|
|
|
|
|
ANILAR HÜZÜNLÜ YÜZÜMÜZ
Sosyal Hizmet Uzmanı
Selim ISSIZADA Yatağı kuruyan nehrin geride bıraktığı boşluğu bir süre anlamsız anlamsız izledi. Kuruyan nehrin geride bıraktığı ince kum yığınları iş makineleriyle bir tümsekte toplanıp kamyonlara yükleniyor bir yanda da ağır ağır kente taşınıyordu. Boğuntu halinde bir makine gürültüsü yükseliyordu gri gökyüzüne doğru. Gri gökyüzü bir sıcak ipiltide buğuya kesmişti. Yağmur öncesi biriken sıcak koygunluk bozkır havasını ağırlaştırıp duruyordu.
Kente doğru yürümeye başladı. Yağmur inceden serpilip gelmeden önce kente varabilir miyim? diye düşünüyordu. Yanı başında uzayıp giden asfalt yol yolculuklara yeni yolculuklar eklemek için çırpınıp duruyordu. Nedensiz yorgundu. Asfalt bin türlü yolculukta özlem yüklüydü… Özlemler insanı var ediyordu. Özlemsiz hiçbir şeyin anlamı yoktu. Özlemsizlik insansız kalmak gibi bir şeydi. Ya insansızlık!.. Ne olduysa duraksadı. Gerisingeri döndü. İçinde büyüyüp duran gitme hissi bir anda kırılıvermişti. Dün geceden beri özlem duyduğu kent kalabalığını her nedense umursamıyordu artık. Son günlerde hep böyleydi. İsteyerek yapmak istediği şeyleri bir an olsun düşünmeden bir kenara itebiliyordu. Düşlerini bile gerçekleştirmemek üzerine kuruluydu son birkaç günü… Az önce geçtiği yerlerin üzerinden yürüyerek gelip durdu iş makinelerinin az ötesinde sararmış çimenlere kösteklendi. Bir yoğunlukla seyre koyuldu yapılan çalışmaları. Kumla başlayıp kumla biten işleri yürüten işçiler bir ağırbaşlılıkla çalışıyorlardı. İşçiler terden sırılsıklamdı… Nehir yatağının bazı yerlerinde kurumaya yüz tutmuş ufak su birikintilerinin yüzeyinde sivrisinek sürüleri uçuşuyordu. Yaşayan her canlının baş düşmanıydı bu sinekler… Çalışan işçiler habire yüzlerine bulaşan mucukları elleriyle temizleyip duruyorlardı. Gittikçe yaşamsızlaşıyordu buralar. Ağaçsız, yeşilsiz, cansızdı doğanın bu kurak yöresi. İnsandı bunun nedeni başka bir canlı değil! İnsandı doğayı kirli amaçları için katleden… İnsandı sevgisizliği var edip kutsayan. İnsandı insanlığı bitiren. İnsandı yine insanı güzelleştiren. İnsanın yüreğine bakıp beklemekten başka umarı yoktu insanlığın. Ayağa kalktı. Yazın, yağmur bulutlarını biriktiren sıcağında çığlık çığlığa sesler geliyordu yakınlardan bir yerden. Bir ürküntüyle o yöne doğru yürüdü. Sesler ağıt gibiydi. Kuş çığlığıydı göğe doğru yükselen sesler. Soğuk ürpertiler çizdi bir an kalbinin kuytusunda kalmış çırpıntıları… Üşüdü birden. Bir el aradı tutmak için, bir insan aradı sarılmak için. Benliğini kırıp döken bir yalnızlığa düştü. Yalnızlık en kötü yanımıydı yoksa insanın?.. Koşmak istiyordu. Kaçmak, gitmek, kaybolmak istiyordu nereye gideceğini bilmese de. Ama uzaktı gideceği yerler. Ya da o öyle düşünüyordu. Bilmediği yerlere gitmek bir tür mutluluk muydu? Yanıtlayamıyordu. İnce uzun boynunu birkaç kez kaldırmayı denedi. Başaramadı. Harcadığı bütün bu çabalar aslında yaşama