|
|
Şiddet ve Şiddetin Kurbanı Kadınlar; Aile İçi Şiddet
Hazırlayan: Şeyda Banu DEMREN***
http://www.anthropology-works.org
İnsanın varoluşundan günümüze uzanan süreçte pek çok sorunların,
çatışmaların sebebi ya da sonucu olarak gelişen olumsuz bir sosyal durum,
acı bir gerçektir. Şiddette toplumsal hayatın acı bir gerçeğidir.
Günümüzde etkisini arttırarak varlığını hisettiren şiddet bir çok sosyal
bilimcinin araştırma konusu olmuştur. Dünyada şiddet hakkında çok çeşitli
araştırmalar yapılmasına rağmen, şu ana kadar somut bir çözüm bulunamayan
karmaşık bir problem olması nedeniyle araştırmcılar için yoğun bir ilgi
odağıdır.
Şiddet kin, nefret gibi duyguların dışa yansıtılmasıdır. Uzmanlar şiddetin
kaynağını farklı nedenler etrafında toplarlar. Bazıları şiddeti içgüdüsel
olarak, bazıları ise şiddetin niteliğini toplumsal olarak kabul ederler.
Toplumsal açıdan ele aldığımız da davranışçılar Skinner ve Watson insan
davranışını biçimlendiren şeyin toplumsal koşullanma olduğunu söyler. Kişi
yaşam boyu bir kültürel süreçten geçer. İçinde yaşadığı toplum onu belirli
bir davranış biçimlendirmesine götürür. Dünyaya gelen her canlı tüm
değerlerini bir kültür içersinde yaşayarak öğrenir. Her toplumun kültürü
kendine özgüdür. Bazı toplumda doğru olan değerler bazı toplumlarda vahşet
ve iğrenç bir durum olarak değerlendirilir.
Sosyokültürel açıdan şiddet konusunda: çocuk yetiştireme biçimi, öğrenme,
cezalandırma, özdeşim, alt kültür ve değer yargıları üzerinde durulması
gerekir. (Kocabaşoğlu:2000;29)
Şiddet ve ailede ihmalin ilk ailelerle birlikte varolduğu konusunda şüphe
yoktur. Avrupalıların Kuzey Amerika'ya ilk yerleşmelerinden itibaren
özellikle kadın ve çocuğa yönelik aile içi şiddet dikkat çekicidir. Aile
içi şiddet çok genel anlamda kendinin aile olarak tanımlamış bir grup
içersinde zorlamak, aşağılamak, cezalandırmak, güç göstermek, öfke,
stresini atmak amamcıyla bir bireyden diğerine yöneltilen her türlü
hareket şiddet davranışı olarak tanımlanmaktadır.(Güneri:1996,s.87) Şiddet
kurbanlarının %90'dan fazlası kadınlar olarak karşımıza çıkar. Bu oranda
kadına uygulanan şiddet, bu konunun üzerinde durulması gerektiğini çok
açık olarak göstermektedir. Kadının kocası tarafından dövülmesi,sadece
toplumumuza has bir problem değildir. Tarihsel süreç içersinde hemen her
toplumda görülmüştür. Bir çok toplumlarda bazı şiddet türleri sadece hoş
görülmez, aynı zamanda cesaretlendirilir. Evebeynlerin çocuklarını
istedikleri gibi kontrol edebilmeleri için bir çok kültürde izin verilmiş
hatta bazı toplumlarda da yasalarla desteklenmiştir. 18 ve 19. yüzyıllarda
İngiltere'de erkek, ailesi üzerinde tüm haklara sahiptir. Erkek üstün
kabul ediliyordu. Erkeğin kadını kontrol edebilmesi için baskı ve şiddet
dahil herhangi bir yola başvurması yasaldı.(İlkkaracan ve Gülçür,1996)
Uluslararası düzeyde kurumsal olarak yaşanan şiddet insan hakları
çerçevesinde değerlendirilirken, aile içi şiddet özel alanda yaşanan ve
eşler arasında çözümlenmesi gereken bir sorun olarak görülmektedir. Bu
nedenle yüzyıllardır kadının aile içinde yaşadığı şiddet tabu olarak
tartışmalardan uzak tutulmuştur. Yakın bir zamana kadar kadın aile ve
toplum içersinde yerini sorgulayan çözümler arayan kadın hareketi 1970'li
yıllardan itibaren konuyu dünya gündemine getirmiştir. Dünya'daki bu
gelişmeye paralel olarak Türkiye'deki kadın hareketinin sürekli çabasıyla
aile içi şiddet 1980'lerden sonra Türkiye gündeminin bir parçası haline
gelmiştir.
