|
|
AİLE-ÇOCUK İLİŞKİLERİ
Doç.Dr.Ayşe OCAKCI
ZONGULDAK KARAELMAS ÜNİVERSİTESİ
SAĞLIK YÜKSEKOKULU MÜDÜRÜ

Çocuk, çok seversen bahtsız, çok söylersen arsız, aç bırakırsan hırsız olur"
Türk Atasözü
AİLE VE ANA-BABA TUTUMLARI
Aile, en küçük toplumsal birimdir. Ana-baba ve çocuklardan oluşan bu kuruluşun
yasalarla saptanan görevleri yanında, geleneklerle belirlenen bir çok başka
işlevi vardır. Aile, içinde bulunduğu toplumun bir birimi olarak onun
özelliklerini taşır. Toplumun değer yargılarını, geleneklerini, beğenilerini,
inançlarını, önyargılarını, kısaca kültürünü yansıtır. Bunun yanında özel bir
iç yapısı ve kendine özgü işleyişi vardır.
Görevleri yönünden aileye üç deyişik açıdan bakılabilir:
a)Aile,herşeyden önce eşlerin duygusal ve cinsel gereksinimlerini
karşılayan yasal bir birliktir.
b)Aile, ortak amacı, çıkarları, inançları, kuralları olan bir
insan kümesidir.
c)Aile, çocukların beslenip bakıldığı ve eğitildiği bir ortamdır.
Erişkinlerin duygusal ve cinsel gereksinimleri, aile dışında da bir ölçüde
gerçekleşebilir. Fakat, ailenin sonuncu görevi olan çocuklarının yetiştirilmesi
tartışmasız olarak en iyi biçimde aile yuvasında gerçekleşir. Çocuğun toplumun
değer yargılarına ve niteliklerine uygun bir birey olarak yetişmesi, önce aile
çevresinde sağlanır. Başka bir deyişle, toplumun ekinin kuşaktan kuşağa
aktarılması ailede başlar, okulda ve çevrede sürer gider.
Aile çocuğa neler sağlar? Aile, çocuğun ilerideki bölümlerde ayrıntılı
olarak tartışılacak olan şu temel gereksinimlerini karşılar; beslenme, bakılma,
sevilme ve eğitilmedir.
Anne-baba severek, özenle bakım vererek, çocuğa bir güven ortamı yaratmaktır.
Onun sağlıklı büyümesini güven altına alırlar. Yeteneklerinin gelişmesine yardım
ederler. Ona özgürce oynayacağı, denemelere girişeceği ve öğreneceği bir çevre
sağlarlar yol göstererek, kuralları öğreterek davranışlarına yol verirler. Güç
durumlarda yanında olur, desteklerler. Gerektiğinde denetleyerek, sınır çekerek,
cezalandırarak kurallara uymasını sağlarlar. Doğru ile yanlışı ayırt etmeyi
öyretirler. Anne-baba, kız ve erkek çocuklarına kendi davranışlarıyla örnek
olarak onların hem kişilik geliştirmesine, hemde kendi cinsel kimliklerini
kullanmalarına yardımcı olurlar.
Aile, ilişkilerinin sergilendiği bir sahne gibi düşünülebilir. Çocuk bu sahnede
insan ilişkilerini bütün karmaşık yönleri ile gözlemler ve yaşar. İnsan
ilişkilerini belirleyen anlaşma, uzlaşma, bağlılık, işbirliği gibi olumlu
nitelikleri evde kazanır. Anlaşmazlık, çekişme ve çatışma gibi olumsuz
durumlarda takınacağı tutumları da evde öğrenir.
Çocuk, özellikle okul öncesi dönemde, ana ve babasının etkisi altındadır.
Ailenin sosyal değerleri, inanç ve tutumları çocuğa yansır. Bireyin nasıl bir
sosyal kişilik geliştireceğini anlayabilmek için ailenin tutum ve davranışlarına
bakmak gerekir. Olumlu veya olumsuz yanlarını özdeşim yoluyla çocuk içine
sindirir. Çocuklar hep alıcı ve edilgin kalmaz. Ana-baba ve kardeşleriyle
sürekli bir etkileşim içindedir. Çocuk kalıtımsal özellikleriyle ana-babanın
ailecek tutumlarına bir ölçüde yön verir.
