Dr. Betül ALTUNTAŞ
Sosyal Hizmet Uzmanları Derneği MYK Üyesi
altuntasb@yahoo.com
I.
1970’li yıllar kapitalizmin bütünsel olarak içine girdiği krize karşı
yeniden yapılanmayı sağlayacak makro ve mikro ölçekte yeni
mekanizmalarının gelişmiş ve azgelişmiş ülkelerde hayata geçirildiği
yıllar olmuştur. Krize karşı yeniden yapılanmayı sağlayacak
mekanizmalar ise kapitalizmin tarihsel olarak sürekli başvurduğu ideolojik
çerçeve yani liberalizm ekseninde uygulamaya geçirilmiştir. Neo- liberal
görüş her türlü devlet müdahalesinden uzak bir piyasayı savunur.Oysa bugün
yaşanan devletin aradan çekilmesi değil sermaye lehine işlevlerini yeniden
tanımlamasıdır.Bunu 1990’ların başlarından itibaren devletin piyasa
yanlısı ekonomik reformlara gitmesi gerektiğini vurgulayan Dünya Bankası
çok iyi ifade etmiştir.1990’lı yıllar Türkiye’de de yapısal uyum ve
istikrar politikalarının hızla hayata geçirildiği yıllardır ve bu
politikaların son taşıyıcısı mevcut hükümet olmuştur.
Neo- liberaller, ekonomik küreselleşmenin işlevselliğini demokrasi ile
eşgüdümlü değerlendirmektedir. Örneğin; Hayek, bütün partilerin Pazar
Ekonomisi üzerinde uzlaşmaları gerektiğini söyleyerek demokrasiyi
piyasanın işlerliğine indirgemiştir. Küreselleşme ideologlarının temel
iddiası, küreselleşme yoluyla kuzey ve güney arasındaki temel çelişkilerin
giderileceği ve tek bir Pazar yoluyla dünya çapında türdeşleşmiş bir
ekonomik yapılanmanın gerçekleşeceği yönündedir. Oysa son dönemde yapılan
çalışmalar (Amin, Emmanuel, Braun) kapitalizmin dünyaya yayılmasının
farklı gelişme düzeylerine sahip bölgeler arasında giderek büyüyen
farklara yol açacağı gibi bir ortak görüşe sahiptirler.
Küreselleşme ideolojisinin en militan savunucuları bile
kaynak, değer, işlem ve yararların eşitsiz dağılımının gelecekte de
süreceğinin farkındadırlar. Dünya Bankası, 1995 yılı raporunda; ‘ülkeler
arasında olduğu kadar farklı bölgeler arasında da olan
eşitsizlik, dünya ekonomisinin hatırı sayılır bir karakteristiği olmaya
devam etmektedir’, ‘gelecek yıllarda zenginlerle yoksullar arasındaki
eşitsizliğin daha da artması yoksulluğun şiddetlenmesi çok muhtemeldir’
vurgusu yer almaktadır.Merkezin 1970’lerde içine girdiği karlılık
krizi,beraberinde krize karşı yeniden yapılanmayı sağlayacak farklı
mekanizmaların geliştirilmesine neden olurken,çok uluslu şirketler
sermayenin uluslararasılaşması sürecinde özel bir önem kazanmıştır. Dünya
Bankası
(DB) ve Uluslararası Para Fonu (IMF) sermayenin hegomonik konumuna uygun
olarak yeni dinamikleri için gerekli altyapıyı hazırlayacak ekonomi
politikaların üretildiği uluslararası kurumlar olarak sürecin başlıca
aktörleri konumuna gelmişlerdir. Yapısal uyum ve istikrar politikaları ile
azgelişmiş ülke ekonomilerinin hızla liberalizasyonu yaşanırken bu tür
programlar genellikle yüksek işsizlik, sosyo- ekonomik eşitsizlik ve
yoksullukla sonuçlanmıştır.
II.
Türkiye’de temel nedeni, seçilen iktisadi politikalara dayalı olan Şubat
2001 krizinin ekonomik alanda yarattığı sarsıntının etkileri kısa zamanda
kendisini sosyal alanda da hissettirmiştir. BM 2002 İnsani Kalkınma
Raporu’na göre, Türkiye’de yaklaşık 13 milyon kişi günde 2 dolarla, 1,5
milyon kişi ise günde 1doların altında geçinmektedir. Şubat 2001 krizinin
ardından Türk- İş Araştırma Merkezi’nin yaptığı araştırma sonuçları,
Türkiye’de yoksulluk sınırının hızlı bir yükseliş içinde olduğunu
göstermektedir. Araştırma sonuçlarına göre, açlık sınırının dört kişilik
bir ailenin yeterli, dengeli ve sağlıklı
olarak beslenebilmesi için yapması gereken harcama tutarı ayda 369 milyon
TL iken yoksulluk sınırı, dört kişilik bir ailenin, gıda, kira, ulaşım,
giyim,eğitim, kültür gibi temel gereksinimler için 1 milyar122 milyon TL
(Kasım 2002)’dir. Oysa yoksulluk sınırı,aynı kuruluşun Nisan (2001)
Çalışması’nda 657 milyonTL, Haziran (2002) Çalışması’nda 1 milyar
TLcivarındadır. 2001 Şubat Krizinin ardından işsizlikoranlarındaki artış
da yoksulluğu derinleştirmiştir. DİE (2002) 1. Dönem geçici sonuçlarına
göre; işsizlik oranı % 11.8’dir. Asgari ücret ise 184 milyon TL’dır.
