Ana Sayfa||Araştırmalar ||Editör ||Site  Haritası|  

ENGLISH |DEUTSCHE 

Sosyal Hizmet Mesleği
Mesleki Bilgiler
SHU Yazıları
SHU Yayınları
SHU Araştırmaları
SHU İsim Listesi
Sosyal Hizmet Alanları
Çocuk Refahı
Gençlik Alanı
Yaşlılık ve Sorunları
Aile Sorunları
Sosyal Sorunlar
Engeliler ve Sorunları
Tıbbi Sosyal Hizmet

İş İlanları

Kurum İlanları
Eleman İlanları
İş İlanı Verme
Bireysel Gelişim
Bireysel Gelişim
NLP
Toplam Kalite
Beden Dili
İletişim Bilgisi
Halkla İlişkiler
Ana-Baba Okulu
Sosyal Bilimler
Sosyoloji
Psikoloji
Sosyal Siyaset
Sosyal Siyaset Bilgileri
Kitap / Sanat
Kültür/Sanat
Kitap Tanıtımı
İnsan Hakları Bilgileri

 


 

 

ROMANIN SOSYAL TARİHİ ve SOSYAL ROMAN ÜZERİNE EDEBİYAT ELEŞTİRMENİ A. ÖMER TÜRKEŞ İLE BİR SÖYLEŞİ
(Haziran 2010)


Aziz ŞEKER: Kendinizi kısaca tanıtır mısınız?

Ömer TÜRKEŞ: 1959 Manisa doğumluyum. Yazmaya 1983 yılında Yarın dergisinde başladım. Doğrusunu söylemek gerekirse 12 Eylül darbesinin siyasi söz söyleme hakkımızı gasp ettiği o günlerde, varlığımızı edebiyat aracılığıyla korumak istemiştik. Yakıcı bir meselemiz ve söylenecek sözümüz vardı. Yarın dergisi bu anlamda çok başarılı olmuş bir dergidir.

1984 yılı sonunda Yarın’dan ayrıldım. Yazmaya uzun bir süre ara verdim. 1997 yılından başlayarak Türk romanı üzerine çalışıyorum. İnceleme, deneme ve eleştiri türündeki yazılarım Birikim, Birgün Kitap Eki, Radikal Kitap Eki, Milliyet Sanat, Notos Edebiyat, Virgül, Toplum ve Bilim olmak üzere çok sayıda dergide yayımlandı. Çalışmamın henüz tamamlandığını düşünmediğim için yazılarımı kitap haline getirmedim. Ancak “Türk Romanında Kurtuluş Romanları”(2003), “Edebiyat Sosyolojisi İncelemeleri”(2004), “Taşraya Bakmak”(2005), Oğuz Atay’a Armağan”(2007), “Mehmed Uzun Portresi”(2007), “Fethi Naci’ye Armağan”(2009) adlı derleme kitaplarla, “Modern Türkiye’de Siyasi Düşünceler Ansiklopedisi”nin “Kemalizm”(2001), “Milliyetçilik”(2002), “Muhafazakârlık”(2003), “Sol”(2007) ciltlerinde makalelerim yayımlandı. Ayrıca 2008 Frankfurt Kitap Fuarı için “Çağdaş Romancılar” ve -Asuman Kafaoğlu Büke ile birlikte- “Genç Kuşak Yazarlar” katalog kitaplarını hazırladım.


Aziz ŞEKER: Roman nedir? Romanın ortaya çıkış koşullarından, romanın sosyal tarihinden söz eder misiniz?

Ömer TÜRKEŞ: Roman, sınırları keskin hatlarla çizilmiş, tamamlanmış bir tür değil. Gelişmesini hala sürdürüyor. Bu nedenle bir iki cümle ile tanımlanamaz. Öyle ki, kapağında roman yazan bir kitabı beğenip beğenmemekte özgürüz ama onun roman olmadığını söylemek hakkına sahip değiliz. Ancak daha genel bir yaklaşımla roman bir anlatıdır denilebilir. Peki neyi anlatır? İşte orada da sınırlar belirsizleşiyor. Geniş bir zaman aralığında bir toplumu ya da çok kısa bir zaman zarfında bir tek kişinin başından geçenleri anlatabilir.