Çocuk oldukça iyi bir gözlemcidir. Ailenin birbiriyle olan ilişkilerini gözler
ve değerlendirir, sonuçlar çıkarır ve tepkiler gösterir.
Bu nedenle aile içindeki ilişkileri, ana ve babanın birbirine karşı tutumu
oluşturur. Aile içindeki olumlu ilişkiler, karşılıklı sevgi ve saygıya dayanan
ilişkiler olarak çocukta olumlu etkiler bırakır. Gergin ve sürtüşmeli bir
karı-koca ilişkisi çocuklar için güvensiz ve tedirgin bir ortam yaratır. Uyumsuz
ailelerde, kişiliği tam olmayan bireyler yetişebilir.
Çocuklarda yaş, cinsiyetlerine, kişilik özelliklerine ve ana-babalarının
beklentilerine göre aile sahnesinde yerlerini alırlar. Aile üyelerinin değişik
roller üstlenmesi, ortak yaşamı biçimlendirir. Ortaya her ailede ayrı görünüm
kazanan işbirliği ve dayanışma çıkar. Rol dağılımı yerinde ise, her üye kendine
düşeni yapıyorsa, aile dayanışması sürer. Rol dağılımı, yani üyelerin
birbirinden bekledikleri gerçekçi değilse, dayanışma sarsılır. Örneğin; Çocuk
doğurmak istemeyen yada ev işleriyle çocuk bakımını sevmeyen bir kadın,
kendinden bekleneni, ev ve kadınlık rolünü yapmıyor demektir. Buda evde dengenin
bozulmasını doğurur. Ortaya gerginlik, sürtüşme ve çatışma çıkar, giderek
yuvanın dirliği bozulur.
En sağlam, en dengeli aileler bile yaşam boyunca dengelerini sarsıcı durumlarla
karşılaşabilirler. Üyelerinden birinin yada birkaçının geçici veya sürekli
hastalığı-sakaklığı, tüm üyelerin uyumunu etkiler. Aileyi tümden sarsan yangın,
sel, deprem, zorunlu göç gibi olaylar, daha da yıkıcı sonuçlar doğurur. Aileden
bir yada birkaç kişinin evden ayrılması, babanın geçici veya sürekli uzakta
çalışması, karı-koca ayrılığı yada boşanması, ana-babanın veya kardeşlerden
birinin ölümü örseleyici durumlardandır.
Aile dengesini sürekli bozan etkenlerden biride yoksulluktur. Sürekli yada
geçici geçim sıkıntıları, aile dayanışmasını sarsar. Kimsenin kimseyi
dinlemediği, herkesin ayrı telden çaldığı bir evde, iletişim sağlanamaz. Ortaya
çatışmalar, kırgınlıklar ve küskünlükler çıkar.
Aile çocuğun toplumsallaşmasını sağlayan kurumlardan biridir. Çocuk en kritik
aşamalarını aile içinde geçirir. Çocuğun bedensel ve ruhsal gelişiminde aile çok
büyük bir rol oynar. Özellikle ailenin tutum ve davranışları çocuğun ruhsal
gelişiminde çok önemlidir. Birçok araştırmalar, bu varsayımın doğruluğunu kabul
eder. Ebeveyn tutumları ile çocuğun davranışları arasındaki ilişkiyi göstermek
amacıyla, sayısız araştırma yapılmıştır. Bunlardan Becker (1964), Mark (1955),
Shben (1943), Schoeter ve Bell (1958), hepsininde amacı çocuk yetiştirme
tutumunu saptayıp, buna ilişkin çocuk davranışlarını incelemek olmuştur. Bundan
başka, Lafore'nin (1945) yapmış olduğu araştırma, günümüzdeki görüşlere ışık
tutmuştur. Lafore, ana-baba tiplerini dört gruba ayırmıştır. Bunlar:
a)Diktatör ana-babalar.
