|
|
|
 |
AYDINLANMA VE AYDIN OLARAK SOSYAL ÇALIŞMACI
Sosyal Hizmet Uzmanı Murat PERÇİN |
Aydınlar, toplumların vicdanıdır belirlemesi
onların, toplumların kültürel birikimini ifade etmeleri gerçeğinden
kaynaklanmaktadır. Aydınlar, bu kültürel birikimi estetik ile birleştirir ve
değişik biçimlerde ifadeye kavuşturur. Dolayısıyla aydınlar, bireyin ve
toplumun gelişiminde tayin edici rol oynar. Bu belirleme, bilinen “Aydın
Retoriği” olarak algılanmamalı ve ülkemizin aydın gerçeğine bu belirlemeyi
uyarlayabilmeliyiz. Bu uyarlama süreci baskı yoluyla elbetteki olmayacaktır.
Zaten zorunluluklar temelinde aydın olunmaz. Aydın olabilmek için özgür bir
seçimi; ya düzen kurumları lehine yaparız, ya da varsa inancımız ve bilincimiz,
kendimizi toplumsal zemin için gerçekleştiririz. Baskıyla gerçekleşmeyecek
aydınlanma, çünkü aydının olduğu yerde baskı olmaz.
Batı Aydınlanmasının Gelişimi ve Eleştirisi
Bugün “Aydınlanma” dendiğinde ilk akla gelen Batı Aydınlanması’dır. Tarihsel
olarak bu, Avrupa’ya mal edilmiş bir olgudur. Rönesans’tan hemen sonra 1600’lü
yıllarda başlayan, statik olmayıp halen devam eden bir süreçtir. Kavram olarak
ise Immanuel Kant’ın “ Aydınlanma Nedir?” makalesiyle 1784 yılında
formülleşmiştir. Söz konusu makalede, inanç temelli düşünceden, akıl – bilme
temelli düşünceye geçiş tartışılıp aklın üstünlüğü kanıtlanmaya çalışılır. Buna
göre, aklı kullanma özgürlüğü, aydınlanmanın en temel ilkesi olarak ortaya
konuluyor. Bundan sonra gelişen akımlar farklı düşünce akımları olarak
şekillense de hepsinin ortak hedefi, din – inanç merkezli düşünceden
kurtulmaktır. Bu anlamıyla, aydınlanma süreci düşün gücünün yaratılma süreci
olarak da algılanabilir.
Aydınlanma çağının ismini koyan I. Kant ve bugün Avrupa Aydınlanmasının aldığı
muhteva üzerinden değerlendirirsek, bu yaklaşımın akıl – merkezci ve ben –
merkezci olduğunu görüyoruz. Bu nedenlerden ötürü bugün Avrupa Aydınlanması her
yönüyle çok ciddi sorgulanıyor.
Akıl – merkezci ve ben – merkezci özelliğiyle daha başlangıçta insanlığın bütün
tarihi küçümseniyor, akıl çağı Avrupa Aydınlanması’yla başlatılıp, insanlığın
bu süreçle erginleştiği savunuluyor.
Bazı aydınların buna itirazına katılmamak mümkün değil. İnsanların en büyük
akılsızlıklarını barındıran bu yüceltilmiş akıl çağının olumsuzluklarını tarih
kanıtladığına göre, ciddi bir sorgulama yapılmalı. Nitekim Avrupa
Aydınlanması’yla gelişen ulus – devlet, milliyetçilik vb. olguların bugün
insanlığın başına bela olmuş temel düşünce ve yönetimsel olgular olduğunu hemen
hemen herkes görebilmektedir.
Avrupa’daki gelişiminde görüleceği gibi aydınlanma; felsefe, bilim, sanat,
kültür, edebiyat, siyaset... gibi aydınlanma dinamiklerinin yaratılması ve
bunların ayrı ayrı , ama aynı zamanda bir bütün olarak rollerini oynamalarıyla
gerçekleştirilebilir. Aydınlanma tek bir dinamikle gerçekleşemez. Aydınlanma
dinamiklerinden herhangi birisinin rolü ya da ağırlığı daha fazla olabilir, ama
tüm dinamikler işlevselleştiğinde sağlıklı bir aydınlanma gerçekleştirilebilir.
Aydınlanma için dinamiklerin sadece herhangi biri tek başına yeterli
olmayacaktır.
Ayrıca dinamikleri oluşturmak da yetmiyor, bu dinamiklerin toplumun tabanına
nüfuz etmesi ve benimsenmesi de gerekiyor. Aydın, bunu başaramazsa toplumu
değiştirmede başarı şansına sahip olamayacaktır. Örneğin, günümüz sosyal
hizmetlerinde önceki süreçte ortaya çıkan sosyal hizmet hareketleri, elit bir
kesimin dışında, toplumun bütün kesimleriyle buluşmadığından çağdaş aydınlanma
anlamında ciddi bir varlık gösterememişlerdir ve sadece lokal düzeyde
örgütlenebilmişlerdir. Yeri gelmişken, bu noktada sosyal çalışmacının aydın
olma misyonunun önemi ve bu dinamikleri pratize etme yeteneği söz konusu
olmaktadır.
