AYRILIKLAR GÜZELSE
SHU. Selim Issızada
Gidiyorsun. İstemesen de… başka bir kente gidiyorsun. Yaşamak için.
Başka bir şey için değil, yalnızca yaşamak için.
Servis aracının camı buğulanmıştı. Dışarıda bir deniz yağmuru yağıyordu.
Camdan içeriye birkaç cılız ışık damlası yansıyordu. Yağmur ve karanlık
her yanı doldurmuştu. Yaşayan her şey bu dem karanlığa hüzün süzüyordu.
Servis aracı hareket etti. Bilet satış büfesinin önünden ayrıldı.
Elindeki sigarasıyla gerilerde kaldı sarı saçlı mavi gözlü biletçi kız.
Başını cama yasladın. Onu son kez görebilir miyim? diye bir süre
kımıltısız bakakaldın... Kaybolan silueti kalmıştı ıslak gözlerinde.
Gözlerini sildin. Yüreğin de susmuştu. Yüreğindeki bu acı kıpırdanışın
onun için olmadığını sen de biliyordun. Birine benzetmiştin onu,
kaybettiğin birine… O muydu acaba? diye birkaç kez sordun usuna. Yanıt
alamadın. O olmadığını biliyordun.
Servis aracı ağır ağır ilerleyerek, eski kalenin surları içinde bulunan
otobüs garajına girdi. Garaj tıklım tıklım insan doluydu. Gidiyorlardı
insanlar bu kentten. Kent boşalıyordu. Başka bir yaz mevsimine kadar bu
kent kendi sessizliğine gömülecekti. Bütün bir mevsim boyunca yenilip
içilmiş, yaz aşkları yaşanmış, dinlencelerde dinlenilmiş, ayrılıklar
yaşanmış, deniz ve doğa alabildiğine tüketilmişti… Gidenler mutluydu.
Geride kalanlarsa bu kentin gerçek sahipleriydi. Bir sonraki yaza kadar
kent onların olacaktı. Belki de onlar kentin yalnızlık sunan, tarih
kokan sokaklarında geçip giden yaşamı daha telaşsız, daha başı boş
yaşayacaklardı.
Gün bitmişti. Ömrünü çalmıştı bu yalnızlıklar, bu savruluşlar. Sanki
yağmur altında Karadeniz’e akan bu kent gibi yüreğin de akmıştı mavi
karanlık sulara. Kentin tarihini bilen kim akmazdı ki böyle seninle
beraber. Oturmuştu içine bir keder. Koyuldukça koyultuyordu içten içe
içini saran bir kara duman gibi. Dilinde bir şiir, başkaldırıya
dönüşüyordu bu şehrin avlusunda: “Eski kaleleri zindan kılmak.
Osmanoğulları, Osmanoğulları.” Bu, kan pusularından geçen tarihin insana
zulmüdür. Zindan kılınırsa eski kaleler insanoğluna, o zaman borcu
vardır tarihin uygarlığa. Senin borcun yoktu, diyetini ödemiştin tüm
ayrılıklara. Senin için ayrılıklar da güzeldi. Belki de yanılıyordun.
Yanılgıların ve sanrılarındı bunlar senin. Hem en acısı insanın kendi
gerçekleriyle yüz yüze kalması değil miydi ki; yalnızlık ya da ölüm gibi
kendi terkedilmişliğini kendisine yaşatması... Acıyı yalnızlıkla
sağaltmanın bir anlamı var mıydı ki sanki?… Ne diyordu, böyle bir
cehenneme düşerken sen, hep ömrünü yangınlarda bulmuş Osman Numan
Baranus: “Korku dağlardan geldi de / Sokaklarda caddelerde, /
Bulvarlarda kol geziyor. / Korku alanları bekliyor, / Apartmanı,
gecekonduyu / Sarıp sarmalıyor korku / Şu dört adımlık yaşamda / Dört
bir yanı tutamaz kıya! / Kösnük korku, yergin korku / Hayda geldiğin
dağlara. / Dağlarımızda bile olma!” Sense korkuyordun. Korkaktın… O şair
ki sulara yazmıştı acılarını. Sense bir kentin sürgününde çarmıha
geriyordun yaşadıklarını. I
Kırgın bir kış ayazında getirmişlerdi buraya. Bir zindan karanlığında
açmıştın gözlerini. Oturmuştun ölümün kıyısına. Görmeye kimseler
gelmemişti. Kim bilir bir duyan da olmamıştı. Öyle ya, basına sansür
konunca gazeteler de yazmamıştı apar topar yargılanışınızı. Hayat
ütopyaları kaldırmayacak kadar daraltılıyordu bazen yaşamı. Bunu da
yaşamıştın…
Atıldığın karanlık zindandan hastalanınca bir ceset torbası gibi dışarı
çıkarmışlardı. Ölmemiştin. Ama ölmek istiyordun. Ölüm bir kurtuluştu
belki. Cezaevi bir mezar dibini andırıyordu. Ve yaşadın ki, yaslı bir
şarkı gibi çekip gitti üstünden yıllar. Yaşadıkların sararıp solmuş
birer anı şimdi, yalnızca gözlerini yaşartan birer anı hepsi… Anılar da
güzel değildi artık.