b)İşbirliğine yakın ana-babalar.
c)Kararsız ana-babalar.
d)Yatıştırıcı ana-babalar.
a)Diktatör Ana-Babalar:Otoriteye çok fazla önem veren, çocuğun kendilerine karşı
boyun eğmesini isteyen ana-babalardır.
b)İşbirliğine Yatkın Ana-Babalar:Başat özelliği dostça davranışı olan ana-baba,
çocuğa karşı saygı havasında davranan, herşeyi açıklayan ve birlikte hareket
edildiği zaman kayıtsız, şartsız boyun eğmenin gerekli olmayacağına inanan
kişilerdir.
c)Kararsız Ana-Babalar:Çocuğuna duruma göre davranan, davranışlarını duruma göre
değiştiren ana-baba. Bunların belli davranış biçimleri yoktur, her yeni duruma
başka bir tavır takınırlar. Durum iyi ise mesele yok, ana-baba iyi dir, durum
kötü ise şaşırıp kalırlar, ne yapacaklarını, ne yapmaları gerektiğini, ne zaman
yapacaklarını bilemezler ve kararsızlığa düşerler.
d)Yatıştırıcı Ana-Babalar:Başat özelliği, uzlaşma ve bir dereceye kadarda olsa
çocuktan çekinmesi olan ana-baba. Denetim çocuğun elindedir. Böyle ana-babalar,
bir bakıma zorluklardan kaçınan, zorluklar karşısında yan çizmeye kalkan
kişilerdir. Bir sorunu ele almaktan çekinirler. "Başları belaya girmesin de, ne
olursa olsun" diye düşünen kişilerdir.
Reddeden Ana-Baba:Kabul etme ve reddetme davranışları çok kez içiçedir. Çocuğuna
kendini yürekten adamış bir ana-baba bile ilk bakışta reddediyor görünebilir.
Ayrıca günlük hayatın baskısı ile bir çocuğun beklentilerini yada
yapabileceklerini sınırlayan, sınırlamak zorunda kalan bir ana-baba,
çocuklarının gözünde çok kez reddeden bir ana-babadır. Freud'a (1955) göre,
reddeden ana-baba kavramı, şimdiye kadar çok sorumsuzca kullanılmıştır. Bu
yazar, çeşitli reddetme davranışlarını sınıflandırmış ve bir ana-baba ne kadar
adarsa adasın, çocuğun sınırsız isteklerini karşılayamayacaktır.
Çocuklarını disipline sokmak ya da kendi başlarını dinlemek için yatılı okula,
askeri okula veya benzer kurumlara atanların yaptığı, çocukların yalnız
kabahatlerini gören ve onlara ağır ceza verenlerin yaptığı reddetmenin aşırı
belirtileri arasındadır. Diğer belirtiler, çocuğu durmadan eleştirme, terketme
tehditleri, tuvalete veya bodruma hapsetme, durmadan gözdağı verme gibi
davranışlardır. Daha hafif reddetme olarak nitelediğimiz bu reddetme
davranışlarının arasında durmadan kusur bulmayı, ikidebir hırpalamayı, gerektiği
kadar özen ve dikkat göstermeyi, oyuncak almamayı, harçlık vermemeyi, üstünlük
sağlamak için çaba göstermemeyi, başkaları ile kıyaslamada çocuğu hep aşağıda
görmeyi, doktor, öğretmen ve diğer yetişkinlerin yardımı ile onu içinde
bulunduğu bu kötü durumdan çıkarmak, hiç değilse durumu iyileştirmek için
çalışmamayı sayabiliriz.
Bir çocuğu reddetmenin çeşitli yolları vardır. Korkusunu ya da okulda gördüğü
kötü işleme aldırmama yoluyla da bir çocuğu reddetmek mümkündür. Bir çocuğa uslu
durduğu, üstünü başını temiz tuttuğu yada okulda başarılı olduğunda sevileceğini
söylemekte bir çeşit reddetmedir. İstediği birşeyi vererek onu susturmak ya da
başınızdan defetmek için bir dediğini iki etmeyecek ve bu nedenle üstüne toz
kondurmaktan kaçınarak da bir çocuğu reddedebiliriz.