Bu noktada Feminizm ortaya çıkmaktadır. Aslında feminizm; en kısa
tanımıyla toplumda kadının yararlanacağı hakları çoğaltmak ve erkeğinkine
eşit kılmak amacını güden bir düşünce akımıdır. Bu tanımdan da
anlaşılacağı gibi hala tüm toplumlarda kadın erkek eşitsizliği vardır.
Günümüzde kadınlar toplum içerisinde rollerini ve haklarını
istemektedirler. Eşit olarak herşeyden faydalanıp bağımsız olmak
istiyorlar. Gelenek, kültür adı altında istemedikleri bir şekilde hareket
etmek zorunda kalmak istemiyorlar.Kendileri ile ilgili kararları vermede
hakları olduğuna inanmaktadırlar.
Bugün kadınlar, geçmişe oranla çok daha fazla alanlarda yer alıyorlarsa da
bu oran dünya genellemesine göre düşük kalmaktadır. Gelişmiş ülkeler de
Kadın Hakları diğer gelişmemiş ülkeler ve az gelişmiş ülkelere nazaran
daha fazla olabilir fakat dünya gelişmiş ülkelerle sınırlı değildir.
Dolayısıyla feminizm incelenirken diğer ülkelerdeki kadınların durumunu
iyi bilmek ve ona göre eleştirilerin yapılması gerekir. Hala toplumlar da
kadınlar, şiddet ve saldırganlık öğesi içeren davranışlara hedef olma
sorunu yaşamaktadırlar. Pek çok kadın sürekli olarak beraber yaşadığı
erkekeler ve kocaları tarafından şiddete maruz bırakıldıklarını ve bu
şiddetin sınıf, köken veya sosyo -ekonomik düzey gözekmeksizin
uygulandığını araştırmalar ortaya çıkartmaktadır. Kadınlara aile içinde
uydulanan bu şiddetin hala kadının insan haklarının ihlali olarak
görülmemesi, hem toplum hem devlet tarafından, eşler arası çözümlenmesi
gereken özel bir mesele olarak kabul edilmesi feminizm hareketinin amacını
oluşturmaktadır.Bu gibi kadınları doğrudan ilgilendiren ve etkileyen
olaylarla mücadele etmektir. (İlkkaracan, Gülçür:1996)
Aile içi şiddetin feminist teoride ele aldığımızda kadına yönelik şiddet
feminist yazılarında sık sık gündeme gelmiş, çeşitli platformlarda
tartışılmış ve kadın sorunlarına duyarlı feminist çevreler tarafından
kınanmıştır. Aile içi şiddetin nedenleri tartışılırken toplumun ataerkil
yapısına dikkat çeken feministler, kadına yönelik şiddetin daha iyi
anlaşılmasında, özellikle, cinsiyetler arası güç dengesizliğinin analiz
edilemesi gerekliliğini vurgulamışlardır. Şiddetin doğal bir davranış
biçimi olmadığının altını çizerek, kadın ve erkeğin farklı sosyalleşmeleri
sonucunda ortaya çıkan toplumsal bir kurgu olduğunu iddia etmişlerdir.
(Güneri,Kayır:1996)
Kadınların insan temel hak ve hürriyetlerinden faydalanabilmeleri,
siyasal, sosyal, hukuki ve eğitim alanlarında erkekelere eşit olma gibi
temel hedeflere sahip olan feminizm hareketi çeşitli kollara ayrılmıştır.
Genel ve en önemlilerinden olan liberal feminizm, radikal feminizm, ve
sosyolist feminizmin her biri farklı söylemlere sahiptir. Şiddete maruz
kalan bireyler olarak kadınlar konusu feminizm ve daha fazla ağırlıklı
olarak ta sosyalist feminst teori içersinde ele alınacaktır.
Sosyalist Feminizm de ; Marksist Feministler sosyal yapıyı biçimlendiren
üretim ilişkileri ve patriarkal aile yapısını sömürünün kaynağı olarak
görürken, diğer bir akım bunun nedenini, kadının biyolojik yapısına
bağlar. Feminizmin öncülerinden Simon de Beauvoir 1949'da yayınlanan ve
ikinci seks adını verdiği kitabında ataerkil toplumlarda kadının nasıl
erkeğe göre, yeni norm kabul edilen, geçerli sayılan, cinse göre eksik,
edilgen, güçsüz, duygusal ve yeteneksiz diye tanımlandığını anlatır. Gerek
bireyler arasındaki ilişkiler gerekse toplumların çeşitli kurumlaındaki iş
ve özel ilişkiler kadınlarla ilgili gelenekleşmiş bu önyargılarca
düzenlendiğinden Simon de Beauviour'a göre, en bağımsız kadın bile bu
çarpık görüşlerin etkisi altında kalır. İkinci seks kitabında "kadın
doğmaz, kadın olur" denirken cinsiyet kavramının aslında biyolojik değil,
toplumsal olduğu vurgulanmış olur.
