bunlar ışığında ülkemizin toplumumuzun, komşularımızın nasıl bir belleğe
sahip olduğunu ve bunun hayatımıza ne tür etkileri olduğunu anlamaya
çalışalım.
Gerek günümüz ve yakın tarih gerekse uzun süreli tarih sürecinde Türk
toplumunun yanı sıra Ortadoğu halklarının büyük çoğunluğu siyaset sanatı
açısından zayıf kalmıştır. Çünkü literatür ve tarihi önemsememişlerdir.
Diğer bir değişle toplumsal belleklerine ve tarihlerine ihanet etmişlerdir.
Yüzyıllardır yanyana duran ve kendi aralarında ciddi bir sorun yaşamayan
Türkler, Araplar, Yunanlılar, Kürtler ve İranlılar nedense son yüzyıla
gelindiğinde birden bire birbirlerine düşman kesilmişlerdir. Birbirlerinin
azılı düşmanı gibi davranıp bütçelerinin büyük çoğunluğunu silaha yani
savunma sanayine ayırmışlardır. Tabiki bu durum Avrupa ve ABD’nin ekmeğine
yağ sürmüştür. Çünkü Ortadoğuda ABD nin uydusu olan İsrail devleti dışında
gelişmiş silah üretebilen başka bir ülke yoktur. Böylelikle birbirine düşman
ettirilen ülkeler silahlarını ABD ve Avrupa ülkelerinden büyük paralarla
almak durumunda kalmaktadırlar. Eğitime, bilime, kültüre ve kalkınmaya
ayırmaları gereken bütçeyi yaratılan sanal korku ve düşmanlık duygularından
dolayı kendi elleriyle batılılara vermek durumunda kalan Türkiye, Yunanistan
ve diğer orta doğu ülkeleri bir türlü akıllanmamaktadır. Ve bu durumu
sorgulama ve anlama yerine hepsi birden içgüdüsel bir davranış biçimiyle
düşman davranışını sergilemeye devam etmektedirler. Bunun sonucunda sahip
olduğu kaynakları batılılara peşkeş çeken buna karşın kendi halkları varlık
içinde yokluk çeken bir Türkiye ve Yunanistan oluşmuştur. Araplar ve Farslar
bir süre daha petrolün nimetlerinden faydalanmaya devam edecektir. Fakat
yine Ortadoğu petrollerinin büyük çoğunluğunu batılılar tarafından zorla
veya siyasi oyunlarla ele geçirildiğini ve aslan payının onların olduğunu
aşikar olmuştur.
Oysa geçmişe baktığımızda sözkonusu milletler yani Araplar, Türkler,
Yunanlılar ve Farslar dünyanın en gelişmiş medeniyetlerini kuran ve yaşamın
her anlamında batılı toplumlardan kat kat önde olan uluslardı. Batılılar
bilimsel yönde ilerleyip sanayilerini kurduktan sonra yapabilecekleri tek
şey bunu nasıl kullanabileceklerine bakmaktı. Önce kaba gücü denediler ve
bütün Afrika kıtasını köleleştirip bütün yer altı ve yerüstü zenginliklerine
el koydular. Sonra yine silah zoruyla misyonunu tamamlamış Osmanlı
imparatorluğuna saldırdılar. Osmanlı imparatorluğunu yıkabilmeleri için din
ve etnik kimlik kartlarını oynamak yetti. Silah zoruyla tamamlayamadıkları
işgali etnik kimlik(milliyetçilik) ve dini ön plana çıkarmak suretiyle
tamamlamışlardır. Ve bu süreci yaklaşık yüzeli yıllık bir sürece yayarak
gerçekleştirebilmişlerdir.
