Ana Sayfa||Araştırmalar ||Editör ||Site  Haritası|  

ENGLISH |DEUTSCHE 

Sosyal Hizmet Mesleği
Mesleki Bilgiler
SHU Yazıları
SHU Yayınları
SHU Araştırmaları
SHU İsim Listesi
Sosyal Hizmet Alanları
Çocuk Refahı
Gençlik Alanı
Yaşlılık ve Sorunları
Aile Sorunları
Sosyal Sorunlar
Engeliler ve Sorunları
Tıbbi Sosyal Hizmet

İş İlanları

Kurum İlanları
Eleman İlanları
İş İlanı Verme
Bireysel Gelişim
Bireysel Gelişim
NLP
Toplam Kalite
Beden Dili
İletişim Bilgisi
Halkla İlişkiler
Ana-Baba Okulu
Sosyal Bilimler
Sosyoloji
Psikoloji
Sosyal Siyaset
Sosyal Siyaset Bilgileri
Kitap / Sanat
Kültür/Sanat
Kitap Tanıtımı
İnsan Hakları Bilgileri

 

 

AĞIT…

Sosyal Hizmet Uzmanı Selim Issızada


 

         Büyülü bir düşün içinde uğunup duruyordu. Kızılırmak göğünden karanlık bir yağmur doğanın seslerini bastırmış tüm hışmıyla dökülüyordu. İnsanlar şehirlerinde uyuyordu. Uzunyayladan sağılıp gelen at kişnemeleri bir süre Çerkez ağıtlarına karışmış Kafkas öyküleriyle o eski güzel günlerin yaşanırlığına olan inançla iç içe geçmiş, durmamacasına yağan yağmurun azıtan sesine yenik düşmüş yüzyıllık bir suskunluğa gerisin geri dönmüştü… Kırılmıştı, dinmişti ağrısı ağıtların.

Yalnız, kimsiz kimsesiz hissetti kendisini. Yalnızlığın, yüreğinin ta köküne kadar işlemesi bir güçsüzlüğün de onu gelip bulduğunu gösteriyordu. İnsanın kendi yalnızlığına sığınması yaşamı yok sayması gibi bir şeydi. Yalnızlığa yaltaklanma, acıma, onsuz olamama, hep düşlerde yaşama, geçmiş güzel günlerin kuytusuna sığınma, ona yalnızlıktan daha yakın olma… Yüreği, kafasının için karmakarışıktı. Dehşet bir mutsuzluk yaşam sevincini kemiriyordu, bitiriyordu. Çocuksuluğu akıp gitmişti… Kızılırmakta kan kokusu, sası, irinli, suyla gitmeyen… genzinden söküp atamadığı.


Gök karanlığı kurşun geçirmez bir koygunluğu getirip vuruyordu gözlerine. Karanlık bir yağmur, akarken kavlanmış bir yılanın acısını tüm kıvraklığıyla andıran Kızılırmakın üstüne kamçı gibi iniyordu. Gece bin uğultudaydı. Gece gümbürdüyordu. Gül vuruyorlardı sultan konaklarına, gül kokuyordu şehrin konakları…

Büyük annesinin söyledikleri, kalktık Rus çarının aşağılayan baskısından çıktık, bütün Karadenize, oradan da dünyanın bütün şehirlerine, tekmil Al Osman ülkesine göç eyledik. Gerilerde kartal başlı Dağıstan, Kafkasyayı bıraktık. Acılarımızla büyüdük… Kulaklarına giren bir ılıklıktaydı yorgun sesi. Büyük annesi değildi, yakınları, kendiside dahil, yaşanmış sonra bir Anka kuşu gibi elden kayıp gitmiş; yitirilmiş, umutlu, cömert, sevgi dolu bir yaşantının aranışıydı yeniden hepsindeki…