Aslında, çocuğa aşırı düşkünlük ve üzerine toz kondurmama, ilk bakışta bir aşırı
korumadır. Reddetmeyle uzaktan yakından ilişkisi yoktur. Oysa aşırı koruma,
çocuğa kendi gücünü geliştirme ve kendini savunma yeteneğini sağlamlaştırma
fırsatını vermemek demek olduğu için bir çeşit reddetmedir. Büyürken kendi
güçlerini geliştirebilmesi için çocuğun kendi başına hareket edebilmesi,
düşünebilmesi ve günlük hayatın ortaya koyduğu tehlikelerin hiç değilse bir
kısmına göğüs germesi gerekir.
Şu davranışları ise, reddetme olmayan aşırı koruma davranışları olarak saymak
mümkündür. Ana ile çocuğun aşırı yakınlığı (gözönünde bulundurma, aynı yatakta
yatma), bebeklikten sonra da bebek işlerine devam etme, ana-baba denetimin
yokluğu yada aşırılığı, çocuğa aşırı düşkünlük ve bunun gibi fiziksel
ihtiyaçlarını fazlası ile gidermek.
Reddetme sonucunda çocukta şunlar görülebilmektedir: sevgisiz büyüyen çocuğun
hayatı güçlüklerle doludur. Küçük ve çelimsiz olduğu zamanlarda ihtiyacı olan
koruma ve yardıma güvenemez, uzun zaman aç, bakımsız, öfkeli, korkulu,
arkadaşsız ve yalnız kalabilir.
İhmal edilip, bir de hor görülen çocuklar, kendilerini savunacak gücü
bulamazlar. Tek silahları ağlamaktır. Fakat; öfke, üzüntü ya da korku ile
ağladıkları zaman, bu durum onlara bir teselli getirmekten çok, yeni yeni
üzüntülere yol açacaktır. Şiddetle reddedilen çocuk, savaşa girmeden yaralanan
bir askere benzemektedir. Kötü arkadaşların, öğretmenlerin ve zulmetmeye eğilimi
olan diğer insanların yaptıkları kötülüklerin açtığı yaraları saracak bir büyüğü
yoksa, bu ileride çocuk için ağır bir yara olarak kalır. Başarıları dikkate
alınmayan, hataları devamlı yüzüne vurulan çocuk, başkalarının önünde herzaman
bir başarısızlık örneği olup çıkar. Hiç kimse bu başarısızlığı ortadan
kaldırmanın çaresini düşünemez. Sevgi nedir bilmeyen bir çocuk, başkalarını
sevmektede güçlük çeker. Diğer insanlarla arasında hep bir duvar kurar.
Başkaları ile sağlam ilişkiler kurması, dostluk duygusu akımı kesilmiş olur. Bu
reddedilme ve başarısızlık çarkında, kendine ve değerlerine inanması güçtür.
Kabul Eden Ana-Baba:Kabul eden ana-baba, genellikle seven ana-baba olarak
nitelenir. Ana-baba, yalnız çocuklarını değil, kendilerinide kabul ederlerse, o
zaman sevgi daha da etkili demektir. Kendini kabul eden ana-babanın,
çocuklarının istekleri, ile bir büyüğün hak ve ödevlerini birbirinden ayıramayan
aciz kişiler oldukları söylenemez. Çocuğa kendisi olmak hakkını tanıyan, fakat
haklarındanda vazgeçmeyen, "Evet" ya da "Hayır" diyebilen, kendi inandıklarını
savunabilen ve çocuğuna bağlı olan, çocuğun kölesi olmayan kişilerdir.