Osmanlı imparatorluğu ile Avusturya-Macaristan imparatorluklarının
yıkılmasıyla irili ufaklı birçok ulus devlet ortaya çıkmıştır. Bunların çoğu
bilimsel yönden gelişmemiş ve sanayilerini kuramamış ülkelerdir. Aynı
zamanda bu ülkeler muzaazzam yer altı ve yer üstü kaynaklara sahip olan
zengin bir coğrafyaya sahipler. Bunun için batılı ülkeler açısından her
zaman bir tehlike arzetmektedirler. Bu ülkelerden bir veya birkaçının sahip
olduğu doğal kaynak ve tarihsel zenginliği bilimsel kalkınmayla birleştirip
güçlü olabilme olasılığı durumu ABD ve gelişmiş batı ülkelerinin en büyük
korkusudur. Bunu çok iyi bilen bu ülkeler ellerindeki din ve etnik kimlik
kartını 150 yıldan beri hala oynamakta ve milliyetçilik akımıyla ortaya
çıkan devletleri elleriyle kukla gibi oynatmaktadırlar. Bunun en son halkası
ve kurbanı maalesef Kürtlerdir.
Saltanatlarını tehdit eden bu korkunun bir önlemi olarak gelişmiş ülkeler
yüzyıllarca kardeş kardeş yaşayan ulusları din düşmanlığı ve aşırı
milliyetçilik zehiriyle birbirine düşürmüş ve düşman etmiştir. Bunun
sonucunda da yazının başında vurguladığımız gibi bu ülkeler eğitim, kültür,
sanat, bilim ve kalkınmaya ayıracakları para ve zamanı düşman olmaya yani
silaha, savaşa ayırmışlardır. Ve ayırmaya devam etmektedirler. Çünkü oyun
devam ediyor. Çünkü halklarının yüzde seksen doksan oranında Amerika ve batı
Avrupa karşıtı olan ülkelerin yöneticileri maalesef sözkonusu ülkelerle
işbirliği içindedirler. Başta Türkiye, Yunanistan ve birçok Ortadoğu
ülkesinin mevcut yönetimleri bilimsel kalkınma ve sosyal refah açısından
kendi ülkelerin önündeki en büyük engeldir. Çünkü mevcut yönetimler ABD ve
gelişmiş Avrupa ülkelerinin kuklası ve komisyoncusu durumundadırlar.
Dünyanın ilk ve en büyük medeniyetlerini kuran, dünyanın en verimli
topraklarına sahip, dünyanın en zengin kaynaklarına sahip, dünyanın en
zengin tarih ve kültürüne sahip, dünyadaki ilk Rönesans ve reform
hareketlerinin yaşandığı coğrafyanın insanları elbette aptal değildir. Yani
Yunan medeniyetini, Sümerler medeniyetini, Babil medeniyetini ve daha birçok
medeniyeti kuran; ibni-sina, ibni Haldunu, Mevlana, Ömer Hayyam ve Ataürkü
yetiştiren bu coğrafya beyin gücü açısından da emin olun çok zengindir. Ve
elbette bir gün bu oyunu bozacaklardır. Bunu yapabilmeleri için toplumsal ve
tarihsel belleklerine bakabilmeyi ve kendileriyle yüzleşmeyi başarmaları
gerekir. Bunu yapabilmeleri için gerçek düşmanlarını tanımaları ve onlarla
işbirliği yapmaktan vazgeçmeleri gerekir. Bunun için hem kendilerini hem ABD
ve gelişmiş batı ülkelerini iyi tanımaları gerekir
Sonsöz olarak Türkiye, Yunanistan ve diğer orta doğu ülkeleri eski
ihtişamlarını kazanabilmek istiyorlarsa artık kendi belleklerini
çalıştırmaları ve kendi geçmişleriyle yüzleşmelidir. Amerika ve sanayileşmiş
diğer ülkelerin yozlaşmış boyundurluğundan kurtulup; kaynaklarını, zamanını
ve enerjisini savaşa silaha değil kardeşliğe, barışa, eğitime, sanata,
sosyal refaha ve bilimsel kalkınmaya kullanmalıdır.
|
UYARI!
©Sitemize ait yazılarımızı izin almadan yayınlanmamasını talep etmekteyiz.Her hakkı saklıdır.
|
|