Uzunyayla bakir bozkır, ot bitmiş, az ötesinde Toroslar; Binboğalar, yüzyıllık adsız Yörük mezarları dinmeyen bir ağıt gibi, Kozanoğlu başkaldırısı ve Dadaloğlu hâlâ dağlara saklı öfkesiyle: N’olaydı da Kozanoğlu’m n’olaydı/ Sen ölmeden bana ecel geleydi/ Bir çıkımlık canımı da alaydı/ Böyle rüsvay olmasaydık cihanda… Karacaoğlanın, Türkmen beyinin kızı Elife olan aşkından süzülüp gelen mısraları: Gam çekme haline divane gönül/ Sana da bulunur elde neler var/ Ayvam eksik, yoksa turunç, yoksa nar/ Sun elini beri dalda neler var… Dirilirler dirilirler gelirler/ Huzuru mahşerde divan dururlar/ Harami var diye korku verirler / Benim ipek yüklü kervanım mı var… Şu yalan dünyaya geldim geleli/ Tas tas içtim ağuları sağ iken/ Kahpe felek vermez benim muradım/ Viran oldum mor sümbüllü bağ iken… At kişnemeleri dinmiş, çekilip gitmişler atlar, kanatlanıp Kafkaslara uçmuşlar. Uzunyaylada sağrısından terler fışkıran bir tek Çerkez atı kalmamış. Tüm dünyanın gözlerini fal taşı gibi açıp baktığı bir tek Çerkez atı yitiklerde bile yok. Her şey bir sıcak düş gibi. Ağlamsı, yitirilmiş. İyi yüzlü bir ermiş gibi. Bir görünen bir daha görünmeyen… Büyük annesi ığranıyor. Islak, kederli. Biraz kan, leş, biraz ölüm kokuyor karanlık yağmurlu gece. Şimşeklenerek birkaç çatırdadı ulaşılmaz gök karanlığı. Yıldırımlar düşüp yandı Kızılırmak dağlarına. Zelzele olmuşçasına gidip geldi Eğri köprü. Sazıyla Pir Sultan Banazdan semah dönerek çıkıp geldi çaldı söyledi: Kadılar müftüler fetva yazarsa/ İşte kemend işte boynum asarsa/ İşte hançer işte kellem keserse/ Dönen dönsün ben dönmezem yolumdan… Dinmeyen soluğunu dindirmeyen Kürtçe bir ağıt Abdale Zeynikinin klamları Kızılırmak boylarında… Mezopotamya; sürgünler, insanın insana yaptığı zulümler. Tarihin silemediği, Dicle boylarında Yezidi kırımı… İnsan ürküyordu kendisinden. İnsan güzel olan her şeyin kalıcılığından elden uçup gitmesinden korkuyordu. İnsan her güzel şeye girmişti kurt gibi kıvıl kıvıl çürütmüştü. İnsanlık bir çiğsime duygusu veriyordu. Oysa insan yine sevgi dolu, ışıksız, karanlık değil. İnsandır kimi kez ömrü gül kokar… Savrulur savrulur gül kokar. Kan var bütün insanlık tarihinin altında…

Güzel şehirlerinden, köylerinden, geleneklerinden bahsediyordu büyük annesi. Sarı belikleri bitkin omuzlarına dökülmüş sarı sarı. Avurtları çökük. Uykusuz gecelerden kalma buğulu gözlerinde mavimsi bir hüzün ateşi. O hep orda kalmış. Şimdi ölüm gülümseyip duruyor. Alıp gidecek onu sırrı bilinmeze. O diyor ki, o güzel şehirlerimde ne güzel olurdu ölmek…

Gözlerini kapadı. Birkaç damla yaş ıslatıp geçti yanaklarını. Yaşların izinin soğuduğunu duyumsadı. Kımıltısız kaldı uzunca bir süre. Büyük annesinin sesi, yankısı, sızısını yağmurla yüklenip gitmişti. Ardında demirkırı bir Çerkez atı kanatlanıp vurmuştu varlığını Kafkas ülkelerine. Gazele Gazele, kuğu boynu sürgünde bir nazlı türküde, bilmem o sevgili şimdi nerelerde… Ceren gözlü, çalan akordeon bir Lezginka oyununda… O da yok.

Gece sustu. Yüreği de sustu. Yağmur dinmişti. Yaralarına; kanayan yaralarına yağmur sonrası gecenin serinletici yelini bastı. Dinginlenmişti. Eğri köprünün dağ ayağına yakın ağaç toplulukları ışıltılı bir karartı halinde hışıldıyor, uzaklardan fark edilebiliyordu. Soluklanırcasına açılan gökyüzünden altın pırıltısı ışıklarıyla tırnak biçiminde bir ay şavklanıyordu geceye. Hemen ardından gök karanlığı silme yıldızla dolmuştu. Yağmur bulutları çekilip başka diyarlara gitmişlerdi. Boyuna türküler söylüyordu sehpada bir insan, sazını almışlar, bense Sivas medreselerinde saz satıyorum, ozanlar şehrinde gül sunuyorum kül içinde dönen dervişlere…