Destanların da birer anlatı olduğunu düşünürsek, romanın destanlarla akrabalığı açıktır. Ama roman -Hegel’in deyişiyle- “modern burjuva destanı”dır; modern burjuvazinin kahramanca olmayan, sıradan yaşamını koyar ortaya. Gerçekten de dünya edebiyatına burjuva sınıfı tarafından hediye edilmiştir. Sanatları böylesi sınıfsal bir konuma indirgemek çok doğru olmasa bile, sanatsal türleri yaratan düşünce ve toplumsal hareketlerin, o sanatsal türe vurduğu damga anlamında, roman modern bir sınıf olarak burjuvazinin kendini edebi olarak ifade edebilmesinin en uygun aracı olarak doğmuştur diyebiliriz.

Aziz ŞEKER: Roman geleneği neyi ifade ediyor? Geleneğin kıstasları nelerdir?

Ömer TÜRKEŞ: Bir yazar kendi anlamını yalnız başına yaşayamaz. Kendisini ve yazınını bir bağlama oturtmak zorundadır. Bu bağlam onun için gelenektir ve gelenek tarih duygusu gerektirir. Bu duygu geçmişle bugün arasında bir köprü kurar; insanı yalnızca kendi kuşağına bağlanmaz, yazılı ilk metinlerden tüm Avrupa edebiyatına ve kendi ülkesinin edebiyatına yayılan evrensel bir üretimin içine yerleştirir.

Aziz ŞEKER: Batı’da, Osmanlı’da ve Cumhuriyet sonrasında Türkiye’de roman geleneği hangi değerler üzerine kurulmuştur?

Ömer TÜRKEŞ: Az önce belirttiğim gibi. Batı’da roman sanatının tarihi burjuva insanının tarih sahnesine çıkışıyla eş zamanlıdır. Biraz daha ileri giderek Aydınlanma ürünü olduğunu ve bu çağın -bir birine karşıt- egemen düşüncelerinin romanda ifadesini bulduğunu söyleyebiliriz. Bu ortak tarih, romanın Batılı geleneğini de belirler; bireyin -en geniş anlamıyla- hayat hikâyesini anlatmak. İnsan düşüncesinden metafiziği kovmak, gerçeği aramak ve rasyonel düşüncenin nihai zaferini kanıtlamak niyetli bir entelektüel eyleminin sonucu olması nedeniyle barındırdığı hikâyeler çağın düşüncesine uygun biçimde gerçekçidir. Hatta bir toplumbilimci ciddiyeti vardır romancılarda. Mesela Balzac, bütün romanlarını “La Comedia Humaine” (İnsanlık Komedisi) başlığı altında projesini üçe ayırmıştı; birey ve toplum hayatını çözümlemeye yönelik “Analitik Çalışmalar”; bu hayatın nedenlerini tartıştığı “Felsefi Çalışmalar”; bireyin davranışlarının toplum üzerindeki etkilerini kavramaya yönelik “Toplum Gelenekleri Çalışmaları”…

Ancak burjuvazinin ortaya çıkışından, dolayısıyla kapitalist üretim ilişkilerinden bahsedilirken unutmamak gerekiyor; romanın emekleme döneminde bile piyasa koşulları belirleyicidir. Sanat ve edebiyatın metalaştığı bu yıllarda bile okuyucu talebi önemliydi. Edebiyatı halkla buluşturan romanın hoşça vakit geçirmek gibi eğlendirici bir yanı da olmalıydı. Bir yandan romanın “büyük” eserleri üretilirken, diğer yandan popüler türler içinde mütalaa ettiğimiz aşk, macera, korku romanları da yazılmıştır. Best-Seller geleneğinin geçmişteki en büyük ismi Alexandr Dumas ile gerçekçiliğin en büyük yazarı Balzac aynı yıllarda ürün vermişlerdir. Bugünün romanı bu iki akım -ya da gelenek- arasında gidip gelerek sürdürüyor yolculuğunu.

