|
|
AĞIT…
Sosyal Hizmet Uzmanı Selim Issızada

Büyülü bir düşün içinde uğunup duruyordu. Kızılırmak göğünden karanlık bir
yağmur doğanın seslerini bastırmış tüm hışmıyla dökülüyordu. İnsanlar
şehirlerinde uyuyordu. Uzunyayladan sağılıp gelen at kişnemeleri bir süre
Çerkez ağıtlarına karışmış Kafkas öyküleriyle o eski güzel günlerin
yaşanırlığına olan inançla iç içe geçmiş, durmamacasına yağan yağmurun
azıtan sesine yenik düşmüş yüzyıllık bir suskunluğa gerisin geri dönmüştü…
Kırılmıştı, dinmişti ağrısı ağıtların.
Yalnız, kimsiz kimsesiz hissetti kendisini. Yalnızlığın, yüreğinin ta
köküne kadar işlemesi bir güçsüzlüğün de onu gelip bulduğunu gösteriyordu.
İnsanın kendi yalnızlığına sığınması yaşamı yok sayması gibi bir şeydi.
Yalnızlığa yaltaklanma, acıma, onsuz olamama, hep düşlerde yaşama, geçmiş
güzel günlerin kuytusuna sığınma, ona yalnızlıktan daha yakın olma…
Yüreği, kafasının için karmakarışıktı. Dehşet bir mutsuzluk yaşam
sevincini kemiriyordu, bitiriyordu. Çocuksuluğu akıp gitmişti…
Kızılırmakta kan kokusu, sası, irinli, suyla gitmeyen… genzinden söküp
atamadığı.
Gök karanlığı kurşun geçirmez bir koygunluğu getirip vuruyordu gözlerine.
Karanlık bir yağmur, akarken kavlanmış bir yılanın acısını tüm
kıvraklığıyla andıran Kızılırmakın üstüne kamçı gibi iniyordu. Gece bin
uğultudaydı. Gece gümbürdüyordu. Gül vuruyorlardı sultan konaklarına, gül
kokuyordu şehrin konakları…
Büyük annesinin söyledikleri, kalktık Rus çarının aşağılayan baskısından
çıktık, bütün Karadenize, oradan da dünyanın bütün şehirlerine, tekmil Al
Osman ülkesine göç eyledik. Gerilerde kartal başlı Dağıstan, Kafkasyayı
bıraktık. Acılarımızla büyüdük… Kulaklarına giren bir ılıklıktaydı yorgun
sesi. Büyük annesi değildi, yakınları, kendiside dahil, yaşanmış sonra bir
Anka kuşu gibi elden kayıp gitmiş; yitirilmiş, umutlu, cömert, sevgi dolu
bir yaşantının aranışıydı yeniden hepsindeki…
Uzunyayla bakir bozkır, ot bitmiş, az ötesinde Toroslar; Binboğalar,
yüzyıllık adsız Yörük mezarları dinmeyen bir ağıt gibi, Kozanoğlu
başkaldırısı ve Dadaloğlu hâlâ dağlara saklı öfkesiyle: N’olaydı da
Kozanoğlu’m n’olaydı/ Sen ölmeden bana ecel geleydi/ Bir çıkımlık canımı
da alaydı/ Böyle rüsvay olmasaydık cihanda… Karacaoğlanın, Türkmen beyinin
kızı Elife olan aşkından süzülüp gelen mısraları: Gam çekme haline divane
gönül/ Sana da bulunur elde neler var/ Ayvam eksik, yoksa turunç, yoksa
nar/ Sun elini beri dalda neler var… Dirilirler dirilirler gelirler/
Huzuru mahşerde divan dururlar/ Harami var diye korku verirler / Benim
ipek yüklü kervanım mı var… Şu yalan dünyaya geldim geleli/ Tas tas içtim
ağuları sağ iken/ Kahpe felek vermez benim muradım/ Viran oldum mor
sümbüllü bağ iken… At kişnemeleri dinmiş, çekilip gitmişler atlar,
kanatlanıp Kafkaslara uçmuşlar. Uzunyaylada sağrısından terler fışkıran
bir tek Çerkez atı kalmamış. Tüm dünyanın gözlerini fal taşı gibi açıp
baktığı bir tek Çerkez atı yitiklerde bile yok. Her şey bir sıcak düş
gibi. Ağlamsı, yitirilmiş. İyi yüzlü bir ermiş gibi. Bir görünen bir daha
görünmeyen… Büyük annesi ığranıyor. Islak, kederli. Biraz kan, leş, biraz
ölüm kokuyor karanlık yağmurlu gece. Şimşeklenerek birkaç çatırdadı
ulaşılmaz gök karanlığı. Yıldırımlar düşüp yandı Kızılırmak dağlarına.
