Çocukken büyüklerimizin anladığı asker anıları
ile büyüdük. Bu anıların bir kısmını abartılı bulsak bile yine heyecanla
dinlemiştik. Sarıkamış’ımız üç şeyle anılırdı. Sarıkamış dramı,Kışı ve
askerlikle,Anadolu’da her köyde mutlaka vardır Sarıkamış’ta askerlik yapmış
birisi. Şimdi askerlik yapma sırası bana gelmişti. Bu düşüncelerle otobüse
bindim.Otobüs yavaş, yavaş hareket ettiğinde etrafıma şaşkın, şaşkın
bakıyordum.
Saçlarımı az önce berberde üç numara kestirdim.
Çantamda bulunan iç çamaşırı, traş takımı, kolonya vs. malzeme ile 8 ay evim,
hanem olacak asker ocağına, denizlideki kışlama doğru yola çıkmıştım. Otobüs
Sivas Kızıldağdağ’da ilerlerken tayipte bir Kürtçe ağıt çalıyordu. İçimi hüzün
kapladı.
Asker ocağı farklı bir dünyadır. Üzerine giydiğin
elbise, taşıdığın sorumluluk, inadına zorda olsa yaşadıkların, karavanaya kaşık
çalıp, saatlerce güneşin altında eğitim yapsan da, gece birden üçe kadar nöbet
tutsan da, yinede peygamber ocağı denir. Bu kültür ile büyümüştük ve
büyütülmüştük…
Sabah Denizliye vardık. Saat beşe kadar Denizliyi
gezdim. Gezerken her yere anlamsız bakıyordum. Ürke ürke Baba dağların
eteğindeki 12 Piyade alayının giriş nizamiyesine vardım. Tarifini yapamadığım
bir duygu içindeydim. Daha asker kıyafetini giymeden farklılaştığımı hissettim.
Nizamiye önünde benim gibi yüzlerce insan vardı. Sıraya geçirdiler komutlarla
üniformalarımızın verildiği depoya vardık. Herkesin heyecanı ve ürkekliği yüzüne
vurmuştu. Bir baktım galiba en genci bendim. Yaş ortalaması oldukça fazlaydı. 25
yaşında olmama rağmen kendimi çocuk gibi hissetmeye başlamıştım.
İlk önce öğrendiğim kısa künye denilen şeydi.
Esas duruşta tekmil ve bir hafta boyunca yanışık düzen denilen eğitim. Sabah
eğitim ve akşam ise marş öğrenme ve diğer teorik eğitim alıyorduk. Akşamları
arkadaşlarımızla sohbetler yapıyorduk.
En rahatı bendim. Çünkü bekardım. Yaşları 35-55
yaşında olup, toplumda çok önemli mevkilerde ve mesleklerde olan kişilerin
çocuklarının resimlerini çıkartıp hüzünlendiğini görünce,kendimi kutluyordum.
“iyi ki bu durumda değilsin.” Sıkıntılı bir ruh durumum olmasına rağmen 60 gün
geçmişti. 6 gün dağıtıma gidilecekti. Sadece ben dağıtıma gitmedim. Bir an önce
askerliğimin bitmesini istiyordum. Çünkü Denizliden Kars’a gitmek 2 gün demekti
birde yorgunluğu,6 gün için deymezdi. Kısa dönem bölüğünde yalnız ben kaldım…
Bana komutanlarımdan ismini hatırlayamadığı birisi, buraya bakaya kalan ve
genelde Güneydoğudan gelen uzun dönemler geliyor. Sen 6 gün boyunca bunlara
okuma yazmada yardımcı olacaksın dedi. Zaten günler geçmiyordu. Benim içinde iyi
olacağını düşündüm. Hemen alayın ali okulu dediği ve cahiller olarak tabir
edilen genelde kısmen de Türkçede bilmeyen askerlerin bulunduğu yere gittim.
Orada görevli rütbesi uzman çavuş olan bir kişi bana yapacağım görevleri
anlattı.
-“Bak! Bu kişiler çok geç nüfusa kayıt edilen genelde dağlarda çobanlık yapan ve
az Türkçe bilen kişiler,senin bunlara okuma yazma öğretmeden önce Türkçe
öğretmen gerekir. Ama zaten 6 günde de hiçbir şeye yapamasın burada görevli
Kürtçede bilen diğer eğitmenlere yardımcı ol yeter.”
Devam etti “Nerelisin?”