Batıdan yaklaşık 100 yıllık bir gecikmeye sahip Osmanlı roman geleneği de işte bu iki akım arasında kalmıştır. İlk romanların yazarları, roman ile ilgili yazılarında Avrupa edebiyatını ve romanını ileri bir uygarlığın işareti, kendi edebiyatlarını ve özellikle -Leyla ile Mecnun gibi- folklorik anlatıları geriliğin bir işareti saydılar; Namık Kemal, Ahmet Mithat, Şemsettin Sami gibi yazarlara göre eski hikâye türünden romana geçiş, hayalcilikten akılcılığa, çocukluktan olgunluğa, kısacası ilkellikten uygarlığa sıçrama anlamına geliyordu. Batı'dan uygar bir edebi form olarak ithal edilen roman türü, aynı zamanda Osmanlıyı uygarlığa götürecek eğitici, ilerletici bir araç olarak kullanılacaktı. Ne var ki donanımları yetmediği için okudukları ve etkilendikleri romanlar ağırlıklı olarak Fransa’nın “ucuz” edebiyatıyla ya da romantiklerle sınırlı kalmış ve yapıntı aşk romanları üretmekten öteye gidememişlerdir.

Meşrutiyet döneminde edebiyat kalitesi yükselir. Aşk hâlâ hikâyelerin merkezindedir ama bireyi yakalama derdi de başlar. Ama roman okuyucusunun beklentisi kolay okunan popüler türlerdir.

Sonuçta Cumhuriyet dönemini de kapsayacak şekilde Türk romanının tarihi popüler romanın tarihidir. Bu iddianın kulağa hoş gelmediğinin farkındayım. Öyle ya, Sabahattin Alileri, Yaşar Kemalleri, Orhan Kemalleri, Tanpınarları, Atay’ı, Soysal’ı, Pamuk’u yetiştiren bir geleneği kolayca harcadığım düşünülebilir. Gerçekten de 1930’ların sonunda solcu yazarlar sayesinde güçlü bir gerçekçi edebiyat kanalı açılmış ve Türk romanının en büyük eserleri bu kanaldan beslenmiştir. Ne var ki edebi değeri yüksek bir gelenekten söz ettiğimizde belli bir kesimin, belli bir bakış açısının geleneğini konuşacağız demektir. Çünkü gelenek herkesin ortak malı değil, bir azınlığın kazanımıdır. Bu kazanımın ötesine geçtiğimizde, “yüksek kültür”e dâhil edilen roman sayısının popüler kültür ürünlerinin yanında azınlıkta kaldığını fark ederiz.

Aziz ŞEKER: Roman ve toplumsal koşullar arasındaki ilişkiyi irdeler misiniz? Sosyal içerikli (sosyal) romandan ne anlamamız gerekir?

Ömer TÜRKEŞ: Sanat ve edebiyatın "gerçek dünyayı yansıttığı", "doğaya ayna tuttuğu", toplumsal hayatı canlandırdığı tarzındaki değerlendirmeler hem çok yapılmış hem çok tartışılmıştır. Katılalım ya da katılmayalım, sanatın hayatı taklit ettiği düşüncesinin eskiden beri büyük önem taşıdığı, bugün de taşımaya devam ettiği, birçokları için sanat ve edebiyatın değer ve öneminin büyük bir kısmının tam da bu özelliğinden, yani gerçeği taklit etme kabiliyetinden kaynaklandığı red edilemez. Roman kişilerinin yanı sıra romandaki yaşantının da kantara vurulduğu yer, dış dünyanın gerçekliğidir.

