AYIŞIĞI ve DENİZ KIZI
Rıza ELİTOK
(Sosyal Hizmet Uzmanı)
Koşar adımlarla gidiyordu
günbatımının vurduğu denize doğru. Dalgalar ansızın kulaklarında
çınlamaya başladı. Vardığı sahilde, her zamanki oturduğu kayalıklarda
onu bekleyecekti saatlerce. Biliyordu, belki hiçbir zaman gerçekten onu
göremeyecekti.Ama yine de bir umut daima yüreğinin bir yerinde
saklıydı.Fantastik düşlerinin merkezine oturan o deniz kızını görecek
miydi acaba? Bazen denize ve ufka öylesine dalıyordu ki, düşle gerçeği
ayırt edemez oluyordu.
Düşlerindeki şehrin sokaklarında geziyor, en sevdiği ezgileri söylüyordu
içinden usul usul. Her yanına mistizmin hakim olduğu Antakya’nın gül kokan
sokaklarında geçti kendinden. Ah Antakya! Yıllarca seni aramışım durmadan,
yıllarca seni beklemişim oysa ve bazı anlar olur ki, sisli ve buğulu
atmosferinde aradım düşlerimi.Tanrı seni aşkla yaratmış, en güzel kadim
aşklar bağrında yaşanmıştır belki kim bilir?
Düşlerindeki kente gelmişti sonunda. Şimdi düşlerindeki aşkı bulacaktı. Onu
nerede bulacağını biliyordu. Samandağ! Deniz tanrısı ile yer tanrısının
buluştuğu yer, kim bilir belki bir zamanlar yitik aşkların ve fantastik
düşlerin yeşerdiği yer...
Her şey bir rüyayla başlamıştı .Bir gün rüyasına girdi deniz kızı.Ona
unutamayacağı duyguları yaşatmıştı.Hiç unutur muydu, onun dünyası
düşleriydi, en güzel umutları düşlerindeydi. Çünkü acımasız ve zorlu gerçeğe
bir türlü tutunamamıştı. O da tutunamayanlardandı, o da düşlerine sığınan
bir düş gezginiydi. Ölümü bile düşlerinde olacaktır belki.
Evet bir rüyayla başlamıştı her şey. Uyandığında büyük bir düş kırıklığına
uğramış, gerçeğin o soğuk yüzünü yüreğinin derinliklerinde hissetmişti. O
gün bugündür her akşam deniz kıyısına gider, Deniz Kızının gelmesini, en
azından kendisine görünmesini beklerdi. Bu gizemli ve mistik şehrin büyüsüne
inanmıştı bir kere. Onun ışıl ışıl parıldayan bronz yüzünü, kuyruğuna kadar
uzamış altın sarısı saçlarını, belden aşağısını saran yumuşak pullarını,
bembeyaz gövdesini ve göğüslerini unutamıyordu hiç. Rüyasında, deniz kızı
başını göğsüne almış, saçlarını okşamış, denizin uğultusuyla karışık hiç
duymadığı bir ezgi söylemişti ona. Deniz kızı daha sonra denize dönmüş ve
gözlerinin önünde yavaş yavaş uzaklaşmıştı. O da peşi sıra denize atlamış,
ancak dalgalar birden bedenini yorarak su yutmaya başlamış ve tam boğulacağı
sırada rüyasından uyanmıştı ansızın.
Delikanlı, her zamanki oturduğu kayalığa geldi.Denizden gelen rüzgar,
hafiften terleyen vücudunu ferahlatıyordu.Etrafta kimsecikler yoktu.Zaten
özellikle pek kimsenin uğramadığı bu tenha yeri seçmişti. Olur ya deniz kızı
etrafta başkalarının olduğunu hissederse çekinip gelmeyebilirdi. Bu yüzden
yalnız olmalıydı.Birileri etrafında belirmeye görsün, bekler ve büyük bir
sabırsızlıkla uzaklaşmalarını tanrıdan dilerdi.
Ufukta batan güneşin büyüsüne kaptırmıştı kendini. Evrenin ve yaratılışın
sırlarla dolu gizemine ait düşünceler gelip geçti kafasından. O bir doğa
aşığıydı. Doğanın görünümü ve devinimindeki ahengi hep kafasında yaşatırdı.
Gözleriyle pür dikkat denizden gelecek bir ışıltıya, devinime, bir sese, bir
işarete hazırlamıştı kendini.Saatler saatleri kovalıyordu. Vakit ilerledikçe
umutlar da tükeniyordu. Belli belirsiz bir ağırlık çöküyordu zamana. Yine
her gece yaşadığı an gibi...
Gece bastırmış, ay yavaş yavaş yüzünü göstermeye başlamıştı. Karanlık
gökyüzünde, yıldızların arasında bir kandil gibi boşlukta ışıldayan
ayışığının seyrine daldı delikanlı. Gökyüzünde ki cümbüşü, ayışığıyla
yıldızların dansını seyreder gibiydi. Ademoğlunun, kadim zamanlardan beri
yıldızların ve ayışığının izleriyle yol aradığını, geleceği bilmek arzusuyla
gökyüzündeki bu cümbüşü pür dikkat izlediğini düşünüyordu. Şairlerin ve
aşıkların en güzel duygularını ifade ettiği bu doğanın eşsiz güzelliği
karşısında o da etkilenmişti.