1960'ların sonlarına doğru batı toplumlarında görülen feminist hareketler
genellikle Simon de Beauvoir 'in çizgisinden farklıdır. Bu dönemde
feminist hareketlerin içinde yer alan kadınlar çoğunlukla devrimci sol
akımında aktif üyeleridir. Dönemin erkek solcuları toplumsal çatışmanın
temelinde ırkçı, etnik ve sınıfsal ayrımların yarattığını söylerken ve
kadınlara karşı ayrımcılığın Marksist devrimden sonra kendiliğinden
ortadan kalkacağını öne sürerken, Sulamith Firestone gibi feminist
Marksistler en köklü ve belirgin toplumsal çatışmanın seksizmden
kaynaklandığını savunular. Firestona göre kadınlar erkeklerden farklı ama
onlarla eşittirler. Marksist açıdan ise kadınların ezilmesi ve bu olgunun
sonuçları, işçilerin ezilmesinin de, bundan doğucak sınıf çatışmalarınında
önemli bir sorunudur.
1970 lerin başından itibaren feminist Marksistler ve antropologlar
cinsiyet ayrımının değişik toplumlarda değişik biçimlerde ortaya
çıktığını, dolayısıyla biyolojik yapıdan kaynaklanan tek tip bir
ayrımcılıktan söz edilmeyeceğini örnekler göstererek öne sürmeye
başlarlar. Cinsiyete dayalı ilişkiye çağdaş bir yorum getirenlerin başında
Gayle Rubin gelir. Rubin 1975'te "Kadınların Antropolojisine Doğru"
başlığıyla yayınlanan kitaptaki seks ve cinsiyet konularını birbiriyle
ilişkili ancak farklı iki kavram olarak ele alır. İnsanların biyolojik
yapılarının onların sekslerini oluşturduğunu söylüyor. Rubine göre kadına
ve erkeğe özgü diye ele alınan seksüel gereksinimler bile hep bu toplumsal
düzenlemelerden etkilendiğinden içgüdüsel sanılan seksüel istekler ve
bunların gideriliş biçimleri gerçekte biyolojik olduğu kadar toplumsal
niteliklidir. Rubine göre seksist ayrımın hem başlangıç noktası hemde
garantisi ailedir. Kadın ve erkeğin dünyaya geldiği ve cinsiyetlerin
oluştuğu aile ortamı ataerkil sistemin egemenliğinde olduğundan aile her
yeni kuşakta yeni yöneten erkekler yönetilen kadınlar üretir.
.(Arat,1995:50-55) Bu noktada Rubine göre davranışlar aile ve çevresel
faktörler tarafından şekillenmektedir. Ataerkil aile sisteminde yetişen
erkekler şiddet uygulamayı kendilerinde hak olarak göremktedirler.
Erkekler aile içinde yöneten konumundayken, kadınlar yönetilen
konumundadır. Erkekler böylece aile içerinde her türlü hakkı kendilerinde
görmektedirler.
Sınıfların ortaya çıktığı andan itibaren, egemen sınıfların sömürülenlere,
ezilenlere biçtiği tüm toplumsal roller, her zaman kadına ayrı biçimde ve
daha da ağır biçimde yansımıştır. Kadın sadece bir köle, serf ya da işçi
olarak bırakılmamıştır. Kadın her zaman her yerde kadın olmasından gelen
özelliği ile zora maruz bırakılmış boğun eğdirilmiştir. Erkeğin fiziki
üstünlüğü kadının boğun eğdirilmesinde bir araç olarak kullanılmıştır.
Sabahtan akşama kadar tarlada emek türeten erkek köylünün, yeniden kendi
emeğini üretebilmesi için, kadın evde hizmetkar olarak kullanılmaya
zorlanmıştır. Oysa aynı kadın tarlada, erkeğin yanında emek te
tüketmiştir. Ezilen ve sömürülen sınıfın erkeklerine, egemen sınıflar
tarafından hak olarak gösterilmiştir. Bu şekilde erkeğe verilen hak, aynı
zamnada ezilen sınıfların kendi içlerinde kendileriyle çatışmaının bir
aracı olarak kullanılmıştır. Oysa egemen sınıfların amaçları, emek gücünü
en ucuza mal etmek ve en verimli biçimde kullanmaktır. Onların
zenginliklerinin, egemenliklerinin rahatlıklarının tek yolu budur ve kadın
hiç bir ücret ödemeksizin, emekçi erkeğin sömürücü sınıflara daha ucuza
mal olmasını sağlayan bir araç haline getirilmiştir.