Yapısal uyum ve istikrar politikalarının bir uzantısı olarak işsizliğin ve
yoksulluğun artacağıöngörüsünde bulunmak yanlış olmayacaktır.Asıl çelişki
ise, IMF ve DB’ nın temel taşıyıcısı
olduğu ekonomi politikalarının sonucu olarak ortayaçıkan yoksulluğa, yine
aynı uluslararası finanskuruluşlarının ilgi göstermesidir. Ancak bu
ilgi,yoksulluğun tamamen ortadan kaldırılması değil,yoksulluğun
hafifletilmesi ya da azaltılması
stratejisidir. Nitekim, bu iki kuruluş 1999’da‘Yoksulluğu Azaltma
Stratejisi’ girişiminibaşlattıklarını duyurmuşlardır. 2000/ 2001
DünyaKalkınma Raporu henüz hazırlanmadan 1999 yılında yayımlanan bir
çalışmada, ‘gelişmekte olan ülkelerde
bir ekonomik kriz ortaya çıkmadan önce, yoksullar için gerekli önlemlerin
alınmasının ve aynı zamanda kriz yaşanırken yoksulların krizle baş etmesi
için güçlendirilmelerinin 2000 Rapor’unun hem en temel hem de en yeni
temalarını oluşturduğu’nu söylemektedir (Poverty Reduction and the World
Bank: Progress inFiscal 1998’den aktaran; F. Zabcı, Sosyal Riski
Azaltma Projesi: Yoksulluğu Azaltmak mı, Zengini Yoksuldan Korumak mı?
Tartışma Metinleri, SBF 2002).
IMF ve DB, Şubat kriziyle birlikte daha da derinleşen işsizlik ve
yoksulluğun, Türkiye’de sosyal gerilimi arttıracağı düşüncesiyle 2002
bütçesinde sağlık ve eğitim gibi sosyal harcamalarda artışı öngörmüş,
Dünya Bankası’nın desteklediği ve Banka tarafından 11 Eylül 2001 tarihinde
onaylanarak başlatılan ‘Sosyal Riski Azaltma Projesi’ni yaşama
geçirmiştir. Sosyal
Yardımlaşma ve Dayanışmayı Teşvik Fonu’ nun uygulayıcıkuruluş olduğu proje
için, Dünya Bankası’ndan 5 yıl
ödemesiz 15 yılda ödeme koşuluna bağlı 500 milyondolar tutarında kredi
alınmıştır. Sosyal Yardımlaşmave Dayanışmayı Teşvik Fonu, yoksulluğu
azaltmaprojesini Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Vakıfları eliyle
yürütmektedir. Kamunun bu konudaki diğer girişimi Sosyal Hizmetler ve
Çocuk Esirgeme Kurumu’ncayerine getirilmektedir. Oysa her iki mekanizmanın
da sürekliliği olmayan yardım biçimleri, yoksulluğu azaltmaktan öte hedef
grubu açısından, sisteme bağımlılık yaratmaktadır. Kaldı ki başvuru
esasına dayalı olan bu hizmetlere başvuru şansı olmayanlar,zaten hizmetin
muatabı değildirler. Bu yönüyle gerek Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma
Vakıfları’nın gerekse Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu’nun,
yoksulluğun önlenmesinde işlevsiz olduklarını söyleyebiliriz. Herkes için
insani yaşam olanağısağlayacak, sürekliliği olan bir gelir
güvencesinin,yoksulluğun önlenmesindeki temel kriter olduğuna isekuşku
yoktur.
Dünya Bankası, Sosyal Riski Önleme Projenin hazırlanmasını Şubat krizi ile
ilişkilendirmiştir. Projenin amacı, Şubat krizinin yoksul
ailelerüzerindeki olumsuz etkisini azaltmaktır. Sosyal Riski Önleme
Projesi Dünya Bankası’nın 2000/ 2001 Dünya
Kalkınma Raporunda çizdiği yoksulluğu azaltma programıyla da uyumludur.
