|
|
|
|
|
Anılarda Hep O
Aynı Savruluşlar
Sosyal Hizmet Uzmanı
Selim ISSIZADA Bahar gelmek bilmiyordu. Kenti çevreleyen dağların, tepelerin yamaçlarında birikmiş parça parça kar kümeleri, dağları derinden aklamayı sürdürüyordu. Kentin üstünde kıştan kalma soğuk rüzgârlar esiyordu. Kent adeta ustura ağzından bile keskin olan bu soğuk rüzgârlara esir düşmüştü. Kent de soğuk rüzgârlardan bir insan gibi üşüyordu. Donuyordu. Kentte yaşayan insanlar bunu hissederek daha bir sarınıyorlardı yapay sıcaklıklara. Yoksullarsa hep aynı umutlarında geleceğe dökülmüş düşleriyle bir başınaydılar yaşam uğraşında. Yoksullukla alazlıyorlardı günlerini. Günleri güçsüzdü, ekmeksizdi, evsizdi… İnsan soyunu aşağılayan, onurunu kıran yoksulluğun bir nedeni de kanla yazılan tarih değil miydi ki? Durup bekledi. Yürüyüp yürümediğini kestirmek arasında gidip geliyordum ki yönünü bana döndü. Yüzünden, sırlanmış bir hüzün perde perde yayılıyordu. Yuvasından düşmüş, kendi sığasına çekilmiş bir yavru kuşu andırıyordu. Zararsızdı. Ürkekti. Yaşamı hiçleyen hayattan kopup ayrılığa vurmuştu varlığını. Motorlu taşıtların gölgesinde bir asfalt yol uzayıp gidiyordu önümüzden. Uzaklara; apartman sıralarına, asfalt yoldan geçip giden araçlara baktı usuldan: griydi, bulanıktı gördüğü her şey… Ona göre tozlanmış bir resim gibiydi uzaklara ağan özlemiyle acısı bol dünya. Ben tüm kımıltısızlığımla kendi sessizliğime gömülmüşken, onu suskun suskun izliyorken, o ansızın bir yabancı gibi çekip gitti yanı başımdan. Tanımamıştı beni. Bense kendimi hatırlatacak bir davranışta bile bulunmamıştım. Yaşam bize sunduklarıyla vardı. Yaşam bu nedenle bize katlanıyordu; onu yaşamamız için. Bizse yaşamamak için bahaneler üretiyorduk. İnatçıydık. İnadımız da bahanelerimiz yüzündendi. Uykusuz geceler gibi sabahlara akan anılarımıza dur dahi diyemiyorduk. İşte bu nedenle karanlığa benziyordu bu dem yorgun yüzümüz. Sabahlarımız bu nedenle çekilmezdi. Bu nedenle hiçbir sabah rüzgârı dağıtamıyordu ıssızlığa sürgün efkarımızı. Anılarda hep o aynı savruluşları yaşıyorduk. Aşklarımızı kirli bozgunlara yoruyorduk her defasında. Sonra nefret ediyorduk sevginin dolayımında bir ötekine gereksinme duyarken dahi. Aslında aşk sevdiğimizin bedeninin dışında, bize ait bir sevda ütopyasının üzerinden yaşadığımız duygunun adıydı. Bittiğindeyse yenik düşlere sığınarak onu acıyla özdeşleştiriyorduk, tatlı tatlı anımsamak uğruna da olsa yitirdiklerimiz. Aşk bitince içimizdeki deniz kurudu diyorduk! Oysa dudaklarımızdaydı son kez öptüğümüz sevgilinin ıslak gözyaşları… Aşktandır nefretle ördüğümüz bütün öfke dağlarımız. Aşktandır hüzünlü şarkılarımız; gönül yaralarımız, içli ağıtlarımız, gitmeyen mektuplarımız, dinmeyen sızılarımız, bitmeyen baharlarımız, ilik ilik ördüğümüz anılarımız… Aşk yok, hayat nemizdir? demiyorum. Ama aşk tutsak alıyor insanı. Bazen iki ömre bir kelepçe vuruyor. Dostlukların da önüne aşılmaz engeller sürüyor. Aşk dostluğu da bitiriyor. Aşk gözyaşıyla bitiyorsa şairane bir yürek vuruyor kalbin darağacına. Hükmü idam olan şiirler düşüyor gece yarılarından uykusuz sabahlara… Aşk bitiyor ama kaybettikleriyle…