İnsan zihninin içinde bulunduğu dünyanın ötesine zaten çıkamayacağı düşünülürse, sanat ve edebiyatla gerçek dünya ve toplumsal hayat arasında bir ilişki kurulması şaşırtıcı değil. Asıl sorun gerçekliğin kendisi, gerçekliğin ne olduğu ya da gerçekliğin bir edebiyat/sanat yapıtına nasıl bir dolayımla dâhil edileceği? İşte burada edebiyatın dışındaki kriterler çıkıyor ortaya. Yazar hangi gerçekliği yansıtmalı; toplumsal ilişkileri mi, bireyin iç dünyasını mı? Ama bir toplum bireylerden müteşekkil olduğuna göre bireyci gibi görünen bir roman toplumsal hayata açılamaz mı? Elbette açılabilir. Demek ki sorun daha derinlerde bir yerde. Ne yazık ki sosyal roman derken çoğu kez -yanlış bir yönelmeyle- siyasetin alanına adım atarız. Ülkenin bölünmez bütünlüğünün tehdit edildiğini düşünenlerin toplusal gerçekliği ile başkaldıranların gerçekliği, laiklerle islamcıların, kurtuluşu teknolojik gelişmelerde görenlerle çevrecilerin gerçekleri bir potada eritilemeyeceğinden, romanlara yansıyan gerçekler herkesi aynı anda memnun etmez. Bu memnuniyetsizlik sanat ve edebiyatın kendi başına bir değeri olmadığı, değeri yaratanın dünyaya dair bilgi barındırması ve ahlaki açıdan insanlara sağladığı yarar olduğu inancından kaynaklanır. Kısacası, tarih boyunca sanat ve edebiyata hâkim olan indirgemeci görüş, gerçekliğin yansıtıldığı formlarla ilgilenmemiş, sanat ve edebiyattan daha yüce amaçlara hizmet etmesini beklemiştir. Bu talep romanın biçimine müdahaleyi de getirmiş, uzun yıllar boyunca 19. yüzyılın roman kalıpları toplumcu roman yazmanın yegâne yöntemi sayılmıştır.

Oysa, yaşanılan toplumun gerçeklerine eğilmek yaşananları aslından bir an bile sapmayan doğalcı bir yöntemle dışa vurmak, 70'li yılların toplumcu-gerçekçi çeviri romanlarına benzer metinler üretmek ya da mutlaka klasik gerçekçi usluba mahkum olmak anlamına gelmiyor. Toplumsal ve bireysel yaşantılar romanın bütün biçimsel zenginlikleri kullanılarak, allegori, fantazi ve ironilerle, zamanın döngüselliğini kırıp insan bilincini ve düşlerini işin içine katarak da işlenebilir. Bireyin iç gerçekliğinin dış, dış gerçekliğininse iç dünyalar dikkate alınmadan anlatılamayacağı, eskinin siyasete ve dış gerçekliğe tutkuyla bağlı romanlarıyla bugünün iç dünyasına kapanmış, güncel gerçekliğe karşı umarsız romanları arasında bir orta yol bulunması gerektiği apaçık ortada.

Aziz ŞEKER: 21. yüzyılın şu ön yıllarında roman ve roman yazarı sayısı bir yandan artarken, “roman içeriğine” uygun yapıtlar sayı olarak azınlıkta kalıyor diyebilir miyiz? Bunun nedenleri üzerinde durabilir misiniz?

Ömer TÜRKEŞ: 2000’li yıllardan bu yana yazdığım pek çok yazıda kitap ve yazar sayısındaki artışla roman kalitesi arasında ters orantı olduğunu vurguluyorum. Aslında doğal karşılamak gerekiyor. Çünkü roman patlamasının edebiyat sevgisi ile ilişkisi pek zayıf. Sorun iyi kötü ayrımının önemini yitirmesinden. Yerini karşıtı olmayan bir “çok satarlık” kavramı aldı. Bizim iyi diyerek öne çıkaracağımız romanlar, çok satar romanlarının satış rakamlarının gölgesinde kalıyor, raf ömürleri kısalıyor, görünürlükleri siliniyor.