Zelzele olmuşçasına gidip geldi Eğri köprü. Sazıyla Pir Sultan Banazdan
semah dönerek çıkıp geldi çaldı söyledi: Kadılar müftüler fetva yazarsa/
İşte kemend işte boynum asarsa/ İşte hançer işte kellem keserse/ Dönen
dönsün ben dönmezem yolumdan… Dinmeyen soluğunu dindirmeyen Kürtçe bir
ağıt Abdale Zeynikinin klamları Kızılırmak boylarında… Mezopotamya;
sürgünler, insanın insana yaptığı zulümler. Tarihin silemediği, Dicle
boylarında Yezidi kırımı… İnsan ürküyordu kendisinden. İnsan güzel olan
her şeyin kalıcılığından elden uçup gitmesinden korkuyordu. İnsan her
güzel şeye girmişti kurt gibi kıvıl kıvıl çürütmüştü. İnsanlık bir çiğsime
duygusu veriyordu. Oysa insan yine sevgi dolu, ışıksız, karanlık değil.
İnsandır kimi kez ömrü gül kokar… Savrulur savrulur gül kokar. Kan var
bütün insanlık tarihinin altında…
Güzel şehirlerinden, köylerinden, geleneklerinden bahsediyordu büyük
annesi. Sarı belikleri bitkin omuzlarına dökülmüş sarı sarı. Avurtları
çökük. Uykusuz gecelerden kalma buğulu gözlerinde mavimsi bir hüzün ateşi.
O hep orda kalmış. Şimdi ölüm gülümseyip duruyor. Alıp gidecek onu sırrı
bilinmeze. O diyor ki, o güzel şehirlerimde ne güzel olurdu ölmek…
Gözlerini kapadı. Birkaç damla yaş ıslatıp geçti yanaklarını. Yaşların
izinin soğuduğunu duyumsadı. Kımıltısız kaldı uzunca bir süre. Büyük
annesinin sesi, yankısı, sızısını yağmurla yüklenip gitmişti. Ardında
demirkırı bir Çerkez atı kanatlanıp vurmuştu varlığını Kafkas ülkelerine.
Gazele Gazele, kuğu boynu sürgünde bir nazlı türküde, bilmem o sevgili
şimdi nerelerde… Ceren gözlü, çalan akordeon bir Lezginka oyununda… O da
yok.
Gece sustu. Yüreği de sustu. Yağmur dinmişti. Yaralarına; kanayan
yaralarına yağmur sonrası gecenin serinletici yelini bastı. Dinginlenmişti.