Aşk kuşku götürmez derecede gerçeklikten daha yaralayıcı aslında. Ne diyordu bilge şair Aragon: “Tek aşk yok bitmesin acıyla / Sevsin de solmasın gül benzi insanın / Severse duyar yittiğini damarlarındaki kanın / İlle de sen, ey yurt aşkı / Tek aşk yok belenmesin gözyaşıyla / Mutlu aşk diye bir şey yok yeryüzünde / Varolan seninle benim aşkımdır sadece…” Bütün aşk ayrılıklarımızı acının çarmıhında sorguluyorduk. İki kişilik oyunları yaşama genelliyorduk. Bilmiyor muyduk ki yaşamın genellemeleri kaldıramayacağını. Yaşamın alnında hayal kırıklıklarına yer yoktu. Ancak yinede yaşam, aşktan yiyordu en olunmaz vurgunlarını… Bizse aşk adına uğradığımız vurgunlardan dönüyorduk hayatta altmışında da olsak. Sonra bekliyorduk azar azar bırakarak biriktirdiğimiz yaşam sevincini, yaşayanlara. Neyi beklediğimizi umutlarımıza sığınak kılarak. Ve her defasında bıkmadan usanmadan mutsuzluğun kıyısına çekiyorduk teknelerimizi… Gün batımı eflatun morartısında demlenip, gelip kuruldu kenti çevreleyen dağların nice başkaldırılar görmüş doruklarına. Kent, yorgun bir çocuk gibi düşmüştü karanlığın anaç kucağına. Sanki birazdan soluğu dinecekmişçesine… Sense gelen karanlığa inat bir şarkı gibi aşktan bahsediyordun kendine söylenerek. Defalarca dönüp durmuştu kentin geniş meydanında. İçlenmişti bazı bazı. İçine gömülüp çıkmıştı kederin, acının, yalnızlığın. Nereye vardıysa bir gölge gibi ardındaydı nedensiz büyüyen yalnızlığı. Bir kanayan gül dalı gibi göğsünün üstündeydi… Yüreğine düşürdüğü sözcükler keskin bir mırıltıya dönüşmüştü. Benliğini yutmak isteyen, çevreleyen sözcüklerin hengamesinde içindeki kargaşayı yaşayabiliyordu bu an. Sigara paketini çıkardı hayvan kılından yapılmış heybesinden, bir de muhtar çakmağını. Çaktı çakmağı sigara tanesinin altına... İlk duman yudumunu çekti ciğerlerine, sonra bıraktı ağırdan. Dumanlandı yüzü, buğulandı yitip gitmiş mahsun gözleri… Kongre Binasının önündeki banklardan birine oturdu. Ortaladı bankı. Kendi dışında akıp giden her bir kımıltıya ilgisiz görünüyordu. Önünde durdum. Bakmadı. Uzun, siyahtı saçları. Bozkırın dağ köylerinin uzak ve sıcak gizlerini üzerine işleyen entarisi tüm bedenini gizliyordu. Bedeni sır doluydu… dokunsan yanacakmışsın gibi. En son Bingöl’de görüşmüştük. Üniversite sınavlarına hazırlanıyordu. Birkaç yıl sonra Sivas’ta ateşlere atılan bir şair tanıştırmıştı onu benimle. Daha gençliğinin o ilk yıllarında bir Cemal Süreya hayranıydı. Ona, “bir misillemeydin” derken bile kaçıp giderdi oracıktan. Neye misilleme olduğunuysa anlatamamıştım hiçbir zaman. Dershane defterinin boş bir sayfasına ateşin yakıp yaraladığı o şairden bir mısra yazmıştım: “Bir anahtar verdindi bana, Kabaran yüreğimi bilerek. Kullanıp durdum onu gönlümce, Aşkıma kenar süsü diyerek; Aşındırdım dişlerini zamanla. Geriye ben kaldım işte.” Hep hüzün, hep anılar yumağı, hep acılar kaldı o kırık kalplerimizde. Ey yaşam! Hep alıp gitmek zorunda mısın milim milim büyüttüğümüz güzellikleri? Ölüm neden kolay gelir hep böyle? Neye yarar yaşamak, ölüm böyle her kapının ardından acı acı gülümsemesini sürdürürken? Belki de çok şeye… Kaç yıl geçti aradan hesaplamak bile istemiyorum. Öyle ya hesaplanan her yılda ölen dostlarımın yüzünü görüyorum. Zaman, cinayetlerini kusursuzca işlemişti dostlarıma karşı da… Alıp götürmüştü onları gizi çözülmez dipsiz bir karanlığa. Onlar için mezarlıklar yaptırmıştı, ayinler düzenletmişti insanlığa. Hepsi de dostlarım içindi... Zaman bilmiyor muydu dostlarımı ne kadar çok sevdiğimi? Ayrıldım yanı başından. Şimdi, o şairin yazdığı şiirin ikinci mısrasını yaşıyor gibiydi. Ya da ben öyle hissediyordum: “Yalan olur sevmedim dersem: Ama yolcu yolunda gerek. Ey ömrümün uğuldayan durağı; Yanlış bir hesaptan dönerek, Benli günlerini sil istersen. Geriye sen kaldın işte.” Varsın yaşansın diyordum o dönülen yanlış hesaplar. Kuytular gizlenmek için, soluklanmak içindi. Yanlışlar, yaşanacak bir hayat içindi sevgili Metin. Ta o zamanlar; daha kabuğunu kırmamış bir körpe yürekken gitmekten bahsediyordu. Gitmek istediği yerler