“Karslıyım”
Uzun dönem ve çok iyi Kürtçe bilen lise mezunu askerler bu bakaya kalmış
askerlere alfabeyi öğretiyorlardı. Bekir’i de orada tanıtım. İlk gözüme o
çarptı, bakışları çok anlamlı geldi. İçimden hemen dersin bitip hemen tanışmak
gelmişti.
Ders bittince öğretmen çavuş asker yanıma geldi.
“ Hoş geldin. Kaç kaç tertipsin?”
“209 kısa dönemim”
“Sadece 6 gün buradayım. Senin yardımcınım nasıl bir program uygularsan bende
yardım edeyim.”
“Sivilde öğretmenmisin?”
“Değilim.”
“Arkadaşlarla tanışmak istiyorum”
“Arkadaş dediğin cahiller mi?” hafif gülerek.
“Evet, özellikle şu en yaşlı olanla,kaç yaşında?”
“Bekir,50 yaşlarında galiba, Muş’lu”
Bu kısa konuşmadan sonra Bekir’in yanına gittim. Selam vererek kendimi tanıttım.
Hoş geldin dedi, filtresiz bir sigara çıkardı çepinden bana ikram etti. Teşekkür
ettim ve kullanmadığımı söyledim. Peşinden “Hiç mi kullanmadın?” Hiç
kullanmadığımı söyleyince, ince sesi ile “çok iyi etmişsin” kendisinin 12
yaşından itibaren kullandığını belirti. Teneffüs çok çabuk geçmişti. Kendisine
dersten sonra çay salonunda buluşuruz dedim.
-“Olur”
Ders sonrası çay içmek için oluşturulan kantin gibi yerde buluştuk. Bir demlik
çayı aldım. Sakin bir yere geçtik. Kendisine bir şeyler sormanın anlamsız
olduğunu düşündüğümden sohbetimiz içinde kendisini anlatacağını düşünmekteydim.
-“Bekir Bey,bizim Kars’ta çayı kıtlama içerler,sizin orada nasıl içerler?”
-“Bizde de aynı, askerliğinin bitimine ne kadar kaldı?”
-“Beş bucuk ay”
-“Bitirmişsin”
Bu kısa konuşmadan sonra, şeker kıtlama çaya uygun olmasa bile kıtlama çayımızı
yudumlamaya başladık. Çay ile birlikte konuşmaya başladı.
“yeğen bu yaşta askerlik zor, bakalım nasıl geçecek, uzun yıllar hapiste yattım
ve bu nedenle geç kaldım. Sen sormadan söyleyeyim. Malum, kan davası amcamın
oğlunu öldüren kişiyi vurdum. 25 yıl yattım. Sonrası askerlik.”
-“Bekir Amca yaş kaç?”
-“44”
Şaşırdığım yüzüme yansımıştı ve hemen söze girdi.
-“55-60 yaş arasında görünüyorum değimli?”
-“Çok şaşırdım. Evet”
Böyle bir şey olamazdı diye kendi içimden geçirdim.
Bu kez Amca yerine ağabeyi kullandım.
-“Boş ver Bekir ağabey, önemli olan sağlık ve huzur”
Gülümsedi ve iç geçirdi, “onlarda yok yeğen, nasıl olacak ki?”
Uzun konuştuk, ben fazla soru sormadım. Bu sohbetlerimiz tam dört gün sürede
zaman zaman sürdü. Daha sonra usta birliğime gitmek için Antalya’ya yola çıktım.
Bu sefer otobüste Bekir’in bana anlattıklarını ve anlatımı ile yaşamını
düşündüm.
44 yıllık yaşamında 14 yaşında evlilik, bu evlilikten 19 yaşına kadar 5 çocuk ve
25 yıl hapis hayatı, şimdi askerlik yaşamı…
Bu yaşamında hiç okulu tanımamış, akranları oynarken o evlenmiş, daha yaşamı
tanımadan anlamsız bir dayatmadan dolayı katil olmuştu…
Sevgiyi görmemiş, varlığını bana hissettirdiği için belki o dört gün boyunca en
mutlu gününü yaşadığını düşündüm.
Dört günlük arkadaşım Bekir (O) bir daha görmedim ve kendinden hiçbir haber
alamadım…
©Sitemize
ait yazılarımızı izin almadan yayınlanmamasını talep etmekteyiz. Kaynak
göstermek ve izin almak etik kuraldır.