Fabrikada bütün gün çalışmış eve gelen işçi erkeğin, evinde kendisini
bekleyen ona hizmet sunan, çocuklarına bakan bir kadın olduğunu bilerek
yaşamak durumunda bırakılmıştır. Ve kadın doğduğu andan itibaren bu
toplumsal görevi yerine getirmek için yetiştirilmiştir. Bu toplumsal
görevle yetiştirilen kadın da erkeğin kensinden üstün olduğunu kabullenip
her türlü şeye gözyummuştur. Erkeğin üstün konumu, kadının erkeğe hizmet
etmesinin ve erkeğin aile içi kararlarda söz sahibi olmasının doğal
görülmesi de şiddeti besleyen unsurlardandır. Kadın şiddet uygulayan
erkeğe karşı gelmeyip erkek otoritesini ve gücünü kabullenmiş durumdadır.
Çalışmayan ve geliri olmayan kadın evi terkederse gidecek yeri ve geçimini
sağlayacak parası da yoktur. Bu sebeplerden dolayı erkeklerin her türlü
eziyetine maruz kalmıştır. Yüzyıllardır erkek işi diye kandırılan uzak
tutulan işlerde çalıştırılarak bunun bir aldatmaca olduğunu gören emekçi
kadın, aynı zamanda ev işinin sadece kadın işi olduğu şeklinde aldatmacaya
da kanmaz olmuştur ve bir takım haklara sahip olduğunun bilincinde
şiddetten uzak herşeyi beraber payalabildiği bir hayat istemektedir.
Sosyalist feminist teori; kadın ezilmişliğinin ciddi sosyolojik,
psikolojik ve ideolojik olgusu altında maddi bir temel olduğunda ısrar
eder. Marksizmin bu kökenin belirlenmesine ya da tanımına hiç bir zaman
eğilmediğini de vurgular.Ailenin bu temelde yatan nedenleri besleyen
başlıca yapılarından biri olduğu varsayımına ulaşır. Sosyolist-feminizm,
çelişkili ve aldatıcı olan bu iki noktada sosyolist teori ve pratiği
reddeder. Zaten sosyolist feminizmin kadının ezilmişliğine sol kanat
idealist bir eğilimle basit bir hak eksikliği ve ideolojik bir şövenizm,
olarak bakılmasını küçümser. İkincisi sosyolist feministlerin özellikle
aileden kaynaklanan psikolojik ve ideolojik kaygıları, yine sol kanatta
kadının ve ekonomik olgularla yapılan yorumuna ters düşer. Bütün bunlar
'kişisel politiktir' sloganının teorik kapsamını oluşturarak sosyolist
-feminist akımının kadın sorunu ele alışındaki esasları belirler.
Sosyalist-feministler, Engels'in "Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni" adlı
kitabında, aile içi mal-mülk konusuna yaklaşımın yetersizliklerini
görmekle birlikte katkılarını da kabul eder. Engels gibi sosyolist-feministler
de kadının ezilmişliğini toplumsal gelişme dinamiği içinde ele alırlar,
ancak Engelsi'in tanımlayabildiğinin ötesinde diyalektik bir temel
oluşturmayı denemişlerdir. Bu diaylektik temelin, belli bir üretim
ilişkisine özgü, maddi bir süreç olması ve tüm sınıflarda ya da tüm
bilinen toplumlarda kadının ezilmişliğinin nedenlerini Engels'in
kitabından çok daha iyi açıklamaya çalışmışlardır. Sosyolist-feministler
çocuk doğurma, çocuk yetiştirme ve işi kavramlarının bu kriterlere uyduğu
görüşünü paylaşır, ama bu olgular ile kadının ezilmişliği arasındaki
ilişkilere çok daha geniş kavramlar getirmişlerdir.
Sosyalist-feministlerin teorik çalışmasının gücü zenginliği ve kadın
hareketlerine gerçek katkısına karşılık; uygulayıcıların Marksist teoriyi
yeterince kavrayamamış olmaları bu teorinin gelişimi engelemiştir.
Kökeninde kadının özgürlüğü ve geniş anlamda bağımsız bir kadın hareketine
bağlı eylemleri içinde, sosyalist feministler, sol anlayıştaki eğilimler
ve tartışma konularıyla ilişkilerini ancak son yıllarda farketmeye
başlamışlardır.