* Kaç zamandır gri bir gökyüzü hakimdi havaya. İnsan sesleri, martı
çığlıkları, deniz arabalarının öten düdükleri… olağanüstü bir canlılığın
kenti gelip bulduğunu muştuluyordu parmaklıkların arkasında yaşayan
tutuklulara. Tutuklular yaşamsızdı ama umutluydular da. İnsanda hiç
eksilmeyen bir duyguydu umut, ufuk karanlığa da kesse düşleri bazen.
Umuttu insanın aldığı nefesin adı. Umuttu insanın yaşamı. Mevsim
sonbahardı. Balık mevsimiydi. Kentin, balık kokusuyla dolup taşma
zamanıydı. Hüznün ateş tuttuğu demdi bu dem. Kentin aşka geldiği
vakitlerdendi.
Demir kapı şangırtılarla açıldı. Gardiyan, mahkumun sevincini
paylaşırcasınaydı. Gardiyanla mahkum sıkı sıkıya sarıldılar
birbirlerine. Sonra ayrıldılar. Gizli gizli ağladı gardiyan. Ara sıra
ağlardı böyle…
İdare kapısına geldin. Bir insan vardı seni bekleyen. Doktor Selahattin.
Hapishane doktoruydu. Ellerin ayakların, yüreğin yaralıyken yardım
etmişti sana. Dostça bir sıcaklığı vardı. Sever sayardınız birbirinizi.
Bakıştınız bir süre. Sonra helalleştiniz revir önünde. Artık cezaevinde
değil, uzun bir vakit yaşamak zorunda kalacağın bu kentte de görecektin
onu. Sevmiştin bu insanı. Sevdiğin insanları tutardın. Bırakmazdın. Hiç
ayrılacakmış gibi olmazdın onlarla.
Yürüdün. Cezaevi idaresinden tahliye evraklarını aldın. İmzaya geleceğin
günleri öğrendin, az sonra azat edilmiş bir kuş gibi uçup gittin.
Kapanmıştı cezaevi kapısı. Yalnız kalmıştın. Sağa baktın uzayıp giden
bir cadde, sola baktın biten bir kentin son evleri… Yalnızlığı,
yüreğindeki sıcaklığı en dağıtan yanıyla tüm benliğinde hissettin.
Dalga seslerinin bu ada şehrini altüst ederken çıkarmış olduğu gizem
dolu uğultuyu, içinde duyarak yürüdün bir süre. Bir gariptin. Yaşamak
şuan için gariplikse bunu yaşıyordun. Acılı bir kopma yaşıyordun ne
yapacağını bilemeden, bir başına salınıp dururken kentin sokaklarında.
Denizi görmek istiyordun: yıllarca, duvarlara vuran dalga seslerini
dinleyerek kıyısına kurulmuş cezaevinde uyuduğun hırçın denizi. Ağrılar
içinde yaşarken, parmaklıklar arasından bakıp sağaldığın denizi görmek
istiyordun. Seni kendinden mahrum eden şeyi görmek istiyordun.
Sağdan ilk aradan sahile doğru saptın. Birazdan uçsuz bucaksız uzayan
bir deniz kenarında buldun kendini. Elindeki tahta valizi sahile yakın
bir yere bıraktın. Soyunmaya başladın. Sırılsıklam bir tere batmıştı
vücudun, kokuyordun. Koğuşun, zindan karanlığının kokusuydu… çırılçıplak
kalmıştın. Bir taşın üzerine çıktın. Uzun uzun hüznün yüzü denize
baktın. Deniz dalgasızdı. Denizin uğuldayan sesine inat usulca suya
bıraktın vücudunu. Bir serinlik doldu her yanına. Yoruluncaya kadar
yüzdün. Ağladın. Ağlayarak yüzdün. Deniz, yıllarca yüreğinde
biriktirdiğin ağını almıştı usuldan.