dönüktü. Canında tutuşup duran yaşam isteğiydi. Son kez çırpındı. Sonra durdu. Sessizleşti. Birkaç tüy havalandı etrafında. Yanı başında ağıt yakar gibi dönüp duran leylekler birazdan acı birer ok gibi fırlayıp uçtular gökyüzüne. Onlar gökyüzüne sığınıyorlardı. Topraksız yurtlarına… Ve uçuyorlar ta gökyüzü boşluğunun derin maviliğini bulma umuduyla. Grileşen gökyüzü istemiyor gibi onları. Sessizlik bir ölüm sessizliğine denk geliyordu. Kuruyan bozkır, çekilip gitmiş canlı olan ne varsa, uzaklarda bir mavide hırcın hırcın gümbürdeyen Karadeniz, çürümüş yosun kokusu, aman vermeyen mucuklar, çın çın öten bozkır ıssızlığı, Uzunyayladan sağılıp gelen bir Çerkez ağıdı bilmem kaç yüzyıllık anıları tazeleyen, dünyaya nam salmış atlardan bahseden Çerkez destanlarını anlatan Kürt dengbejlerin hüzünlü sesleri, dinmeyen kavalları, hiç gitmeyecekmiş gibi Kızılırmaka konuk olan Çingeneler, kentin yerlileri Poşaların kırgın davul oyunları, dramlardan çıkıp gelen sabi çocukların belli belirsiz çıplak sesleri, uzanmış sessiz bir kınalı leylek… İnsan, insan kokusu, irinli savaşlar, Mezopotamya; parçalanan bedenler, kan, kızıl insanı kanı şorlayıp duran Dicleye… Bir Eğri köprü; Bahai köprüsü, sevgililerin sıcak düşlerinin düşüp kırıldığı ulu Tekke… Timurun kenti yakıp geçen azgın filleri ve yanan küllenen bir şehir, savaşlar, savaşlar, hep ağıt dolu Anadolu… Gelip oturuyor kınalı leyleğin yanına. Sol elini, yerde cansız yatan leyleğin göğsünde gezdiriyor. Üşümeye yüz tutmuş bir sıcaklık. Uzun ince ipeksi boynuna doğru getirdiğinde elinin kanlandığını görüyor. Leyleğin diğer tarafını çeviriyor. Kıpkızıl bir kan tüylerini ıslatmış. Tüyleri kandan ıpıslak. Öfkeleniyor. Kime öfkelendiğini bilmeden. Kendinden nefret ediyor. Oysa kendisini severdi. Bir insan tarafından vurulan leyleğin hüznünü yutkunuyor. Yumruk gibi bir şey gelip duruyor boğazında. Gözleri yaşarıyor. Bıraksa usul usul ağlayacak. Yapamıyor değil. Olan oluyor. Gözlerinde yanan yaşlar dağlara, taşlara, tepelere, nehrin kuruyan yatağına düşüyor. Gökyüzüne bakıyor. Leylekler gitmişler. Ölen dostlarını bir insana bırakmışlar. Güvenmedikleri insanlardan birine… Gözlerindeki yaş umutsuz bir çırpınışta… Ağlıyor terkedilmiş bir çocuk gibi. İnsanlık kanla yıkıyordu yüzünü, insanlığını yitirip her gün başka bir acıda ölüyordu. Bozkırda yükselen yağmur öncesi serinletici bir tanyeri kokusu… Çatırdayan toprağın buğulu şehvetli kokusu. Bozkırda cikileyen böcekler… Ağlayan bir insan. Sağılı veriyor bozkır toprağına. Bozkır toprağı yakıcı, günden kalma. Yerde yatan leylek uyanacakmış gibi. Bir insan olarak o da uyanmasını istiyor. Öldüğünü bile bile… Aklına göçmen kaz sürüleri geliyor birden. Hani içlerinden biri hastalanınca ya da bir avcı tarafından vurulup yere düşünce sürüden birkaç kaz ayrılıp onunla beraber kalırlarmış. Hasta ya da vurulan kaz iyileşinceye kadar onun yanında dinip beklerlermiş. Yanı başından biran