Görünürlük önemli. Biraz açalım; kitaplar, tıpkı herhangi bir başka ürünün pazarlandığı marketlerdeki gibi, alıcıların/okuyucuların ilgisini/arzusunu uyandıracak şekilde konularına, yeniliklerine ve çok satarlıklarına göre tasnif ediliyorlar. Bir kitapevine adım atan alıcılara/okuyuculara rehberlik edecek şekilde, kitapların sergilenmesi, kontrolü, satın alma eylemi ve bununla ilgili tüm anlar düzenlenmiş durumda. Yayımcısının bol satış ümidiyle yatırım yaptığı kitaplar vitrinlere yığılıyor, kitapevlerini yazarların posterleri süslüyor. Kazancın ön plana çıktığı bu süreçte, satış potansiyeli düşük kitapların dağıtımcı ve kitapçı tarafından önemsenmediğini, stoklarda tutulmadığını ve çok kısa bir süre içerisinde -hatta okuyucu kesimle karşılaşma fırsatı bile bulamadan- iade edildiğini biliyoruz. Yayıncılar ve editörler de biliyor ve bu yüzden değeri az kişi tarafından takdir edilen “iyi”lerin değil “ilgi” çekeceklerin peşinde koşuyorlar. Özetlediğim durumu iktisattaki “kötü para, iyi parayı kovar” şeklindeki Gresham Kanunu'na benzetiyorum; yayın dünyasında “kötü” kitap “iyi” kitabı kovuyor.

Kapitalizmin her şeyi sayılarla tartan mantığı kitap dünyasını da sardı. Sadece yazar, yayıncı ve okuyucular değil, reklamını -sanki böyle bir ihtiyaç varmış gibi- etkinlik sayısı ve ziyaretçi çokluğuyla yapan kitap fuarları da bu kültürü besliyor. Hal böyleyken, iyi kitapla iyi satan kitabın aynı anlama geldiği bir toplumsal kültürde yetişen genç bir yazarın “okunuyorum öyleyse varım” şiarını benimsemesinden doğal ne olabilir? Sonuçta yazarlar okunmayan iyi kitaplar yazmaktansa okunan popüler romanlar üretmeyi, en azından okunmanın yollarını aramayı, çok satmasalar da medyada çok görünmeyi tercih ediyor, çok satanları taklit ediyorlar.

Aziz ŞEKER: Küreselleşme olgusu sanat açısından nasıl değerlendirilebilir? Roman sanatına yansımalarını anlatabilir misiniz?

Ömer TÜRKEŞ: Küreselleşmenin dünyayı küçülttüğü, sınırları kaldırdığı ve temaları yakınlaştırdığı ortada. Mesela polisiye edebiyatımıza seri katillerin, korku edebiyatımıza vampirlerin çoğalması çok basit ama gelinen noktayı özetleyen örnekler. Ancak burada basit bir etkilenmeden söz edemeyiz. Aslında etkilenme de tek taraflı; kitap endüstrisi gelişmiş ülkelerden gelişmemişlere doğru bir yayılma söz konusu. Küresel beğeninin yerelle örtüşmesi, bir kitabın bütün dünyada çok satması, benzerlerinin yazılması ne bir rastlantı ne de basit bir taklit girişimidir. Çünkü beğenilerimiz sadece kültürel alan içinde belirlenmezler. Amerikan hayatı içerisinde üretilmiş bir kitabın/romanın başka bir ülkede geniş okuyucu topluluğu bulması ve kendisini bir akım düzeyinde başlatması, söz konusu hayatın tüketimiyle, giyim kuşamıyla, duygu ve düşünce biçimleriyle küreselleşmesiyle mümkündür. Ve o kitaplardaki hayatlar bilgisayar oyunlarıyla, sinemayla, Tv dizileriyle çoktan küreselleştiler. Küreselleşmenin askeri, siyasi, ekonomik ve ideolojik hegemonyası altında kitap, sinema, Tv programları gibi kültür endüstrisi ürünlerinin de küresel bir standartla belirlenmesi kaçınılmazdır. Elbette bu standartlara, ülke kültürünün zenginliği ölçüsünde bir miktar yerel motif de katılacaktır. Ancak süreç içerisinde yerellik oranının azalacağını ve Holywood sineması karşısında Yeşilçam’ın düştüğü duruma yayın sektöründe de düşüleceğini düşünüyorum.