Denizden çıktığında arınmış gibiydin kirlerinden. Bir on yıl
mırıltısıyla, martısıyla, azgın dalgalarının sesiyle, delirişiyle,
karanlığıyla duyduğun bu denizi hayatına giren diğer denizlerden daha
bir sadakatle kucaklamıştın.
Kurunup üstünü giyindin. Tersaneye doğru yürümeye başladın. Sol yanın
titriyordu. Yanı başında yürüdüğün kale içindeki cezaevi sanki seninle
birlikte geliyordu. Tersanede irili ufaklı birçok deniz aracı bitirilmek
üzere bekliyordu. Ortalık sessizdi.
Deniz fenerinin önüne geldiğinde, bir kurşun kubbeden aşağılara sarkan
dimdik, onurlu bir kartal gibi hissediyordun kendini. Bir yük gemisi
ağır ağır süzülüyordu kudurmak üzere olan denizde. Akşam gökyüzüne
sokulup geliyordu. Uzaklarda denizin teninde erguvani bir renk mavi bir
ipiltiden ağıp gidiyordu koyulmuş bir karanlığa doğru.
Bu ufak sahil kentini akşam oluncaya dek on kez dolaşmıştın. Tahta
valizin ağırlığı değil, anıların, yitip giden yılların ve daha kaç yıl
yaşayacağını kestiremediğin bu kentin ağırlığı çökmüştü üzerine.
Ağırdın, acıyordu; kanıyordu bir yerlerin, anlatamıyordun kendinden bir
başkasına…
Bir oda, bir yorgan, bir yatak… biraz dinlenmek, bu ilk günün
yorgunluğunu atmak için aradıklarındı. Deniz Yolu sokağına girdin.
Sahile doğru indin. Aile pansiyonları, oteller, kahveler, içki evleri…
bir küçük kent için ne kadar da çoktular. Ucuz olabileceğini tahmin
ettiğin bir otel buldun. Otel bomboştu. Bir odaya yerleştin. Uyumaya
çalıştın. Uyuyamadın. Sabah ezanının sesiyle uyku ancak gözlerine
girebilmişti. Uyudun. Gözlerini açtığında akşamdı. Kalktın, yüzünü
yıkadın. Pencereden aşağılara baktın, suskun bir deniz uzayıp gidiyordu.
Açlık başında zonkluyordu. Hızlı hızlı aşağıya indin. Dr. Selahattin’i
bulabileceğini sandığın lokantaya gittin. Kapıdan içeri baktın, iki
kişiydiler, içiyorlardı. Seni fark edince eliyle çağırdı. Gittin. Bir
sandalye çekip oturdun. Hamsi ve rakı istedin.
Doktor Selahattin’in karşısında oturan ihtiyarla oracıkta tanıştın.
Küllerden bahsediyordu, gözlerinin içine içine bakıp: “Biz kendimizi
küllerimizden yaratamadık” diyordu. Başınla onaylıyordun. İhtiyar
kalkacak gibi yapıp gerisin geri oturuyordu. Ara ara uzamış sakallarıyla
oynuyordu. Bir iki yutkundu, ağzını açtı. İçtiği sigaradan olacak ki
dişleri mat bir sarıya çalıyordu. Bir şey söyledi, içine oturan bir
cümleydi, “68 yaşanmasaydı belki de asılmazdı o gencecik fidanlar. Aynı
acıları yaşadığımız çoğu insan benim gibi düşünüyordur, eminim…” dedi
yanılmaz bir ses tonuyla. Dikkatlice baktı sana. Sense tepkisizdin.
Sigarasından bir yudum duman aldı. O duman bir süre gezindi içinde,
içine aldığı dumanın bir kısmı çıkabilmişti ancak dışarı. Eliyle ince
belli rakı bardağını kavradı, bardağı bir içişte boşalttı. Gözleri
dumanlandı, ‘eyvallah’ deyip masadan kalktı. Doktorla soğuk soğuk
bakıştınız. Gidenin ardından öylece kaldınız. Sessizliğine bir sessizlik
daha eklendi. Az sonra oturmakta olduğunuz masadan kalktınız. Hesabı
doktor ödedi. Tersane kahvesine gideceğini söyleyip ayrıldı yanından.
Doktor az konuşan bir insandı. Daha çok davranışlarıyla anlatırdı ne
düşündüğünü. Birkaç kişi dışında kimseyle oturup kalkmazdı da, cezaevi
revirinde konuşurken anlatmıştı bütün bunları sana.
