|
|

SON ÇATIŞMALAR VE BEHİÇ AŞÇI
Can KÜÇÜKALİ
/ Sitemiz Yazarı
Yazarımızın
yayınları hakkında görüşlerinizi ve yorumlarınızı
kucukali@su.sabanciuniv.edu
ulaştırabilirsiniz.
Dün Gazi Mahallesi’nde ve Okmeydanı’nda olanlar, tam
bir çözümleme olanağına yer vermeksizin bir kalkışmaymış gibi sunuldu birçok
basın yayın organında. Bugün gazeteyi açtığımda ise ‘İstanbul’da Örgüt
Terörü’ gibisinden bir başlıkla karşılaştım. Haberde ilgimi çeken, uzun
zamandan beri ilk defa DHKP-C örgütünün adının büyük puntolarla
yazılmasıydı. ‘DHKP-C sokakları savaş alanına çevirdi’ yazıyor başlığın
yanında da. Gerçekten de ağızları burunları kapalı, arabaları kendilerine
siper etmiş, alevler içinde koşturan bir kalabalıktan söz etmek mümkün. Bu
dünkü haberlerde de vardı. Fakat bence bu konuyu örgütsel bir kalkışma
olarak nitelendirmek oldukça yanlış bir analiz olur ve sergilenmeye
çalışılan da bu gibi görünüyor. Ben ise konuyu son günlerde ancak gündeme
gelmeyi başarabilmiş avukat Behiç Aşçı’nın ölüm orucu eylemiyle iç içe ve
ikili bir analizle incelemenin daha sağlıklı olacağını düşünüyorum.
Bu yazıyı yazdığım sıralarda avukat Behiç Aşçı, eyleminin 248. gününde.
Durumu her geçen gün kötüleşiyor ve kanımca konuya gereken hassasiyet
kesinlikle gösterilmedi. Kendi ülkemizin demokratik güçleri, konuyu
vurgulamaya çalıştılar ama maalesef fazlaca önemsenmediler. Halbuki,
Türkiye’nin demokratikleşmesinin uzun vadede ancak kendi iç güçleriyle ve
kitlesel çabalarla gerçekleştirilebileceğini savunanlardanım. Bu anlamda
yönetimlerin kendi halkına ve kendi ‘gerçek sivil inisiyatifine’
yabancılaşıp ötekileştirmesini oldukça talihsiz buluyorum. Burada yazının
genel düşüncesiyle ilgili olarak söylenmesi gereken, Behiç Aşçı’nın bir
örgütün, belli bir grubun sözcüsü durumunda olmadığıdır. Aşçı, çok basitçe
ifade etmek gerekirse F Tipi cezaevlerinde artık dünyaca tescil edilmiş kötü
yaşam koşullarını protesto etmek için ölüm orucu eylemine başlamıştır ve
eylemin siyasi boyutu olsun ya da olmasın kesinlikle muhatap alınması
gerekmektedir. Bu, artık her fırsatta dile getirilen ve övünülen sivil
topluma duyarlı / toplumla iletişim içinde olan devletin olmazsa
olmazlarındandır.
Şimdi geri dönüp geçen gün olan olaylara baktığımızda devletin çekincesinin
sanki gerçekleşmiş gibi gösterilmeye çalışıldığını görüyoruz. Ne var ki,
bildiğimiz kadarıyla örgüt eylemlerini dün ya da ondan önceki gün başlatmış
değildir. Sol basını takip edenler bilirler ki, bu tip örgütlerin
mahallelerinde eksik asayişi sağlama arayışları orada yaşayanların da
desteğiyle hayata geçmiş bir pratik olarak karşımıza çıkmaya başladı. Dünkü
çatışmalar, eşzamanlı operasyonlar sonucunda ortaya çıkmış istenmeyen
manzaralardı. Burada bir örgütün adının ön plana çıkartılması ve Behiç
Aşçı’nın direkt olarak bu örgüt faaliyetleriyle ilişkilendirilmek istenmesi
gibi bir çaba mevcut ise, bu avukatın hayatına, fikirlerine ve mücadelesine
bir hakarettir diye düşünüyorum. Bence her ne olursa olsun devlet, bu
noktada adım atmaktan çekinmemelidir. Çünkü yabancılaşma ve uzlaşma
karşıtlığı, toplumumuzu huzursuzluğa ve sonuçlarından her kesimin zarar
göreceği bir çatışma ortamına sürükleyebilir.
Öte yandan şu da bir gerçektir ki, Behiç Aşçı’nın ölüm orucu eyleminin kendi
bağlamıyla sınırlı kalması da ileriki kazanımlar açısından önemlidir. Bu
topluma eylemin haklılığını ve çapını ifade edebilmenin de tek yoludur. Aksi
takdirde, toplumda tecridin ve buna bağlı eylemin, sadece küçük bir grubun
gündemini oluşturduğu kanısı oluşabilir, ki bu oldukça yanlıştır. Konuyu
Behiç Aşçı’nın kullanılması ya da art niyetli bir çaba olarak ele almak
bugünlerde çokça olmasa da karşılaştığımız bir argüman haline geldi. Olayı
bu şekilde değerlendirmek ise, orta ve uzun vadede hiçbir kesime fayda
sağlamamakla beraber ülkenin gelişimine zarar verecek sığ bir bakış açısının
yansımasıdır.
(Can Küçükali / 8 Aralık)
|