olsun ayrılmazlarmış. İyileşmeyip ölünce de kaz, onu bekleyenler arkadan gelen diğer bir kaz sürüsüne karışıp kendi sürülerine yetişmeye çalışırlarmış. Geride bıraktıkları ise solan umutları… Ya leylekler? Şu yerde yatan leylek bir daha çiftini göremeyecek. Bir başka mevsime onunla göç edemeyecek, çiftleşemeyecek, yavruları olmayacak… Çığır çığır ötmeyecek göçmen kuş mevsiminde. Pamuk tarlalarında dönenip durmayacak… İnsanların sıcak mevsimlere vurmuş özlemlerini anımsatmayacak. Bu leylek ölüsünde zulüm var, acı var, insanın kendisinden, iyi ve güzel şeylerden korkusu var, yaşam sevincinin ölümü var. Yaşamsızlık, adı kötü bir ölüm var: Acılar, acılar… Farkına varılınca dünyanın yaşanılırlığını insana gösteren acılar… Oturduğu yerden kalktı. Yerden topladığı taşları rasgele oraya buraya atmaya başladı. Bir ara önündeki tarlada, dizginlerinden kopan taylar gibi bağıra bağıra öfkeyle koştu. Yorulunca yaz yağmuru bekleyen kurumaya yüz tutmuş tarlanın ortasında yıkılıp kaldı. Bir başınaydı. Yalnızdı. Yalnızlığın ölüm gibi bir şey olduğu düşüncesi geçti bir an usundan ustura ağzı keskinliğiyle… Zaman soluksuz geçip gidiyordu. Zaman ölümü mağlup etme uğruna bir çırpıntıyla geçiyordu. Başlayan akşam, keder sarısı bir karanlığa sızıp çıkmıştı ufkun sıradağların koygun ıssızlığından… Karanlığın parmak ucunda kederli kayış kanatlar uçuşuyordu. Gün bitmiş karanlık başlamıştı. Her bir yana karanlık çökmüştü. Öğleden beri beklediği yağmur bir türlü inmiyordu toprağa. Aslında beklediği yağmur değildi. Yinede yağmur yağsa rahatlardı belki diye bir düşünce içindeydi. Tarladan ağır ağır yürüyerek çıkıyor. Asfalt yola giriyor. Yönünü kente dönüp yürümeye başlıyor. Bir ara başını çevirip tarlaya doğru bakıyor. Karanlık, tarlanın bir ucunda yatan beyaz ölü leyleği henüz daha içine almamıştı. Bulunduğu yerden az da olsa görünebiliyordu. Tren yoluna yürüyor. Ötelerden gelen bir tren de yok, bir ses de yok. Köprüye vardığında biraz oturup dinlenmek istiyor. Ayaklarını sarkıtıyor köprünün demir parmaklıklarından. Az ilerdeki köyden gelen köpek seslerine, insan seslerine kulak kesiliyor. Seslerde gecenin bilinmez sırları anlam buluyor. Gecede köy insanlarının uğultuya dönüşmüş umutları bir sonraki gün için aşk buluyor. İnsan seslerinden irkiyor. Kendisinden utanıyor, kendiside insan. İnsandan utanıyor. Sevgisiz kalmamalıydı insan. Sevgi yüreğin ışığıydı… Tren yolunun sağından bir grup çocuk geliyor. Çocukların geçip gitmesini istiyor bir an önce. Konuşmak istemiyor onlarla. Çocukları sevmediğinden değil, bugün hiçbir insanla konuşmak gereksinimi duymuyor da ondan. Her insan sesi ona leylek ölüsünü hatırlatıyordu sanki. İstemeden de olsa bu akşam duyguları böyleydi işte! Kaç zaman önce yazdığı bir şiiri ansıyor birden: Gökyüzüne kanayan bir gül oldum Döne döne şu Kızılırmak ilinde Yanıp kül oldum… Belleğinin ve yüreğinin damıtamadığı bir acının şiiriydi bu … Çocuklar