Sosyal feministler, sosyolizimde kadın sorununa eğilen çalışmaları, teorik
ya da pratik bir öz yakalamak amacıyla incelemişlerdir. Sosyalist feminist
hareketinin en büyük katkısı kadının ezilmişliğinin kökeni ile ilgili
olarak getirdikleri sorular; toplumsal yaşantının her alanında cinsiyet
ayrımı, kadın özgürlüğünün anlamı ve tanımı, cinsiyete karşı ya da
sosyolizm için verilen mücadelenin örgütlenmesi gibi konuları da içine
alan boyutta sorulardır ve bugüne dek sosyolist teorinin verileriyle
açıklanmıyacak niteliktedirler. (Vogel,1990;46-56)
Marks ve Engels'in kadın sorunu üretim olgusunun belli sosyal ilişkileri
çevresinde odaklanırken sosyal- feministler kadın ezilmişliğini aile ve
toplumsal çoğalma konularından ayırmaya çalışmaktadır. Mitchell, Marks ve
Engels'in analizlerini çok dar kapsamlı bulduğunu ve Marks'ın ekonomik
açıklamalara fazlasıyla bağımlı kaldığını belirtmiştir. Bu açıdan Marks ve
Engelsin çalışmalarında bir aile tartışmasından ayrı tutulmuştur. (Mıtchell,
Juliet, "Woman Estate", sayfa 78,80)
Şimdiye kadar anlatılanlar da sosyolist feminist teoriye göre kadın
ezilmişliğinin nedeni ve bu incelemelerin eksik kalan yönler üzerinde
durulmuştur. Kadın ezildiği sürece toplumda her türlü şiddete mahkum
kalacaktır. Sadece şiddet açısından değil her türlü yönden sömürülmeye
maruz bırakılır. Kadının özgürlüğü kadar tüm insanlığın gerçek toplumsal
eşitliğine tam bir inanç ve bağlılık şarttır. Günümüz toplumları güç
eşitsizliğine kuruludur. Kadınların ve erkeklerin belirli rolleri vardır
ve bu rollerin öğrenilmesine dayalı bir toplumsallaştırma süreci erkeklere
toplumda güçlü ve üstün bir konums ağlamakta ve erkeklerin kadınlar
üzerinde şiddet uygulaması için hoşgörü ortamı hazırlamaktadır. Toplumun
erkeği güçlü, akılcı, üretici olarak göstermesi ve kadına hakim olma,
eşine hakim olma, eşini yönetme rolünü vermesi ile de bir erkek mdeli
oluşturmakta ve erkek kendisine yüklenen bu rolü yerine getirme amacıyla
şiddet uygulamaktadır. Feminist teeoriler altında kadınlar da özgürlüğünü
savunduğu sürece koruyacak, toplumda kendini savunup ezdirtmiyecektir.
Sosyolist -feminist teoriyi incelerken marksizme de ara ara yer
verilmiştir. Fakat bu teorilerin açığa çıkması ve söylenenlerin daha iyi
anlaşılması açısından kadın ve şiddet marksist teoirlerde ele alınacaktır.
İlk olarak Marksist teoride kadının köleleşmesinin nasıl başladığı ve
şekillendiği konusuna değinerek başlayalım.
Kadının köleleşmesi; ailenin kabileyle zıtlaştığı; özel mülkiyetin
geliştiği toplumun sınıflara bölündüğü ve sınıf uyuşmazlıkları dizginini
sıkı sıkıya tutmak ihtiyacından Devlet'in doğacağı tarih öncesi dönemle
aynı zamana gelir. Tarih öncesinin ilk dönemlerinde, erkek, kara ve deniz
avcılığıyla uğraşırken, kadın çocuklarını beslemek, onları vahşi
hayvanlara, soğuğa, iklim değişikliklerine karşı koruyan daha bir çok aile
içi olayları üstlenirken, erkek kadının yaptıklarının değerini bilir;
sosyal ve entellektüel bakımdan, kadın erkeğe en azından eşittir. Anaerkil
dönemde, kadın öncelikli bir otorite kurmuştur, soy zinciri kadın
tarafından sayılıyordu ve çocuklar annenin kabilesinden oluyorlardı. Daha
sonraları bakır, bronz ve demirin keşfi, madeni alet ve silah yapımı,
başlıca kar ve varlığı sürdürme kaynağı haline gelen savaş, erkeğin
zaferini getirdi, eski iş bölümünü alt-üst etti, kadının ev içi
görevlerini ikinci plana attı. Özel mülkiyetin yayılmasıyla, değerli
eşyanın aile içinde birikimiyle ve devamlı artan zenginleşme arzusuyla
varlıkların devri sorunu ortaya çıktı. Erkek, kadının hegemonyasını
kaldırmak için var kuvvetiyle çalıştı. (Kadın ve Marksizm:1979;16-26)
Ortaçağ'a gelindiği zaman, kadın erkeğin malı olarak görülmekteydi. Bu
dönemde toplumun ezdiği kadın son derece düşük ücretle yetinir durumdaydı.