Sarhoş adımlarla yürüyüp otelin önüne geldin. Yüreğinde bir ayrılık bir
gurbet duygusu nerden geldiyse geldi işte buldu seni. Kaç yıldan sonra
ilkez bu kadar çok içmiştin. Ayakta duramayacak kadar sarhoştun.
Kaldığın odaya çıktın. Uyudun… bir ömür kadar belki de.
*Sabahın ilk ışıkları perdesi açık olan odadan içeri yayılıyordu. Oda
ışımıştı. Uyandın. Yıkandın. Giyinip aşağı indin. Otelin kapısında
durdun. Gökyüzü masmaviydi. Bir tek bulut yoktu. Denizden farksız duru
bir gökyüzü alıp götürüyordu seni dokunulmaz mavi bir ufka doğru.
Geldi, önünde durdu. Bir ateş bastı her yanını; kızardın. Merhaba demek
istedin. Bir sözcük bile sökülüp gelmedi ağzından… bakmadı bile sana.
Oysa sana geldiğini sanmıştın. Önünde durduğun kapıdan içeri baktı.
Anlamıştın. Birini bekliyordu. Bu bekleyişin uzamasını istiyordun. Hani
olurda göz göze gelirdiniz, hani olurda gözler oracıkta konuşurdu.
Olmadı. Beklediği kişi kapıdan dışarı çıkınca, beraberce, sen yokmuşsun
gibi çekilip gittiler yanı başından. Bir kere olsun dönüp bakmadı.
Salınıp gitti bir yaprak gibi aşksızlığın vurdumduymazlığından.
*
Dolaşıyordun kentin sokaklarında. Kendinden, ömründen, anılarından
habersiz, varoluşsal problemlerinden soyutlanmış gibi yarı düş halinde
defalarca gezindiğin sokakların sanki senden utanmasını bekleyerek
geziniyordun. Yolunu beklediğin biri vardı, gelmeyeceğini bildiğin ama
beklediğin ve beklemekten acı duyduğun ya da zevk aldığın biri vardı,
onu tanımıyordun, kim bilir bekledikçe tanımaya başlayacaktın. Sonu
olmayan bir arayış bir bekleyişti bu… Belirsizliğini, yitirdiklerini o
en güçsüz yanını onarıyordun belki de bu bekleyişte. İçinde büyüyen
korku ve öfke olurda bir kasırgaya dönüşürse diye geçmişini anımsatan
şeyleri engelleyip duruyordu yüreğindeki bu bekleyiş çığlığı…
*
Şehir berrak bir su mavisidir sonbaharın bu ilk deminde. Batan güneşin
gökyüzündeki alevinde gözlerin, sevilen bir şarkıyı dinler gibi
yaşarıyordu, gecenin gelişi mi ağlatıyordu seni, yoksa başka bir şey mi?
Bilmiyordun.
Kentin kıyısına doluşmuştu insanlar. Balıkçı motorları, gün batımını
desenleyen pat patlarıyla denizin üstünde ağır ağır ilerliyorlardı.
Balık tutma heveslilerinin bir çoğu daha gün batmadan tutabilecekleri
kadar balık tutup evlerine dönerlerdi bu saatler. Kalanlarsa el
fenerleriyle, küçük aydınlatma araçlarıyla gece yarılarına kadar
bekleşip dururlardı oturdukları yerlerde.
Alkolün dostluğuna kanmıştı sahilin gittikçe seyrelen sonbahar
kalabalığı. Ne ki, içki evlerinde yaz mevsiminin doluluğunu andırır
çoklukta insanlar vardı. Olacak şey değildi boşalan bir kentin alkole
olan susamışlığı…
Bir balıkçının önünde durdun. Taptaze balıklar: palamut, istavrit,
kefal, sargan… türlü türlü balıklar içten içe okşuyordu insanın
iştahını. Balık satıcısı son perdeden bağırıyordu. Aynı sözcüklerdi
birbiri ardınca ağzından dökülen. Öyle ki, balık tezgahı kısa süre
içerisinde boşalıyordu; boşalan tezgaha canlı canlı dökülüyordu
balıklar. Balık satıcısının o cırtlak sesi değildi tezgahın boşalmasına
neden olan. Hep aynı müşterilerdi buraya gelip gidenler, buna kısa bir
gözlemden elde ettiğin bilgilerden sonra karar vermiştin. Balık satıcısı
habire bağırıyordu. Sesi deniz yolunu aşıp kent merkezine doğru
akıyordu, sesi mutsuzdu, isteksizdi. İnsanın sabrını taşırıyordu…
Sabah otel kapısında gördüğün kız yine geldi bir sonbahar yeliyle, geçip
gitti arkadaşıyla yanından. Saçlarının sarısı kaldı gözlerinde. Sen de
yürüdün gittin oradan.