80’lerden önce evrenselliğin çıtasını Dostoyevski gibi, Balzac gibi, Çehov gibi, klasiklerle çok yükseğe çekiyor ve o çıtayı bir türlü aşamamaktan şikâyet ediyorduk. Bugün Da Vinci Şifresi ya da Hary Potter serisi küreselleşmenin simgesi sayılıyorsa eğer, onların çok sattığı/okunduğu bir ülke olarak küresel beğeni standartlarını nihayet yakalamışız demektir. Yoksa “artık buralara düşmüşüz” mü demeliydim?

Aziz ŞEKER: Roman yazarı, çağının tanığı olma noktasında 21. yüzyılda bu gerekliliği yeterince yerine getirebiliyor mu? 20. yüzyılda bu konuda üzerine düşeni yaptı mı?

Ömer TÜRKEŞ: 20. yüzyılın ikinci yarısına, hatta 60’ların sonuna kadar yazar, sanatçı ve entelektüellerin dünya üzerinde oynadığı rol önemliydi. Hayatı değiştiremeseler bile muhalefeti etkiliyebiliyor, vicdanları uyandırabiliyorlardı. Ancak önemleri 21.yüzyıla girerken sönmeye yüz tuttu. Sistem imkânlarıyla yazar, sanatçı ve entelektüelleri yavaş yavaş içine çekti, ehlileştirdi, toplumla bağlarını kopardı.

Başka ülkelerde olduğu gibi, 80'li yıllardan başlayarak, Türkiye'de yazar, sanatçı ve entelektüeller amatör dergiler, yayınevleri ve üniversitelerden oluşan eski mekânlarını büyük ölçüde terk edip bunun yerine yüksek ücretli danışman, yönetici, vs. olarak holdinglere, kitle iletişim araçlarına ve reklam şirketlerine yerleştiler. Sistemin karşısından sistemin içine doğru bir göç başladı. Sonuçta entelektüelin/yazarın/edebiyatın son yirmi beş -otuz yılda erozyona uğradığı değer kaybı üzücüdür. Yazarlık hâlâ gözde bir uğraş, ama kimseyi korkutmuyor artık. “Hare”sini yitirmedi belki, ama toplumu etkileme gücünü yitirdi, içi kü­çülüp çirkinleşene dek boşaltıldı. Bilinmeyen ya da suskunluk perdesiyle örtülen her şeyi düşünme, kimsenin söylemeye cesaret edemediği meselelerin üzerine gitme, dış gerçekliğin bireysel hayatlara yaptığı etkileri dile getirme sorumluluklarının yerini iç dünyalara nüfuz etme, duygulandırma, heye­can uyandırma becerisi aldı. Bir zamanlar sınıf farklılıklarından, eşitsizlikten, baskı ve zülümden söz ettiği için övülürdü cesareti. Şimdilerde mahrem hayatlara dokunduğu ölçüde, cüretkârlığıyla manşetlere çıkabiliyor ama yazarların toplumsal meseleler hakkında yüksek sesle konuşmasını hiç kimse beklemiyor, hatta umursamıyor bile. Bir gözden düşme diyelim buna; bir değer kaybı.

Söz konusu gözden düşmenin en önemli nedeni yazarların toplumsal gerçeklerle ilgilenmektense kendi hayatlarının sözcülüğüyle yetinmeleridir. 80’lerin, 90’ların ve 2000’li yılların siyasi, ekonomik ve toplumsal olaylarının edebiyata yansımayışı bundandır. Önce bizzat 12 Eylül’ün şiddetinin ardından yaşanan kirli savaşın doğuda ve batıda bıraktığı izlerin sürülmemesi, faili belli cinayetlerin, polis-mafya-siyasetçi-ülkücü faşist birlikteliğinin, ordunun ve siyasetin bile yargıya götürmek zorunda kaldığı yolsuzlukların, post-modern darbelerin romana yansımayışı ancak ve ancak yazarların kendi dünyalarına kapanmış olmalarıyla açıklanabilir. Eleştirilmesi gereken romanın gerçeklikten kaçışıdır.