Rönesans kadının hukuki durumunu değiştirmemesine karşın törelerde önemli
değişiklikler getirmiştir... İcatlar ve keşifler, ferdiyetçi itiş ve
hümanizm, feodal alışkanlıklara ve skolastiğe karşı ateş açarlar. Kadın
bir takım bağımsızlığa kavuşur, düşünce hayatına girer. Toplumsal ilerleme
ve çağ değişimleri, kadınların özgürlüğe doğru ilerleyişi ile orantılıdır,
toplum alanında gerilemeler ise kadınların özgürlüğünün azalmasıyla
meydana gelirler. Kadın imtiyazlarının genişlemesi, tüm toplumsal
ilerlemenin genel ilkesidir. Şiddet açısında da bakıldığında toplumların
ilerlemesi kadınların daha iyi eğitim alması ve kendini geliştirmesi
oranında olur. Kadın kendini geliştirdikçe kendi hak ve özgürlüklerinin
farkına varıp kendisini ataerkil yapıdan kurtaracaktır. Kadın kendini
geliştirdiği haklarını koruduğu oranda da toplumların ilerlemesi mümkün
olur. Kadın belirli haklara sahip olup ekonomik özgürlüğünü elinde
bulundurduğu , iş hayatında ve özel hayatında kendini gösterdiği oranda
şiddetin azalacağı veya kadınların şiddet karşısında tepkilerini
belirtebilecekleri düşünülmektedir.
Engels de kadının köleleşmesinin özel mülkiyetin belirlenmesine bağlı
olduğunu gösterir. Ekonomik sebeplerle anaerklilğin yerini tutan
ataerkillik kadını erkeğe bağımlı kılar. Burjuva hukuku erkeğin
üstünlüğünü onaylamaktan başka şey yapmaz. Ama ucuz ve fazla el emeğine
ihtiyacı olan kapitalizmin kadınları fabrikalara alır. Kadınların üretime
iştiraki onların kurtulmasını sağlayacaktır. İşte o zaman kadının
kurtulmasının birinci şartının tüm dişi cinsin kamu sanaayine girmesi ve
bu şartın da, ailenin, toplumun ekonomik birimi niteliğinin kaldırılmasını
gerektirdiği görülecektir.(Engels: Ailenin özel mülkiyetin ve Devletin
kökeni ,1992)
Marks bir yandan özel mülkiyet ve kominizm, diğer yandan erkek ve kadın
arasındaki çifte ilişkiyi dialektik olarak ele alır. Marks, kadın ve erkek
ilişkileri toplumsal gelişmenin vardığı seviyeyi gösterir. Kadınların
ortaklaşalığı, yalnız aynı seviyeye getirme arzusuyla hayat bulan ve ele
geçirme iştahını gidermek için özel mülkiyete karşı duran işlenmemiş bir
kominizm ifadesidir.
Lenin'e göre Kadının özgür hale gelmesi kendi maddi bağımsızlığı şartına
bağlıdır. Kadın üretime iştirak etmelidir. Kadın, erkek için sosyal alanda
paha biçilmez bir yardımcı olacaktır. Zira kadın bu alanda özel
yeteneklerini kullanacak, örgütleme ve işlere bakma tecrübesini
getirecektir. Kadının gerçek kurtuluşu, gerçek komünizm, ev ekonomisine
karşı yığınların savaşı başladığı zaman, yahut daha doğrusu, büyük
sosyalist ekonomiye doğru kitlesel dönüşüm sırasında başlayacaktır. (Kadın
ve Marksizm:1979;60-65)
Genel olarak toparlamak gerekirse erkeğin üstünlüğü çerçevesinde
yürütülmek üzere, tarihsel olarak, bu görevin çalışan sınıf ailesine
verilmiş olması; bu birimi kadının ezilmişliğinin kurumlaşmış bir mahzeni
durumuna getirmiştir. Evde ev işçisi olarak kadın, ücretli işte çalışan
erkek için karşılıksız hizmetler verir. Bu da kadın erkek arasında
düşmanlıklara yol açar. Kadının ayrıca politik ve sosyal eşitsizliği ve
hakları için savaşması da yine kadın-erkek arasında bir çelişki nedenidir.
Aile ve ev içinde sürekli gerilim içinde bu ortamda, kadının ezilmişliği
salt erkek tarafından ezilmişliğine bağlı görünür. Çünkü tarihsel bir iş
bölümünün yarattığı tarihsel bir düşmanlıktan kaynaklanan bu gerginlik
aile içinde de mevcuttur. Ancak kapitalist düzen için önemli olan aile
değildir. Kapitalist düzen için kadının, toplumsal çoğalımına gerekli
olan, sorumluluğunu yerine getirmesidir. Bu bakış açısı, kapitalist
toplumlarda kadının ezilmişliğinin sürüp gitmesinin nedenini
açıklamaktadır. (Vogel,1990:201) Marksist teoriler altında kadınalrın
ezilmemesi için egrekli koşullardan bahsedilmiştir.Daha öncede
belirtildiği gibi kadının ezildiği sürece ne toplumların gelişmesinden ne
de şiddet gibi toplumların sorunlarından kurtulmaktan bahsedebiliriz.