Eğri köprünün dağ ayağına yakın ağaç toplulukları ışıltılı bir karartı
halinde hışıldıyor, uzaklardan fark edilebiliyordu. Soluklanırcasına
açılan gökyüzünden altın pırıltısı ışıklarıyla tırnak biçiminde bir ay
şavklanıyordu geceye. Hemen ardından gök karanlığı silme yıldızla
dolmuştu. Yağmur bulutları çekilip başka diyarlara gitmişlerdi. Boyuna
türküler söylüyordu sehpada bir insan, sazını almışlar, bense Sivas
medreselerinde saz satıyorum, ozanlar şehrinde gül sunuyorum kül içinde
dönen dervişlere…
Bir sürgün her duyguyu yaşardı. Karanlık ama umut dolu bir karanlık. Büyük
annesinin ölüm haberi acı ve kutsal bir anıda büyüyordu. Ölüm var ki,
insan insanlığını hatırlıyordu. Geleceğin yokluğuydu ölüm. Uzunyayladan
çıktığında ölüme gidiyordu. Mezarı bir gül yığını sürgünde… Islak bozkır
kokuyordu dışarısı, bozkırın yağmurdan sonraki yoksul kokusu. Yaşamı
ölümden daha ağır basmıştı. Sesi bir ninni gibi kulaklarında şimdi. Bir
ağıt gibi…
Karanlığın oyuğundan yıldızlar çakışıyordu. Yok olmak, ölmek, hepsi bir
anlamsızlıkta gelip buluyordu. Boşluk, boşluk karanlık bir boşluk. Ne
bırakırsan bırak geride bıraktıklarına, ne olacağını bir daha
göremeyeceksin. Ay renkli ışıklar Kızılırmakın yüzüne çakıp iniyordu.
Yıldız ışığı, ay ışığı. Bozkırda bir ay ışığı…
Tanyerlerinden damla damla ipilti halinde bir aydınlıkla gün usuldan
aralandı. Uzak ve yakın köylerden horozlar karşılıklı olarak ötüştüler
ışıyan tanyerinin huzurunda. Puhu kuşunun sesi yankıdı dağlarda, taşlarda,
ovada… Başlayan günün ilk ışıkları gecenin gölgelerini emip bitirdi.
Ölüler Karadenize atılıyor. Toprak, deniz fark etmiyor. İki mi üç mü
milyon sürgün. Teknelerin içinde insanların donmuş cam gibi gözleri. Sanki
her ağıttan sonra sussan yurdun olacak. Anla ki yok işte!.. Yok bir
yurdun, yitirdin. Bulamazsın bir daha. Bekleyen de yok. Dönersen de
göremezsin. Sen alıp geldin, sen sürüldün, sen gideceğin yerlerde yok
ettin geçmişini. Ölüler, ölüler, Karadeniz! Eskitecek bir şey kalmadı. Bir
ağıt vardır yalnızca, edinmişsindir kalbinde insanca, ürkek, acılı,
korkak. Yüreğini yalnızlıkla eleyen. Kan var bütün sürgünlerin altında…
Yaşam parçaları, umutlar, yaşantılar, töreler, gelenekler, aşklar,
sevgiler değişiyordu. Ama geçmiş değişmiyordu.
Vadinin görünen ucunda, yukarılarda. Kızılırmakın kenarlarında perde perde
kavaklar dizilmişler. Kızıl bir su, Kızılırmak tanyerinin buğusunda
gümüşsü bir ışıltıya kesmiş aşağılara, ovaya akıp gidiyordu. Üstünden
köprüler, demiryolu köprüleri geçiyordu. Şehir bin türlü bir uykudaydı.
Uzaklarda evler birer karartıda çoğalıp duruyordu. Köprünün üstünde
tezikmiş bir Kangal köpeği dostça ağır ağır şehre doğru gidiyordu. Eğri
köprünün şehir ayağına bir taksi yanaştı. Bir genç adam indi. Bir el silah
patladı. Derinden bir boğuntu sesi yükseldi güne doğru. Genç adam taksinin
sol ön tekerleğinin yanına düşmüştü. Adamın kafasından canı çekilen bir
özde foşkuran kan yavaşca kesildi. Sızıntı halinde kaldı. Genç adam tir
tir titriyordu ki sağ kolu kalktı indi kalktı indi. Bedeni seğirdi. Cansız
kıpırtısız kala kaldı...
Ağzında kanın tuzlu tadını hissetti birden. Böğürdü. Kustu. Dönüp şehre
doğru koşmaya başladı. Arkasında kimse yoktu.
İnsanın iliklerine kadar işleyen bir acı. Kaybedilmişlik. Yüzünü kaybeden
anılar, ağıtlar. Yaşamda bir umut ışığı yok. Nerede ölüm varsa orada
umutsuzlukta var!..
SİVAS İlkbahar 2005
Bu sitede yer alan yazılar kaynak gösterilmeden, kısmen
de olsa kullanılamaz
|
|