hakkında sorduğum her soruyu ise yanıtsız bırakıyordu. Belki bir sesti derinlerine bir yerlerine düşmüş olan ‘gideceksin’ diye. Ama nereye? Bilmiyordu. Bilseydi hep yolculuk yapar mıydı böyle! Her yer gurbetti ona göre, hasretti bastığı topraklar, aşktı ona göre kim bilir öptüğü erkekler. O bir yurtsuzdu muydu? Ben mi böyle düşünüyordum? Cevap bulamıyordum sorduğum hiçbir soruya. O bir yurtsuzdu, yurt özlemini gidemediği yerlerde arıyordu, bu nedenle yalnızdı da o. Yalnızlık bir ona yakışıyordu. Ben de buralara gelmiştim. Yaşayabileceğim bir hayatı arıyordum. Bana ait olan bir hayatı kaybetmiş gibi arıyordum. Bilgelere inansaydım kendimde arardım. Yapamıyordum. İnanmıyordum kimseye. Kendime de bazen… Onu yalnızlığına bıraktım. Nasıl olsa bu kentte rastlamıştım, bir kez daha rastlayabilirim diye düşünüyordum. Bilmiyorum bir ayrılıktan kaç ölüm çıkar, ama beni bekleyen her mezardan bir halkın unutulmuş ağıtları çıkar, akşam terkedilmiş bir zamandır artık bu kentte… Eve doğru yöneldim. Sarhoşmuşçasına adımlarım gidip geliyordu. İçmemiştim. Düşündüklerim miydi yoksa bana sarhoşluk hissi veren? Bilmiyordum. Kentin dışındaydı yaşadığım mahalle. Tanımasam da seviyordum mahallemin insanlarını hem de karşılıksız seviyordum. Sait Faik nasıl seviyorduysa martıları, denizi, insanları, Burgazı, yaşamı… işte bende öyle seviyordum mahallemin insanlarını. Tenha bir sokağa saptım. Büyük apartmanların arasından yürüyüp, terkedilmiş yoksul evlerin geçmişinden demlendim. Başımı önüme eğip yürüdüm önlerinden, korkarak. Korkudan gizlenerek. Yakalanmamak için tereddütler içinde çırpınan bir hırsızın ayak izlerini biçimliyordum bastığım yerlere sanki… Yoksul giyinişli bu evlerin kimi aralarında virane olmuş konaklar görüyordum. Her gördüğümde duru duru bakıyordum terkedilmiş bu konaklara. Birden acılaştı bakışlarım. Dağınık, paramparça, öksüz bırakılmış konakların önünde iki büklüm kalakaldım öylecene. Utanıyordum konaklara yapılanlara. Yalnız ben değil, insanlıktan, tarihten, kültürden bahseden insanlar da utanıyorlardı… Geçmişin kokusu sinmişti kapıları kırık salonlarına, pencereleri dökük odalarına. Bu halleriyle ürküntü veriyorlardı. Bakımsız bir yaşlıdan, ziyaretçisiz kalmış bir ulu mezardan farkları yoktu. Evime varmadan az önce başlayan büyük bahçenin içinde buldum birazdan kendimi. Görmek istediğim her neyse ona gelmiştim. Aklımdan çıkaramadığım… Bahçe sessizdi. Kentin seyrelen nabız atışlarını duyabiliyordum durduğum yerden. Dalıp gittim o görkemli yapısına, o yaralı konağa... Hiçbir şeyin önemi yok zamanımızda. Mutlu olamayız bir daha. Bizi mutlu etmediler hiçbir zaman. En azından hayatımıza öylesine huzur dolu yön vereceğimiz koşullarımız da olmadı. Şimdi nereye gitsek mutsuzluğumuzu da götürüyoruz. Hayatımız mutsuzluklar üzerine kurulu. Mutsuzluklarımızla sınıyoruz dünyayı. Mutluluklarımızı da paylaşamıyoruz. Paylaşmayı bildiğimiz tek şey mutsuzluğumuz. Hem öyle hızlı geçiyor ki o mutlu ânlar, zamanımız bile olmuyor bir başkasına anlatmaya. Olsa da sözcüklerimiz yetersiz kalıyor, konuşamıyoruz da. Mutluluğu yaşamadık. Ne olduğunu bilmiyoruz desem o hep bin bir çiçek kokusuyla gelip yollarımıza kurulan o duygunun yalan söylememiş olurum. Onu daha çok kullandık. Kullandığımız çoğu şey gibi o da eskidi. Yaralı konaklarımız gibi... Ürperten bir rüzgâr esti, konağın harabe yerine dönmüş bahçesinden. Göğsümün üstünde kırılmış bir gül dalı gibi duruyordu konağın varlığı. Çıkıp gittim oradan. Ardım sıra o yaralı konak kaldı kimsesiz birde ne zaman göreceğimi rastlantıyı bıraktığım o yabancı o yalnız kız…
|
|
|
|