Kadın ancak kendi özgür ekonomik gücüne ve haklarına kavuştuğu oranda
toplumlarda gelişme görülebilinir. Aile içindeki şiddetin de engellenemsi
için kadınların eğitim düzeylerinin yükselmesi,ekonomik faliyetlere
katılımının arttırılması sağlanmalıdır. Bu sayede kadın daha bilinç
sahibi, kendi haklarının farkında olarak kendini ezdirmemeyi başarabilir.
Buraya kadar olan kısımda şiddet olgusu Feminizm ve Marksist teoriler
içersinde incelenmiştir.Bu kısımda şiddetin diğer bir türü olan simgesel
şiddet sembolist yaklaşım çerçevesinde ele alınacaktır.
Şiddet denildiğinde, ilk akla gelen genelde fiziksel şiddettir. Fiziksel
şiddet türü kadar da önemli bir şiddet türü de simgesel şiddettir.
Sembolist yaklaşım, şiddetin maddi olduğu kadar zihinsel de olduğunu
vurgular. Maddi olarak şiddet, nesneleri çarpıtmak, hasara uğratmak veya
yok etmek için zor uygulanmasıyla ilgilidir. Zihinsel tasarımdaki bir
terim tehdit edildiği zaman tecavüz gerçekleşmiş olur ;teacvüzün yoğunluğu
, hem tehditin gücüne hem de terimin tasarımdaki önemine bağlıdır. Terimin
karşılık geldiği maddi nesneye uygulanan yıkıcı fiziki güç , böylesi bir
tehdit getirebilir. Terim, zor kullanan birinin, kendisine zor kullanılan
birisinin, zor kullanıldığına tanık olan birinin veya bunların birkaçını
veya tümünü kendinde toplayan birinin zihninde bulunabilir. Bu açıdan hem
yumruk atan hemde yumruk yiyen böksörler hem mütecavüz hem de
mağdurdurlar. Dövüşe tanık olan insanlar ,fiziki kuvetin tecrübesini
yaşamazken, boksörlerin tecavüzünü yaşayabilirler; böylesi bir tecrübe
dövüşe tanık olmanın özelliğidir. Buradaki örneğe dayanarak aile içi
şiddet konusunda kadın zihinsel olarak tecavüze uğrayan kişidir ve
genellikle çocuk da burada seyirci olarak şiddete maruz kalmaktadır.
Şiddeti bire bir yaşamayan çocukta şiddet kurbanı olmuştur.
Şiddet tehditlerinin "gerçek" şiddetin uygun (ve keyfi olmaktan uzak ) bir
simgesi olarak görülmesi gerektiği ve bunun, insanların hayli hafif
fiziksel zarar verme edimlerinden amansız bir şekilde gerçek şiddetin
gelişebileceğini bildikleri olgusuna dayandığı kanısındadır. Kısaca,
"tehdit edilen" ile " gerçek" arasındaki bağlantıyı destekleyen şey doğal
seçme ve soyun korunması güdüsü değil, şiddetin denetlenemezliği
hakkındaki bilgidir. Şiddet hakkındaki ikinci " güncel konu ", sosyolojik
düşüncenin bazı dallarında son derece geniş bir sosyal edimler
yelpazesinin şiddet deyişi ile nitelenir hale gelişinin tarzına
ilişkindir.Bu yüzden ruhsal acı sonucunu doğuran edimlerden şiddet olarak
söz edilebilir ve örnek vermek gerekirse Bourdieu nun simgesel şiddetin de
ekonomik yoldan veya da tutkusal yükümlülüklerini kullanarak biri üzerinde
kalıcı denetim kurmak anlamında fikrini ortaya atar.( Riches,D, 1989:s:19)
Çok geniş kapsamlı olan simgesel şiddet türünde eylem öncesi simgesel dil
ve işaretler öne çıkmaktadır. Daha çok yüz ifadeleri,mimik ve işaretler
egemendir.Bir öğretmenin öğrencisine ,anne-baba çocuklarına uzaktan
gönderdikleri yüz ifadeleri simgesel bir değer taşır. Aile içerisin de de
kadının dinine, ırkına, diline, kültürel grubuna veya geçmişine ait değer
verdiği inançların aşağılanması veya onlara aykırı davranmaya zorlanamsıda
örnek olarak verebiliriz.
Ayrıca aile bireylerinin sürekli aşağılanması, hakaret etmek, kısıtlamak,
davranışlarını da engellemek şiddete girmektedir. Daha bunun gibi pek çok
örnek sayılabilinir.
Şiddet açısından toplumlarda medyanın da büyük önemi bulunmaktadır.