Dünya Bankası (2000)yoksullukla mücadele için, hükümetleri, bölgesel
kalkınma bankalarını, kiliseleri ve devlet dışı örgütleri birlikte hareket
etmeye çağırmaktadır. Son
dönemde Türkiye’de hükümetler, yerel yönetimler, sivil toplum örgütleri
bünyesinde gittikçe artan yardım faaliyetlerini bu açıdan anlamlandırmak
gerekmektedir.Kaldı ki AKP’nin acil eylem programında çizdiği yoksullukla
mücadele stratejisi de Dünya Bankası’nın,yoksulluğu azaltma programıyla
uyum göstermektedir. Oysa içinde bulunduğumuz konjonktür sosyal politika
ve sosyal devletin geleceği açısından paradoksal bir durum yaratmıştır.
Bir yandan devletin sosyal yönünün
küçültülmesi doğrultusundaki çabalara hız verilmekte,diğer yandan da
güncel, tekil ve birbirinden kopuk yardım harcamaları arttırılmaya
çalışılmaktadır. Sosyal devletin tüm kazanımlarının yok edilmeye
çalışıldığı bir ortamda yoksullar, yönetenler
tarafından artık açık şekilde ve öncelikle bir ‘riskunsuru’ olarak
görülmeye başlanmıştır. Devlet sosyal yardım harcamalarına, sosyal devlet
bağlamında olduğu gibi sosyal haklar çerçevesinde değil de açık biçimde
olası bir sosyal patlamanın önlenmesinin araçlarındanbiri olarak
yaklaşmaktadır. Bir yandan devletin sosyal yardım harcamaları artarken
diğer yandan eğitim ve sağlık gibi sosyal harcamalar kesintiye
uğramakta,işsizlik yaygınlaşmaktadır. Üstelik yoksullukla mücadele adı
altında yapılan yardımlar eğitime katkı,sağlık vb. türden yardımlar adı
altında yapılmaktadır.Dolayısıyla temel hak kategorileri, ayni- nakdi
yardım hizmetlerine dönüştürülmüştür. Sosyal refah alanında devletin
sorumluluğunu azaltmak üzere toplumsal girişimler teşvik edilmeye
çalışılmakta ve sivil toplum söylemi neo- liberal ideolojinin bir uzantısı
haline dönüştürülmektedir.
Kurbanın suçlanması (Blaming the Victim ) olarakanılan ve yoksulların
yoksullaşma nedenini kendi içindeki nedenlere, kapasite yetersizliğine
bağlayan neo- liberal yaklaşım tarzlarının toplumsal sorumluluğu ve
devletin bu konudaki yükümlülüklerini göz ardı ettiği açıktır. Aynı
biçimde, ‘tehlikeli sınıflar’, ‘riskli gruplar’ gibi söylemlere
yerleşenkavramların bizatihi kullanıldıkları biçimlerde tehlikeli
oldukları bu biçimiyle damgalayıcı ve dışlayıcı oldukları, bu tür yaklaşım
tarzlarının
sorunun nedenlerini doğru tahlil etmekten çok, politik bir değerlendirme
olarak tam da çözümsüzlüğü dayattığı düşünülmelidir. Neo- liberal ekonomi
politikaların var kılınmaya çalışıldığı konjonktürde devletin sosyal
harcamaları ve özellikle sosyal yardım faaliyetlerinin yoksulların
yönetilmesinin araçları olduğu dolayısıyla varsılların, yoksullardan
korunması anlamına geldiği
gözden kaçırılmamalıdır.
III.
AKP’nin Acil Eylm Programı, IMF’nin yapısal uyum ve istikrar
politikalarının sürdürülebilirliğini sağlamaktadır. Programda yer alan
hedefler yoksullukla mücadele dahil, Dünya Bankası’nın raporları ile
örtüşmekte, yoksulluğu üreten toplumsal
mekanizmalar programda yeniden üretilmektedir. Oysa izlenen neo- liberal
ekonomi politikalarının,toplumsal eşitsizliği, yoksulluğu derinleştirdiği
ve süreğenleştirdiği ortadadır.
Herkes için insani yaşam olanağı sağlayacak,sürekliliği olan bir gelir
güvencesinin sağlandığı,tüm yurttaşların ücretsiz, eğitim, sağlık, barınma
hakkından faydalandığı, aile ve çocuk hizmetlerinin eksiksiz
gerçekleştiği, bölgeler arası eşitsizliğin
giderildiği, bütünlükçü bir sosyal koruma ve sosyal güvenlik sisteminin
sağlandığı oranda yoksullukla mücadele stratejileri anlam kazanacaktır.
Kuşkusuz açlığın ve yoksulluğun giderilmesi anlamında, acil
gereksinimlerin karşılanması önem taşımakla birlikte yoksullukla mücadele
‘risk yönetimi’ ne indirgenemez. Bu nedenle, yoksullukla mücadele risk
yönetimi olarak
değil, yoksulluğu üreten toplumsal mekanizmaların dönüşmesi
perspektifinden yürütülmelidir. Yoksullukla mücadele eden kurum ve
kuruluşların bu perspektif üzerinden işlevlerini yeniden tanımlamaları ve
uygulamaları gerekmektedir