Bir zamanlar “Biliyorum” diye haykırdığı için değerliydi yazar, şimdilerde bilmeyenleri, bilse de söylemeyenleri kimse suçlamıyor. Sorgulanması gereken budur, yazarın ve romanının her türlü toplumsal zorunluluktan ve sorumluluktan azat edilmişliğidir, çünkü toplumun ve insanın dış dünyada karşı karşıya olduğu somut gerçekleri görmeyen ya da görmezden gelen bir yazarın, o toplum, o insan ve o dünya üzerine yazacak bir şeyi yoktur.

Aziz ŞEKER: Yeryüzünde yaşanan sosyal-ekonomik/çevresel ve daha birçok sosyal sorunu göz önüne aldığımızda, romanın geleceği ve işlevleri hakkında nasıl bir öngörüye sahipsiniz?

Ömer TÜRKEŞ: Romana duyulan ilginin değişeceğini düşünmüyorum. Tersine ilgi ve dolayısıyla yayımlanan roman sayısı artmaya devam edecek. Ama edebiyat kalitesi yükselecek mi, işte o konuda fazla beklentili olmamalı. Ama karamsar değilim; bu çeşit ve ürün bolluğunda az da olsa iyi hatta çok iyi roman okuyacağımıza inanıyorum. Çünkü bütün olumsuzluklara rağmen yazarıyla, yayımcısıyla, eleştirmeni ve okuyucusuyla edebiyatın kendine özgü direniş ruhu hâlâ canlı. İyi bir roman yazmayı, iyi kitaplar yayımlamayı ve edebi haz alarak okumayı sevenlerin arasındaki alışveriş belki kısa vadede değil ama çok uzak olmayan bir zamanda edebiyat ve popüler kültür ürünü arasındaki ayrımı netleştirecektir.

Küresel sözcüğünün bu denli sıklıkla kulaklara çalındığı bir dünyada sorunun yalnızca Türkiye’ye özgü olmadığı açıktır. Dünyanın başka coğrafyalarında da benzer sorunlar yaşandığını, aydınların konum değiştirmesinin ve toplumsal meselelere karşı genel bir ilgisizliğin yaygınlaştığını biliyoruz. Buna karşılık geleneksel değerleri ve koordinatları savunan aydınların kültür endüstrisi ve yazınsal alanın yeni biçimleri üzerine çözümlemeleri ve çözüm önerileri sıklıkla çıkıyor karşımıza. Mesela P. Bourdieu’ya göre kültürel üretim alanlarının işlerliğinin gerçekçi bir çözümlemesi, bir görececiliğe götürmek şöyle dursun, bizi irrasyonel ve bilim karşıtı bir nihilizm ile rasyonel ahlakçılık seçeneğini aşıp aklın gerçek bir Realpolitik’ini önermeye davet ediyor. Gerçekten de eğer mucizeye inanmıyorsak, aklın ilerlemesini ancak aklın rasyonel bir biçimde kullanımının toplumsal koşullarının savunulmasına yönelik bir siyasal eylemden, tüm kültür üreticilerinin sürekli ve alçakgönüllü müdahalelerle, entelektüel etkinliğin kurumsal temellerini savunma amaçlı bir seferberliğinden geleceği söylenebilir. Aklın tarihsel köklerini unutarak, aklın davalarını ileri götürmek için yalnızca aklın gücüne ve akılsal vaaza güvenen ve aklı, özgürlüğü, onların tarih içerisinde gerçekleşmelerinin koşulu olan siyasal araçlarla donatmak için siyasal mücadeleye çağrıda bulunmayan her türlü insan tinini geliştirme tasarısı, hâlâ skolâstik yanılsamanın tutsağıdır. Belki de Perry Anderson’un vurguladığı gibi “bugün en çok ihtiyacımız olan şey, Incil’dekine benzeyen sözlerden ziyade Aydınlanma ruhudur”.

Aziz ŞEKER: Teşekkürler Ömer Hocam…

 

 


       
    

SÖYLEŞİLERİMİZİ SİTEMİZ YAZARI
 AZİZ ŞEKER GERÇEKLEŞTİRMİŞTİR.
 

  UYARI!
©
Sitemize ait yazılarımızı izin almadan yayınlanmamasını talep etmekteyiz.Her hakkı saklıdır.

Google