Değişen toplumda medya çok etkili hale gelmiştir. Önceki yıllara göre çok
farklı işlevler yüklenmiştir. Medyanın toplumların gelişmişlik durumlarına
göre zaman zaman amacını aşan işlevlere yöneldiği ise bir gerçektir.
Özellikle şiddetl ilgili yayınlar konusunda özellikle televizyonlarda
gösterilen yayınlar şiddeti özendirici niteliktedir. Şidettin medyada bu
kadar açık olarak gösterilmesi çocuklar açısından da büyük sorun
yaratmaktadır.Çocuklar bu programları izleyerek dolaylı olarak simgesel
şiddete uğramaktadırlar. Bu şiddet programları çocukların bilinçaltına
yerleşerek onları suça ve şiddete yöneltmektedirler.Sadece çocuklar
açısından değil eğitimden yoksun bireyler açısından da özendirici öneme
sahip olduğu düşünülmektedir.
Genel olarak tüm yazılanlar ışığın da şiddet kavramı ve aiele içinde
kadına karşı şiddet ayrıntılı olarak 3 teoriye uylanmıştır.Kadın yazımızın
ana konusudur. Türkiyede kadın son zamanlarda önem kazanmış haklarına daha
dazla kavuşmuş görünse de bu yorumlar genellikle gelişmiş kentlere göre
yapılmaktadır. Hala Aanadolu da kadınlar ataerkil aile kavramı içersinde
ezilmektedir. Haklarına sahip çıkamamaktadır. Çalışma hayatında söz sahibi
değillerdir. Kentlerde kadınların eğitim seviyesinin yükselmesi, iş
hayatına daha fazla girmesiyle ekonomik özgürlüğüne sahip olması kendi
haklarına daha fazla sahip çıkmasına sebep olmuştur. Kendilerini
ezdirmemenin bilincine varmışlardır.Şiddete maruz kalmaları durumunda
neler yapmaları gerektiğinin bilincindedir. Tabiki bu yorumlar kentlere
göre yapılmaktadır.Türkiye' yi Anadoludan soyutlayamayız. Hala Türkiye'nin
önünde katetmesi gereken uzun bir yol bulunkatadır. Kadınlara ve topluma
bu bilinç kazandırıldığı oranda şiddetin önüne geçileceği ve toplumun daha
ileriye doru gitmesinin kaçınılmaz olduğu düşünülmektedir.
KAYNAKÇA
Arat N., 1995, Türkiye'de Kadın Olmak,İstanbul,Say Yayınları.
Abadan, Unat, 1979, Toplumsal Değişme ve Türk Kadını, Ankara, Türk
Toplumunda Kadın Türk Sos. Bil. Yayınları.
Büker S., Kıran A., 1999, Televizyon Reklamlarında Kadına Yönelik Şiddet,
Alan Yayıncılık.
Dogan. İ., 2002, Sosyoloji Kavramlar ve Sorunlar, Ankara, Pegem
Yayıncılık.
Engels F., 1992, Çeviri:Kenan Somer, Ailenin Özel Mülkiyetin ve Devletin
Kökeni, Ankara , Sol-Onur Yayınları.
Guneri Kayır, 1996, Mor Çatı Evdeki Terör; Kadına Yönelik Şiddet,
İstanbul, Kadın Vakfı İnceleme Dizisi:1, Yön Matbaası.
İçli G. Öğün, 1995, Ailede Kadına Karşı Şiddet ve Kadın Suçluluğu, Ankara,
Bizim Büro yayınları.
İlkkaracan, Gülçür, Arın, 1996, Aile içi Şiddet ve Kadın Suçluluğu Sıcak
Yuva Masalı,İstanbul, Metis Yayınları.
Kocabaşoğlu, Tahran, Yavuz, Savrun, 2000, Biyolojik Sosyolojik ve
Psikolojik Açıdan Şiddet, İstanbul, Sökmen Yayınları.
Marx-Engels-Lenin-Stalin, 1979, Çeviren M.Öngören, Kadın ve Marksizm,
İstanbul, Öncü yayınları.
Riches D., 1989, Çeviren:Dilek Hattatoğlu,Antropolojik Açıdan
Şiddet,İstanbul, Ayrıntı Yayınları.
Sokullu, Akıncı, Suç Nedenleri, www.kriminoloji.com, 29 Aralık 2004.
Taş, Uyanık, Karakaya, Şiddeti İçselleştiren Kadın Profili, Türkiye İçin
Nicel Bir Yaklaşım, http://www.die.gov.tr/tkba/English_TKBA/makaleler.htm.
Vogel. L, 2003, Çeviren M.Öngören, Marksist Teoride Kadın, İstanbul,
Pencere Yayınları.
***Yeditepe Üniversitesi, SBE, Antropoloji Bölümü Yüksek Lisans Öğr

|
|