Sahilde oturan delikanlı, sınırsız düşlere dalmıştı. Düşle gerçek arasında
gidip gelen delikanlı, bazen denizden gelen dalgaların ritmine uyduruyordu
kendini, bazen de içinde ki sessizliğin sesini dinliyordu. Tam tamına doksan
beş gün doksan beş gece bu düşle yattı kalktı. Daha ne kadar dayanacaktı bu
sevgisiz yalnızlığa o da bilmiyordu.Yüreğine bir ağırlık çöktü, gözlerini
kapadı, derinden bir iç çekti ve deniz kızının gelmesi için tanrıya yalvardı
her gece yaptığı gibi...
Ah Tanrım! Daha geç gece bekleyeceğim, daha kaç gece sevgisizlikten yanıp
kavrulacağım. Yüreğim dayanamıyor artık! Ben sevgisiz ve aşksız yaşayamam.
Bu muhteşem evren bile ilahi sevgi ve aşkın üzerinde duruyorken,şu zavallı
kalbim ve solgun ruhum nasıl dayanır sevgisizliğe!
Sustu! Bu derin suskunluk dakikalarca mı, saatlerce mi sürmüştü o da
farkında değildi. Bacakları uyuşmaya başlamıştı. Kulaklarından gelen uğultu
denizin mi yoksa kulağının mı çıkardı uğultuydu anlayamadı.Gökyüzüne baktı,
ışıl ışıl yanan yıldızların ve ay ışığının derinliklerinde kendini yitirdi
bir an. Kendi kendine bir şarkı mırıldandı. Sanki ayışığıyla konuşuyor
gibiydi.
ah deniz kızı deniz kızı
sevgiye susamış kalbimle seni beklerim bak buradayım!
ve her gece yolunu gözlerim
ah deniz kızı deniz kızı
Gözleri,ay ışığının vurduğu denize dikildi kaldı öylece. Suyun üzerinde bir
parıltı gördü. Tam emin olamadı, ayağa kalktı ve biraz daha yaklaştı denize,
ayakları suyun içindeydi..
İşte! Orda bir parıltı vardı, yanıp yanıp sönüyordu. Birden heyecanlandı,
kanının beynine hücum ettiğini hissedebiliyordu. Parıltı ona doğru yaklaştı.
Yaklaştıkça deniz kızının ışıldayan yüzünü ve altın sarısı saçlarını fark
edebiliyordu. Titremeye başladı, gözleri yaşardı ve ağlamaya başladı. Deniz
kızı yaklaştı.Delikanlı diz çöktü ve ağlayan gözlerle ona sevgiyle
yalvarırcasına baktı.Ve kollarını ona doğru uzatarak bağırdı.
Al beni!
Al götür buralardan.
Seni çok seviyorum deniz kızı,
Seni çoook seeeviiiyooorum!
Deniz kızı yaklaştı, diz çökmüş delikanlının ellerinden tutarak onu ayağa
kaldırdı. Yüzünü avuçlarının içine aldı, kızın yüzünde gülümseme vardı,
öylesine tatlı, öylesine, büyüleyici, öylesine benzersiz, öylesine içten ve
doğaldı ki, delikanlı yüreğinde büyüyen sevgi ve aşkın benliğini
parçalayacağını ve dışarıya fışkıracağını sandı. Dili tutulmuştu, ayakta
zorlukla duruyordu, gözlerini bir an olsun kırpmadan karşısında duran
doğanın eşsiz mucizesinden ayıramıyordu. Deniz kızı konuştu ve ona dediki
"Ben sevgi ve aşkın yarattığı nurum. Beni sana getiren, kalbinin ve ruhunun
derinliklerinden gelen aşkın çığlıklarıydı.. Kalbin ve ruhun bana ulaştı ve
benimle birleşti. Seni seviyorum" dedi. Sesi öylesine büyüleyiciydi ki,
delikanlı böyle bir sesin varolabileceğini asla düşleyemezdi.Bu muhteşem
güzellik karşısında ruhu ve tüm kalbiyle yeniden doğmuş gibi oldu. Bu
yaşadığı an tüm varlığına bedeldi. Artık, ölümden öncesi ve ölümden sonrası
anlamını yitirmişti.Yaşadığı an bütün yaşamını bütün varlığını doldurmuştu.
Yaşamın ve sevginin özündeki gerçek ve ilahi aşkla bütünleşmişti. O artık bu
andan sonra bu ölümlü dünyaya ait olamazdı. Sanki donup kalmıştı. Deniz
kızının süzülerek uzaklaştığını ve denizin sonsuzluğunda kaybolduğunu
sonradan anladı. Yapayalnız bir başına bir müddet daha ardından baka kaldı.
Ansızın ruhunun derinliklerinde bu ölümlü dünyayı hissettiren derin bir
hiçliğin içinde buldu kendini. Bu hiçliğin verdiği acıdan kurtulmak için
deniz kızının peşi sıra denize atladı ve dalgalara kapıldı. Ölümle yaşam
arasındaki ince çizgide canlı bedeni dalgalarla boğuşuyordu. Çırpındıkça
tükeniyordu bedeni, çırpınan bedeninin verdiği mücadele ruhunu da esir
almıştı. Korkuyu tüm dehşetiyle ruhunda hissetti. Bu korkudan kurtulmak için
büyük bir gayret ve azimle bilincini deniz kızını düşlemeye
zorladı.Dalgalarla bir süre boğuştu.Yorulup tükendi ve artık çırpınmıyordu.
Kendini karanlık suların bilinmez derinliğine bırakıverdi.Karanlıkta bir
ışık aradı...