Aydının Tanımı
Aydınlanmanın itici gücü olan Aydın üzerine de birkaç söz söylemeden geçersek
aydınlara haksızlık etmiş oluruz.
Aydın kavramı geniş ve çelişkili bir olgudur. Dönemine ve toplumun sosyal,
siyasi, ekonomik ve kültürel gerçekliğine göre değişiyor bu tanım. Farklı
düşünce biçimlerine göre aydın tanımı göreceleşiyor. “ Kim Aydındır, Kime Aydın
Denir?” sorusu hep var olagelmiştir ve herkes kendi duruş ve dünya görüşüne
göre buna bir yanıt bulmuştur.
Bizim de bir “Aydın” tanımımız var. Evrensel insan hak ve özgürlükleri ölçüsüne
göre olan bu tanımımızda aydın kişi, toplumu her daim bulunduğu durumdan
düşünsel ve yaşamsal boyutuyla daha ileriye taşımak için üretimde bulunan ve
söylemini buna göre oluşturan kişi / kişilerdir. “J. Renan’a göre, aydın kişi
ne kendi diline aittir ne de uyruğuna. O özgür ve etik sahibi olduğu için
yalnız kendine aittir. Gramsci ‘Aydın, halkın tutkularını anlamazsa, onunla
arasında duygusal bir bağ kurmazsa, halkla arasında bir mesafe olursa aydın
değildir’ der.”
Sosyal Çalışmacının ‘Aydın’ kimliği
Tüm bu yorumları ve tanımları sosyal çalışmacıya atfedilen ve sosyal hizmetin
etik unsurları arasında bulunan değerlerden ayırmamız sanırım bizi en büyük
yanlışa götürecektir.
Üzülerek belirtmek gerekir ki, günümüz dünyasında bu tür aydınlara oldukça az
rastlanmakta, hatta bu aydınlar, neredeyse bir elin parmaklarını geçemeyecek
sayıdalar. Bu aydınlar da düşünsel ya da fiziksel olarak kapanmışlıklara maruz
bırakılmaktadırlar.
Sonuç olarak; çağdaş sosyal hizmet aydınlanmasına, ancak mevcut sosyal hizmet
birikimine daha da katkıda bulunarak ve belki de alternatif bir paradigmaya
gidilerek gerçekleşecektir. Aslında sosyal çalışmacının rolleri nettir, ama
uygulamada ve bilgi rezervinde bir takım eksikliklerin olması sosyal
çalışmacının “aydın rolünü” gerçekleştirememesine neden olmaktadır. “Sosyal
hizmet özde aydınlanmayla eş bir disiplin ve uygulamaya dönük bir meslektir”
diyor Aziz Şeker bir yazısında. Eğer aydınlanma ile bire bir alakalıysak
özgürlük hususunu da net bir şekilde belirtmek zorundayız. Ünlü filozof Martin
Buber’in de vurguladığı gibi insanların varoluşunun özü ontolojik bir nosyon
olarak özgür bir biçimde ilişkiye girmektir, ilişkidir. “Ben” ancak “Sen” ile
kurduğu ilişki sayesinde varolabilir. Böyle bir ilişkinin ve diyalogun varlığı
için bağımsız bireyler ve bu bireylerin serbest iradeleri gereklidir. Sosyal
çalışmacı, bağımsız bir irade ile özelde bireyin ve genelde de toplumun özgürce
yaşamasına ve özellikle de toplumun ihtiyaçlarına onurlu bir şekilde ulaşmasına
yardımcı olur. Tıpkı bir edebi eserin halkta yaratacağı sosyal adalet isteği
gibi sosyal çalışmacı da toplumun aydınlanmasına en büyük katkıyı sunmalıdır.
Bu yazıyı yazmadaki amacım, her şeyden önce bir tartışma yaratmaktır. Amacım,
sadece toplumun dışında kalanlarla değil, toplumun kendisiyle birlikte,
yukarıda bahsettiğimiz dinamikleri nasıl aktive edebiliriz ve bu aydınlanmayı
ne ölçüde gerçekleştirebiliriz tartışmasını, olgun ve doğru bir temelde
gerçekleştirebilmektir. Sosyal hizmetleri tartışma eğilimini, bir gereklilikten
çok toplumun vicdanı olma doğrultusunda tartışabilirsek bu aydınlanmayı
ülkemizin her tarafına yayma gücüne sahip olduğumuzun farkına varabiliriz.
(Bu yazı
http://www.toplumvesiyaset.com/ yayınlanmaktadır)
|
UYARI!
©Sitemize ait yazılarımızı izin almadan yayınlanmamasını talep etmekteyiz.Her hakkı saklıdır.
|
|