Bir sürgün her duyguyu yaşardı. Karanlık ama umut dolu bir karanlık. Büyük annesinin ölüm haberi acı ve kutsal bir anıda büyüyordu. Ölüm var ki, insan insanlığını hatırlıyordu. Geleceğin yokluğuydu ölüm. Uzunyayladan çıktığında ölüme gidiyordu. Mezarı bir gül yığını sürgünde… Islak bozkır kokuyordu dışarısı, bozkırın yağmurdan sonraki yoksul kokusu. Yaşamı ölümden daha ağır basmıştı. Sesi bir ninni gibi kulaklarında şimdi. Bir ağıt gibi…

Karanlığın oyuğundan yıldızlar çakışıyordu. Yok olmak, ölmek, hepsi bir anlamsızlıkta gelip buluyordu. Boşluk, boşluk karanlık bir boşluk. Ne bırakırsan bırak geride bıraktıklarına, ne olacağını bir daha göremeyeceksin. Ay renkli ışıklar Kızılırmakın yüzüne çakıp iniyordu. Yıldız ışığı, ay ışığı. Bozkırda bir ay ışığı…

Tanyerlerinden damla damla ipilti halinde bir aydınlıkla gün usuldan aralandı. Uzak ve yakın köylerden horozlar karşılıklı olarak ötüştüler ışıyan tanyerinin huzurunda. Puhu kuşunun sesi yankıdı dağlarda, taşlarda, ovada… Başlayan günün ilk ışıkları gecenin gölgelerini emip bitirdi.

Ölüler Karadenize atılıyor. Toprak, deniz fark etmiyor. İki mi üç mü milyon sürgün. Teknelerin içinde insanların donmuş cam gibi gözleri. Sanki her ağıttan sonra sussan yurdun olacak. Anla ki yok işte!.. Yok bir yurdun, yitirdin. Bulamazsın bir daha. Bekleyen de yok. Dönersen de göremezsin. Sen alıp geldin, sen sürüldün, sen gideceğin yerlerde yok ettin geçmişini. Ölüler, ölüler, Karadeniz! Eskitecek bir şey kalmadı. Bir ağıt vardır yalnızca, edinmişsindir kalbinde insanca, ürkek, acılı, korkak. Yüreğini yalnızlıkla eleyen. Kan var bütün sürgünlerin altında… Yaşam parçaları, umutlar, yaşantılar, töreler, gelenekler, aşklar, sevgiler değişiyordu. Ama geçmiş değişmiyordu.

Vadinin görünen ucunda, yukarılarda. Kızılırmakın kenarlarında perde perde kavaklar dizilmişler. Kızıl bir su, Kızılırmak tanyerinin buğusunda gümüşsü bir ışıltıya kesmiş aşağılara, ovaya akıp gidiyordu. Üstünden köprüler, demiryolu köprüleri geçiyordu. Şehir bin türlü bir uykudaydı. Uzaklarda evler birer karartıda çoğalıp duruyordu. Köprünün üstünde tezikmiş bir Kangal köpeği dostça ağır ağır şehre doğru gidiyordu. Eğri köprünün şehir ayağına bir taksi yanaştı. Bir genç adam indi. Bir el silah patladı. Derinden bir boğuntu sesi yükseldi güne doğru. Genç adam taksinin sol ön tekerleğinin yanına düşmüştü. Adamın kafasından canı çekilen bir özde foşkuran kan yavaşca kesildi. Sızıntı halinde kaldı. Genç adam tir tir titriyordu ki sağ kolu kalktı indi kalktı indi. Bedeni seğirdi. Cansız kıpırtısız kala kaldı...

Ağzında kanın tuzlu tadını hissetti birden. Böğürdü. Kustu. Dönüp şehre doğru koşmaya başladı. Arkasında kimse yoktu.

İnsanın iliklerine kadar işleyen bir acı. Kaybedilmişlik. Yüzünü kaybeden anılar, ağıtlar. Yaşamda bir umut ışığı yok. Nerede ölüm varsa orada umutsuzlukta var!..

SİVAS İlkbahar 2005

Bu sitede yer alan yazılar kaynak gösterilmeden, kısmen de olsa kullanılamaz

 


               Bize Ulaşın

Google