Ana-baba-çocuk ilişkisinin bu yönü, bazı ana-babaya zor gelmektedir. Çoğu zaman
çocuğu hediyeler ile, onun bir dediğini iki etmemek, ona sınır koymaktan ve uzun
dönemde onun lehine olacak bir davranışla bazı şeyler yapmak ya da vermek,
reddetmekten daha kolay gelir.
Kabul etmeyi akıllıca ve kararınca yürüten bir ana-babanın, gerçekçi olması
gerekir. Bizde ana-baba isterse herşeyi yapabilir, sevgiyle, sabırla ve akılla
bütün sorunlar çözülebilir inancı yaygındır.
Çocuk sahibi olmanın şanlı şerefli bir yanı olduğu kadar, ana-babanın zaman
zaman bu işin can sıkıcı bir yanı olduğunu duymaları ve düşünmeleri olgusunu
kabul etmektedir. Bu belirti Le Masters'in 46 genç çift üzerinde yaptığı bir
araştırmada ortaya çıkmıştır. Bu çiftlere ilk bebeklerinin yarattığı sorunlarla
ilgili sorular sorulmuştur. Çiftlerden 38'i ilk çocuklarına alışıncaya kadar
"önemli" ya da "ciddi" bunalımlar geçirdiklerini kabul etmişlerdir. Çocuğa
alışmaya ya da uyumu zorlaştıran nedenler arasında uykusuzluk, sürekli
yorgunluk, eve kapanıp kalma, toplumsal ilişkileri bir yana bırakma,
çalışmamaktan doğan gelir kaybı, daha iyi bir ana-baba olamamanın verdiği
üzüntüler ve kendilerine yeterince bakamadıkları için çirkinleşme gibi kaygılar
gelmektedir.
Kabul edilmenin sonuçları olarak da şunları söyleyebiliriz. Bir kabul ve anlayış
ortamında büyümüş olan çocukların bir çok üstünlükleri vardır. Henüz zavallı ve
zayıf olduğu çağlarda korunmaya muhtaç bulunmaktadır. Kazanacak kadar güçlü
olmadığı savaşlara katılmak zorunda değildir. Çocuk sevgi atmosferinde kendine
güven ve kendini büyütenlere karşı bir inanç besleme gibi olumlu bir davranış
kazanırlar. Böyle bir sevgi ve anlayış içinde büyüyen çocuk, bir çeşit özgürlük
elde edecektir. Büyüme, girişkenlik, kendi değerlerini her zaman ispatlamak ve
her zaman kendini korumak ihtiyacını hissetmeden devamlı sınama, yanılma,
yeniden sınama. Duygularını açıklamakta kendini özgür hissedecektir. Kabul
edilen bir çocuk olmanın en büyük üstünlüğü, belki de büyüyen kişinin kendini
kabul etmeyi öğrenme şansının yüksek oluşudur.
Çocuk sahibi olmak, ana-babaya çeşitli zorluklar ve sorumluluklar yüklemektedir.
Çocuklara sadece temel gereksinimlerini vermek, bunun gelişiminde yeterli
olmamaktadır. Sevgisiz kalmak ve sürekli horlanmak ya da çocuğun özgürlüğünü
kısıtlayacak kadar onun üzerine düşmek. Çocuklar yetişkin bir birey haline
geldikleri zaman bile üzerlerinden atamadıkları birtakım kişilik bozukluklarının
olmasına neden olmaktadır.
Çocukluk çağında kendini davranış bozukluğu ve uyumsuzluklarla gösteren bu
kişilik bozuklukları, ana-babanın ilk çağlardaki olumlu tutum ve davranışlarıyla
önlenebilir.
Aile tutumlarını belirleyen kişilik yapıları incelendiğinde; kalıplayıcı ortamda
yetişen bireye "Kalıplanmış", geliştirici ortamda yetişen bireye "Geliştirilmiş"
dendiğini görürüz. Kalıplayıcılık ve geliştiricilik değişik derecelerdedir;
siyah beyaz gibi iki kategori olarak değil, bir ölçek üzerinde düşünülmelidir.
Bu sitede yer alan yazılar kaynak gösterilmeden,
kısmen de olsa kullanılamaz
|
|