gelip çevresine kuruluyorlar. “Ağbi içiyor musun?” diye soruyorlar. “Yok!” “gider misiniz?” diyor. Çocuklar inadına daha bir sokuluyorlar. Başını kaldırıp her çocuğu azar azar süzüyor. Ayakları çıplak, yoksulluktan bedenleri yaşlarından geri kalmış. Gözlerinde kederli kimi kez hoyrat bir ışıltı. Yoksulluktan bir garip sızıda pörtlemiş gözleri. Az ilerde çadır kurmuş olan yersiz yurtsuzların çocuklarıydı bunlar diye düşünüyor. En önlerinde olan “hadi gidelim” diyordu. İlk bakışta gördüğü şey çocuğun elinde sallanıp duran siyah bez parçasıydı. Dikkatlice baktığında onun bir kuş olduğunu fark etti. Hızla o yöne doğru yöneldi. Deminden beri bacağına sarılıp para isteyen en ufakları da geride kalmıştı. Koşar adım, kuşu elinde tutan çocuğun yanına geldi. Diğerleri de arkasından. “Bu kuşu ne yapacaksınız?” diye yüksek ve hükmedici bir sesle sordu. Büyüğü, alaylı bir şekilde “sana ne!” dedi. Sesini biraz daha yükselterek, “ona zarar vermeyin” dedi. Kuşu elinde tutan, umursamaz bir tavırla sırtını dönüp yürümeye başladı. Dayanamadı. Arkasından koştu. Heyecanlanmıştı. Yanına geldiği çocuğa, “onu bana satın” dedi. Bu çocuklar için paranın ne değin önemli olduğunu az çok biliyordu. Öyle ya çocuklar bir anda etrafını sardılar. İçlerinde biri: “O kuşu ben tuttum!” diye bağırdı. Para benim hakkım dercesineydi gözlerindeki anlam. Çocukların hemen hepsi kuşa sahiplenmişti. Elden ele dolaşan kuş, çocukların elinde yardım isteyen acı bir çığrışa vurmuştu yaşam istencini. Yaşam istenci yenikti. “Yapmayın!” diyerek üstlerine atıldı. “Hepinize para vereceğim” dedi. Çocuklar kuş üzerinden sürdürdükleri kavgayı bırakıp yanına sokuldular. Her birisine 500 bin lira verdi. Kuşu eline aldığında karmakarış duygulardan bayılacakmış gibiydi. Arkasına bakmadan koşmaya başladı. Çocuklar geri dönüp anlaşmayı bozabilirlerdi. Yorulduğunda ancak durabilmişti. Zaman kaybetmeden kuşun ayağındaki ipi söküp, önündeki çalılara doğru savurdu. Kuş güçsüz bir çığlık attı. Sersem sersem havalanıp çalılara düştü. Durup baktı çalılara bir süre. Kuşun, hayra yorduğu sessizliğini kanıksayınca ayrıldı oradan. Yağmur bulutları çekilip gitmişti gök karanlığından. Yağmur yağmamıştı… Toros dağları, savaşmayan Yezidiler, Kafkaslardan sürgün Uzunyayla Çerkezleri, iliklerine işlemiş Dağıstan günleri, uzo içilen Beyoğlu meyhaneleri, mübadeleden kalma kırışık ada öyküleri, geçip giden bir kara tren ta Vana Rus toplarının dövdüğü güzel şehre… göçüp giden Türkmen gelenekleri, efsaneler, destanlar… Ve hep o eski anılar. Ay dolgun bir ılıklıkla yıkanırken gecede, büyüyüp duran altın bir tepsiyi de andırıyordu. Gece bir hüzün sunuyordu perde perde. Her perdesinde bir özlem sırmalanıyordu. İlerde şehrin ışıkları ise şehvetle ipileyip duruyordu geceye… Gece sessizdi… Gece hüzün veriyordu… Gece umuttu… Gece sevgi yüklüydü… Gecede zamana mahcup anılar bir acı ağıt gibi tarayıp geçiyordu karanlığın saçlarını.
|
|
|
|