Birbirini tanıyan insanlar doldurmuş Yalı Kahvesini. Geçip gidiyorsun
önlerinden, yalnızlığınsa seni her seferinde biraz daha denize
yaklaştırıyordu. Doğanın bu merhametli kentinde ne yapman gerektiğini
bilemiyordun. Bu kent bir duman gibi yağıyordu üstüne her akşam üstü,
bitmiyordu özlemlerin, ki yaşamana teselli olanda bu olsaydı gerek.
*
Çıldırmış bir insan gibi yürüyordu. Gözleri donuk, saçları dağınık,
gerilmiş bir yüz haliyle kıyıda turlayıp duruyordu. Sakarya Caddesini
bitirip Hamsi Yolundan aşağıya indiğinde onunla karşılaşıyordun
çoğunluk. Tersanenin önünden geçerken bakışıyordunuz. Her an kavgaya
hazır olan bir kimseye benziyordu. Bir keresinde Yalı Kahvesinin önünde
göz göze geldiniz, birbirinizi ısırır gibi dimdik kesiştiniz.
Arkadaşıyla birlikte yanından fırlayan bir yılan gibi kayıp gitti.
Birlikte yürüdüğü arkadaşına yüksek sesle, bu kadar huzurun insan
psikolojisini bozabileceğinden bahsediyordu. Belki o da bu kente
alışamayanlardandı. Kent tutamamıştı onu.
*
Islaktı asfalt. Asfaltın delik deşik yerlerine birikmiş su dolu
gölcüklere basarak yürüyordun. Yağmur bir durup bir boşalıyordu. Ne
yıldızlar ne de Ay görünüyordu. Deniz bir karanlığa batmıştı. Her taraf
bomboştu. Bu boşluk senin eksilttiklerinde, sendeydi. Sen bir boşluktun.
Hava yağmur havası. Yağıyor inceden. Düşüyor sıcak alnına, üşütüyor
seni. Her sokakta ölüm vardı, ölçüyü bırakmıştık yaşam oyununda, alaya
almıştık bize can veren yaşamı. Dünya bir kan deryasına dönüşüyordu.
Değişen bir şey yoktu. İnsan ölüyordu. Kara çalınıyordu yaşama.
Radyo da Kübalı bir devrimciye adanmış ağıtsal bir şarkıyı Fransızca
söylüyordu dokunaklı bir kadın sesi. Dinliyorsun damla damla Sinop
limanında. Şarkı alıp götürüyor seni dostluk acılarına, acılarda
kalıyorsun. Giden sensin, senin varlığın, sonra bu sonbahar, giden
sensin. Kendini olmadık bir yalnızlığa bırakıp giden… ve kaç daha zaman
geçeçek varlığını alıp gitmek için buralarda bilmiyorsun. Ne kadar çok
şey bilmiyordun?
II Bütün bunları düşünürken zaman durmuş gibiydi.. Nedenini bilmediğin
heyecanlar yaşıyordun. Artık gidiyordun anıların ortasından. Oysa ömrün
anılarındı. Anılarınsa yaşadıkların...
Birbirine benzer düşlerle geçiyordu hayat. Cezaevinden çıktığın ilk gün
gibi geçmişti sonraki yıllar da…
Kapadın, deminden beri okumaya çalıştığın sayfaları yıpranmış defterini.
İlk ve son gün, geride bıraktığın yirmi yıla denkti. Yazdıklarını okumak
üzüyordu seni. Hayatını gözden geçirmek istemiyordun artık.
Hareket etmeye başlayan uzun yol otobüsünden hızla dışarı çıktın. Garajı
çevreleyen kalenin virane olmamış son burcuna patikadan tırmandın.
Elinde bir tuğla ağırlığında tuttuğun defterini denize doğru var gücünle
fırlattın. Açıldı yaprakları. Dağıldı gökyüzüne her bir sayfası. Her
sayfasında ömrünün parçaları savruldu denize. Bakamadın bile… koştun
otobüse doğru. Gelip oturdun koltuğuna. Ağlamaya başladın. Otobüsün
içindeki yolcular sana bakıyorlardı. Cezaevinden çıktıktan sonra uzun
bir süre buralarda yaşayan bir insana değil de sevgilisinden ayrıldıktan
sonra onun için yazdıklarını denize savuran bir insana bakar gibiydiler.